Pratiği olmayan bilgiyi daha fazla kafamda taşımak istemiyorum. Yeteri kadar hamallık yaptım, gereksizlerin tümünü çıkarttığınız yerlere geri sokmak istiyorum.
Hatta Cemal Süreya ne güzel demiş; "biri akasya, biri gül, biri zakkum" derken.
'7' beni çemberinin içine aldı, gün geçtikçe daraldı. Yaptığımız her şey kelime oyunu. Kelimeleri alıp birbirine ekleme/çıkartma, hop ben seni yendim/vay ben seni geçtimden öte değil. Güzel ama güzel.
Son deneme; bir, iki, üç.
"...ama anlamazlar ki"
Nisan 26, 2007
Nisan 12, 2007
Kafamı "dan" efektiyle görmediğim cama çarpıyorum. Kafam kanamıyor. Camı görseydim kanardı çünkü ben isteye isteye kafamı cama vurursam bu demektir ki intihar ediyorum. Neden intihar edeyim ki, bilmiyorum.
Ayakkabı bağcıklarım hiçbir zaman eşit olmuyor ve ben her sabah bu durumu toplumla özdeşleştirip kendi kendimi kahraman ilan ediyorum. Bağlamak için eğildiğimde bir taraf hep daha kısa kalıyor ve bu durumdan nefret ediyorum, toplumdan da.
Yazmak yerine kusmak var, yazdıklarına -yazdığını sandıklarına- gelen ilgiye muhtaç yaşamak var, arada sırada yazmak diğer yazanları da gözlemleyerek onlara bazen gülmek bazen hak vermek var.
Bir memur maaşını bilumum yerine süreceği çok amaçlı olduğu kadar bi'şeye yaramayan kreme ödemek de var, Mc Donald's ve benzerlerinde yemek yerken yanına yaklaşan selpaksatmakzorundabırakılançocuğa "öteki" muamelesi yapmak da. Sen kendini farklı kıldığın müddetçe o öteki olmaya devam edecek. Selpak satıyorsa selpak sat, fotoğraf çekiyorsan fotoğraf çektir. Her şey ne kadar zor.
Escape, escape, escape.
Seviştik diye kokunu üzerimde yaşatmak zorunda değilim.
En sevdiğim dizi Çemberimde Gül Oya, merhaba ben Esc ilkokul 7. sınıfa gidiyorum. Büyüyünce piyano olmak istiyorum çünkü deprem anında taşınması çok zor.
Artık, beni ben bile anlayamıyorum. Namazı kılınmış duası okunmuş da mezarı kapatılmayan ölü gibiyim, hala neyi bekliyoruz?
f klavye ile turkce harfler kullanmadan da yazabilirim cunku ben turk degilim ahahahah, hohohoh merhaba noel baba, beni cok uzaklara gotur. Boyle dunya daha bohem ve ben; daha ben, daha ben, daha...
Ben!!!
Ayakkabı bağcıklarım hiçbir zaman eşit olmuyor ve ben her sabah bu durumu toplumla özdeşleştirip kendi kendimi kahraman ilan ediyorum. Bağlamak için eğildiğimde bir taraf hep daha kısa kalıyor ve bu durumdan nefret ediyorum, toplumdan da.
Yazmak yerine kusmak var, yazdıklarına -yazdığını sandıklarına- gelen ilgiye muhtaç yaşamak var, arada sırada yazmak diğer yazanları da gözlemleyerek onlara bazen gülmek bazen hak vermek var.
Bir memur maaşını bilumum yerine süreceği çok amaçlı olduğu kadar bi'şeye yaramayan kreme ödemek de var, Mc Donald's ve benzerlerinde yemek yerken yanına yaklaşan selpaksatmakzorundabırakılançocuğa "öteki" muamelesi yapmak da. Sen kendini farklı kıldığın müddetçe o öteki olmaya devam edecek. Selpak satıyorsa selpak sat, fotoğraf çekiyorsan fotoğraf çektir. Her şey ne kadar zor.
Escape, escape, escape.
Seviştik diye kokunu üzerimde yaşatmak zorunda değilim.
En sevdiğim dizi Çemberimde Gül Oya, merhaba ben Esc ilkokul 7. sınıfa gidiyorum. Büyüyünce piyano olmak istiyorum çünkü deprem anında taşınması çok zor.
Artık, beni ben bile anlayamıyorum. Namazı kılınmış duası okunmuş da mezarı kapatılmayan ölü gibiyim, hala neyi bekliyoruz?
f klavye ile turkce harfler kullanmadan da yazabilirim cunku ben turk degilim ahahahah, hohohoh merhaba noel baba, beni cok uzaklara gotur. Boyle dunya daha bohem ve ben; daha ben, daha ben, daha...
Ben!!!
Nisan 11, 2007
Nisan 08, 2007
Haber Bülteni
Elalem festivallerde film film gezerken ben buralarda birilerinin gözüne bi'şeyler sokabilmek için hazırladığımız sergilere fotoğraf yetiştirmeye çalışıyorum.
Yetmiyormuş gibi vizelere girip çıkıyorum ve Tanrım bunu sen de biliyorsun ben daha önce hiç bu kadar meşgul olmadım.
En yakışıklı ve bahara uygun halimle evimde oturmuş şu an -İstanbul- Nevizade'de olup bir şeyler içiyor olmanın hayalini kuruyorum. Geçen yıl yaklaşık 1 ay sonra İstanbul'a ayak basmış ve bastığım ayağımı yerden 2 ay kaldırmamıştım. Bu yıl Haziran 15'e dek yani beyin kavuran İzmir sıcaklarını tenimin en altında hissedene dek buradayım, malum finaller.
Yine de Ferzan Özpetek'in bu filmini de sinema gibi mükemmel bir icat yerine bilgisayar / televizyon başında izlersem kendimi intihar edeceğim.
Biri beni klonlasın ya da zamanı durdursun, nasıl geçtiğini anlamıyorum zira saat kullanmıyorum.
Yeşil diye bir renk olmasaydı hayatı siyah beyaz yaşardım ve yaşardık. Hatırlat uyandığımızda sana Günaydın Sevgilim'i söyleyeyim.
Nokta
Yetmiyormuş gibi vizelere girip çıkıyorum ve Tanrım bunu sen de biliyorsun ben daha önce hiç bu kadar meşgul olmadım.
En yakışıklı ve bahara uygun halimle evimde oturmuş şu an -İstanbul- Nevizade'de olup bir şeyler içiyor olmanın hayalini kuruyorum. Geçen yıl yaklaşık 1 ay sonra İstanbul'a ayak basmış ve bastığım ayağımı yerden 2 ay kaldırmamıştım. Bu yıl Haziran 15'e dek yani beyin kavuran İzmir sıcaklarını tenimin en altında hissedene dek buradayım, malum finaller.
Yine de Ferzan Özpetek'in bu filmini de sinema gibi mükemmel bir icat yerine bilgisayar / televizyon başında izlersem kendimi intihar edeceğim.
Biri beni klonlasın ya da zamanı durdursun, nasıl geçtiğini anlamıyorum zira saat kullanmıyorum.
Yeşil diye bir renk olmasaydı hayatı siyah beyaz yaşardım ve yaşardık. Hatırlat uyandığımızda sana Günaydın Sevgilim'i söyleyeyim.
Nokta
Nisan 05, 2007
Ayçiçeği
Yokuş aşağı düşüyor o kız, kimse engellemeyecek mi?
Ben de mi izleyeceğim düşmesini? Engel olamıyorsam ama engel olamadığım bu duruma aylardan beri de üzülüyorsam ve gerçekten hiçbir şey yapamıyorsam suç kimin?
Yokuştan düşen kız masum ve öteki de masum sanırım, ben zaten beyazım, ortadaki suçu üstlenecek olan kim?
Böyle şeyler hep ortada kalıyorlar çünkü kimse üstlenmiyor. En çok kim üzüldü bunu tartışsak bir şey değişir mi, sanmam.
O zaman bir odaya tıkın kızı, duvarları beyaz olsun ve üzerinde tek bir nokta, yeşil tek bir nokta. Sabahtan akşama kadar Escape, Escape, Escape.
Hafızanın silinmesi mümkün olsaydı eğer hakkımı yokuştan düşen kıza verirdim, istediği yokuşun sonuna varmaktı, tepetaklak olup ayağa kalkamamak değil.
Keşke yardım edebilsem.
Eskiden buralar hep günlük güneşlik ve acayip eğlencelikti.
Ben de mi izleyeceğim düşmesini? Engel olamıyorsam ama engel olamadığım bu duruma aylardan beri de üzülüyorsam ve gerçekten hiçbir şey yapamıyorsam suç kimin?
Yokuştan düşen kız masum ve öteki de masum sanırım, ben zaten beyazım, ortadaki suçu üstlenecek olan kim?
Böyle şeyler hep ortada kalıyorlar çünkü kimse üstlenmiyor. En çok kim üzüldü bunu tartışsak bir şey değişir mi, sanmam.
O zaman bir odaya tıkın kızı, duvarları beyaz olsun ve üzerinde tek bir nokta, yeşil tek bir nokta. Sabahtan akşama kadar Escape, Escape, Escape.
Hafızanın silinmesi mümkün olsaydı eğer hakkımı yokuştan düşen kıza verirdim, istediği yokuşun sonuna varmaktı, tepetaklak olup ayağa kalkamamak değil.
Keşke yardım edebilsem.
Eskiden buralar hep günlük güneşlik ve acayip eğlencelikti.
Nisan 01, 2007
05:32
Dünyanın en güzel şarkısını dinlemek istememden daha doğal başka bir şey söyleyebilir misiniz bana? Bilmiyorum ki sizin de daha önceleri benimkilere benzer hayalleriniz olmuş mudur? Mesela siz de tüm sevdiklerinizi -ki onlar birbirlerini zaman zaman sevmeseler de- bir odada yaşatıp özledikçe o odaya girmeyi düşünmüş müsünüzdür? Onlara saksı çiçekleri gibi bakmayı, gerekli olan tüm ihtiyaçlarını karşılamayı ve bunları sadece ihtiyacınız olan sevgiyi tam vaktinde ve dozunda alabilmek için yapmayı kabul etmeniz gibi. Tüm bunlar neden kaynaklanıyor olabilir? Çok mu korkağım ya da çok mu cesursunuz?
İki nokta varsa neden her zaman iki ucuna eşit miktarlarda bölünmek ve gökten üzerime ölerek yağmak zorundasınız? Şemsiyem yok, asla kullanmam, sağ veya sol koluma saat takmam.
Bu dünyanın en gereksiz insanı kim sizce? Ben bazen bütün bir günümü bunu düşünmeye ayırıyorum. Zannettiğiniz ya da zannedebileceğiniz gibi büyük insanlar değil derdim, benim bahsettiklerim daha küçük. Mesela sürekli müşterilerini kazıklayan köşedeki bakkal mı ya da intikam üzerine intikam planları kuran ve hayatı "counter strike" şeklinde yaşayan arkadaşlarım mı?
O kadar çok insan tanıyorum ve her yeni kişiyle kendimden o kadar çok uzaklaşıyorum ki. Galiba tek yapmak istediğim odamı toplamak ve yarın gireceğim 2 -yazıyla iki- vizeden yüksek notlar almak.
Bu kadar mıyım ve bu kadar mıyız yani? Kimi önemsiyorum, kim tarafından önemseniyorum? Kim kahve hazırlarken, yemek yerken veya gün içerisinde başka şeyler yapıyorken beni hatırlıyor?
Öyleyse ben neden unutamıyorum birçok şeyi ve neden bu ruh halinde hissediyorum kendimi? Tüm sorular boşluğa fırlatılır uygun olanları zaman zaman cevaplanır.
Mor'lar kafamın içinde susmadan "öyle azaldık ve yıprandık ki" diyorlar, biliyor muydunuz ben çok cahilim.
Herkes evinde ve duruyoruz artık, canına tak ediyor ve susuyoruz artık.
Ve hayat.
İki nokta varsa neden her zaman iki ucuna eşit miktarlarda bölünmek ve gökten üzerime ölerek yağmak zorundasınız? Şemsiyem yok, asla kullanmam, sağ veya sol koluma saat takmam.
Bu dünyanın en gereksiz insanı kim sizce? Ben bazen bütün bir günümü bunu düşünmeye ayırıyorum. Zannettiğiniz ya da zannedebileceğiniz gibi büyük insanlar değil derdim, benim bahsettiklerim daha küçük. Mesela sürekli müşterilerini kazıklayan köşedeki bakkal mı ya da intikam üzerine intikam planları kuran ve hayatı "counter strike" şeklinde yaşayan arkadaşlarım mı?
O kadar çok insan tanıyorum ve her yeni kişiyle kendimden o kadar çok uzaklaşıyorum ki. Galiba tek yapmak istediğim odamı toplamak ve yarın gireceğim 2 -yazıyla iki- vizeden yüksek notlar almak.
Bu kadar mıyım ve bu kadar mıyız yani? Kimi önemsiyorum, kim tarafından önemseniyorum? Kim kahve hazırlarken, yemek yerken veya gün içerisinde başka şeyler yapıyorken beni hatırlıyor?
Öyleyse ben neden unutamıyorum birçok şeyi ve neden bu ruh halinde hissediyorum kendimi? Tüm sorular boşluğa fırlatılır uygun olanları zaman zaman cevaplanır.
Mor'lar kafamın içinde susmadan "öyle azaldık ve yıprandık ki" diyorlar, biliyor muydunuz ben çok cahilim.
Herkes evinde ve duruyoruz artık, canına tak ediyor ve susuyoruz artık.
Ve hayat.
Mart 28, 2007
Ortalama
Sen bir kibrit çöpü ol ve tabii ki ben de kibrit çöpü olayım. Ettik iki. Yazdıklarımız ve yazacaklarımız da kibrit çöpleri olsunlar. Etti dört. Fotoğraf ve müzik olmazsa olmaz. Hatta gökyüzü ve denizi de dahil edelim ve ortalama 10 kibrit çöpü olduk şimdi -deniz ve gök fazla yer kapladı-. Bulutları ve kedileri lütfen unutmayalım, biri senin biri benim, ettik 15 çünkü mutlaka Mart gelecek ve mutlaka yavrulayacak senin kedin! Neyse devam edelim, tüm planlarımızı ve hayallerimizi de sayalım şöyle bir, ımm galiba 25 falan etti. Sevdiğimiz her şeyi de dahil edelim ve böylece 35 olalım. Eksik bir şey kalmadı sanırım. Bir düşünelim...
Olamaaaz! Nasıl unuttum, haftaya evleneceğimizi de ekleyelim ve böylece 36 olalım. Kaldı dört, eh onu da çocuklarımız için falan ayıralım.
Beraber 40 kibrit çöpü olalım, hiçbir yerde satılmayan bir kibrit kutusu bulup onun içinde sonsuza dek mutlu yaşayalım.
Olamaaaz! Nasıl unuttum, haftaya evleneceğimizi de ekleyelim ve böylece 36 olalım. Kaldı dört, eh onu da çocuklarımız için falan ayıralım.
Beraber 40 kibrit çöpü olalım, hiçbir yerde satılmayan bir kibrit kutusu bulup onun içinde sonsuza dek mutlu yaşayalım.
Mart 27, 2007
Sen Yaptın!
Ve ben ne zaman Balparmak markasını görsem aklıma "bak ben burada işte böyle sigara içiyorum" deyişin geliyor.
Hatırlıyorsundur sana heyecanla bir şeyler anlatıyordum ve heyecanla bir şeyler anlatmıştın. Konuşmuyoruz ne zamandır ama ara sıra hatırlıyorum seni, Melek, her şey yolunda. Sen nasılsın?
Hatırlıyorsundur sana heyecanla bir şeyler anlatıyordum ve heyecanla bir şeyler anlatmıştın. Konuşmuyoruz ne zamandır ama ara sıra hatırlıyorum seni, Melek, her şey yolunda. Sen nasılsın?
Mart 20, 2007
Sizin Oralarda Nasıl Derler?
Yürümenin bir şeyi değiştirmeyeceğini anlayana dek yürüdüm, sonra otobüse bindim. Uyudum, uyandım ve bugün de tüm dersleri, yapmam gereken işlerin hepsini baştan sona ektim.
Adımın üstünü sadece ben çizdirdim.
Adımın üstünü sadece ben çizdirdim.
Mart 08, 2007
Escape!
Bulutların da üstünde ne var?
Bir gün bulutlara değebilecek miyim acaba? Kafam ne kadar karışık. Düşünceler o kadar hızlı koşuyorlar ki, yetişebilmem imkansız.
Zaten yalan söyledim, f klavyeyi babam almadı, ben aldım.
Bulutlar ne kadar güzeller, gökyüzü başımı döndürüyor. Sanırım bakamayacağım daha fazla. "Search" kısmındaki "clear history" butonundan bizim evde de olsa keşke, sıkıldıkça siler yeni'lere yer açardık. Böyle sıkış tepiş olmuyor, eski'nin üzerinde yeni, çok derme çatma duruyor.
Yavaş... Daha yavaş... Durmaya yakın hızlı, daha da hızlı. Başım dönüyor ve hayat lenslerim gibi adeta; gözümden fırladığında avcuma alıp tozunu toprağını silkelemem, yırtık, çatlak var mı kontrol etmem gerekiyor.
Bir gün bulutlara değebilecek miyim acaba? Kafam ne kadar karışık. Düşünceler o kadar hızlı koşuyorlar ki, yetişebilmem imkansız.
Zaten yalan söyledim, f klavyeyi babam almadı, ben aldım.
~
Bulutlar ne kadar güzeller, gökyüzü başımı döndürüyor. Sanırım bakamayacağım daha fazla. "Search" kısmındaki "clear history" butonundan bizim evde de olsa keşke, sıkıldıkça siler yeni'lere yer açardık. Böyle sıkış tepiş olmuyor, eski'nin üzerinde yeni, çok derme çatma duruyor.
Yavaş... Daha yavaş... Durmaya yakın hızlı, daha da hızlı. Başım dönüyor ve hayat lenslerim gibi adeta; gözümden fırladığında avcuma alıp tozunu toprağını silkelemem, yırtık, çatlak var mı kontrol etmem gerekiyor.
Mart 07, 2007
Mart 04, 2007
Gözbebeğim
gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.
Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka "gözbebeğim!" diye hitap edilir.
Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka "gözbebeğim!" diye hitap edilir.
Elif Şafak - Mahrem
Mart 02, 2007
Bausch & Lomb
Renksiz lenslerim ve ben miyop olduk.
Müzik dinlerken telefon çalacak gibi olur, "dıdıdıt dıdıdıt" diye ses gelir ama telefon çalmaz o ses de geldiği gibi gider. İşte o zaman çok üzülüyorum.
Gözyaşlarım gözlerim ve lenslerim arasında biriktiğinde tüm dünya bulanık görünüyor. Yine de uzaklar daha yakın onları taktığım zaman, uzaklar daha net ve daha yakın.
Müzik dinlerken telefon çalacak gibi olur, "dıdıdıt dıdıdıt" diye ses gelir ama telefon çalmaz o ses de geldiği gibi gider. İşte o zaman çok üzülüyorum.
Gözyaşlarım gözlerim ve lenslerim arasında biriktiğinde tüm dünya bulanık görünüyor. Yine de uzaklar daha yakın onları taktığım zaman, uzaklar daha net ve daha yakın.
Şubat 27, 2007
Aklıma Takıldı
Bugün sizi metroda gördüm. Birkaç saat önce aldığınız gereksiz bir paketi, gerekli bir çöp kutusuna atmıştınız. Çöpe attığınız paketin içindeki kağıtları düşündüm. O kağıtların başka bir çöpe atılacağı, oradan kağıt toplayıcılar tarafından alınıp para karşılığı bir yerlere satılacağı, oradan geri dönüşüm merkezlerinde tekrar kullanılabilir kağıt olacağı, size bazı şeyler yazan kişiye ulaşacağı ve o kişinin tekrar "saçma" satırlarıyla sizi boğacı, ardından sizin bunları yine çöpe atacağınız gerçeği ve aynı teranenin tekrarlanarak kısır bir döngüye ulaşacağı, sizin bir gün bu fasit daireden sıkılıp mektupları saklayacağınız, bir cümleye nokta koyacağınız gibi saçma bir hayal ürettim sonra. Ben hayale dalmış aramızdaki insanlar da yerini almıştı ki sizi kaybettim. Evet aynı metrodaydık ama ben sizi kaybetmiştim bunu düşünmek bile korkunçtu. Sonra bir baktım ki yanıma oturmuşsunuz, kulağınızda kulaklıklarımın biri; malum şarkıyı dinliyoruz. Cama da yağmur vuruyor az az, ortamı hayal edebildiniz mi? Romantizmin dibine vurmuşuz da arkadaşlarınızın camdan atlamasına sebep oluyoruz.
Bugün sizi metroda gördüm ve tam karşımda düzene karşı çıktığını sanan, lise döneminde bizim de bileklerimizde sergilediğimiz çivili, yıldızlı metalleri çantasına takmış, kulağından yükselen müziğe elini dizine vurmak suretiyle eşlik eden ve "mahalle karısı" tabir ettiğimiz şekilde sakız çiğneyen bir genç gördüm. Evet bugün de bir insana "tepeden" baktım -sizlerin tabiriyle-, çünkü o yanımda olamayacak kadar aşağıda bir yerlerdeydi. Kafası ebatlarında şişirip ara ara çatır çatır patlattığı balona öyle sinir oldum ki! "Genç bakar mısın saşlar süpear de ayıp olmuyor mu?" dememek için ben kendimi, siz de elimi tuttunuz. Bir şekilde romantizme bağlamasak ölüyoruz şu sıralar, mazur görünüz artık.
Daha sonra yürümeye başladık. Hiç konuşmadan sizi evinize bıraktım, kahve teklifinizi geri çevirdim çünkü hain planlarınız yoktu ve ben bu yaşımda bir komploya kurban gitmeyeceğim evlerde kahve içmiyordum. Kendi evime vardığımda sizi aradım yaklaşık 42 saat süren bir telefon görüşmesi yaptık. Aynı şehirdeydik ama telefonlaşmadan duramıyorduk. Ya bir gün yanımda olduğunuz halde telefonla görüşüyor olursak? O zaman boğaza gideriz, köprüden kendimizi salıveririz. 2,7 saniye sonra ben ve siz yani biz boğazın sularında el eleyiz. Romantizme bağlamazsam ölüyoruz çünkü.
Unutmadan siz, kelimeleriniz ve gözleriniz her Allah'ın günü ne kadar da güzelsiniz...
not: 3 dakikanız yok, acele etmeyiniz.
Bugün sizi metroda gördüm ve tam karşımda düzene karşı çıktığını sanan, lise döneminde bizim de bileklerimizde sergilediğimiz çivili, yıldızlı metalleri çantasına takmış, kulağından yükselen müziğe elini dizine vurmak suretiyle eşlik eden ve "mahalle karısı" tabir ettiğimiz şekilde sakız çiğneyen bir genç gördüm. Evet bugün de bir insana "tepeden" baktım -sizlerin tabiriyle-, çünkü o yanımda olamayacak kadar aşağıda bir yerlerdeydi. Kafası ebatlarında şişirip ara ara çatır çatır patlattığı balona öyle sinir oldum ki! "Genç bakar mısın saşlar süpear de ayıp olmuyor mu?" dememek için ben kendimi, siz de elimi tuttunuz. Bir şekilde romantizme bağlamasak ölüyoruz şu sıralar, mazur görünüz artık.
Daha sonra yürümeye başladık. Hiç konuşmadan sizi evinize bıraktım, kahve teklifinizi geri çevirdim çünkü hain planlarınız yoktu ve ben bu yaşımda bir komploya kurban gitmeyeceğim evlerde kahve içmiyordum. Kendi evime vardığımda sizi aradım yaklaşık 42 saat süren bir telefon görüşmesi yaptık. Aynı şehirdeydik ama telefonlaşmadan duramıyorduk. Ya bir gün yanımda olduğunuz halde telefonla görüşüyor olursak? O zaman boğaza gideriz, köprüden kendimizi salıveririz. 2,7 saniye sonra ben ve siz yani biz boğazın sularında el eleyiz. Romantizme bağlamazsam ölüyoruz çünkü.
Unutmadan siz, kelimeleriniz ve gözleriniz her Allah'ın günü ne kadar da güzelsiniz...
not: 3 dakikanız yok, acele etmeyiniz.
Şubat 21, 2007
Tat Tvam Asi
Bugün sizi otobüste gördüm. Siz bindiğinizde ben yoktum ya da ben bindiğimde siz dikkat etmediniz. Tam 2 sıra arkananıza oturdum, cam kenarına, sizin gibi. Hatırlıyorsanız önünüzde yaşlı kadınlar vardı ve konuşuyorlardı. Yaşlı kadınlar hep konuşurlar. Arka sıranızda bir bey ve onun da arkasında ben.
Bugün sizi otobüste gördüm ve uzun süre boyunca izledim. Bir gökdelen görüyordunuz otobüs yanından geçerken, orada beraber yaşamayı, o gökdelene taşınmayı düşündüm. Ben ve siz. Geriye kalan tüm katları çalışma odası yapabilirdik mesela. Bahçeye de kitaplarımızı koyardık zira o kadar çoklar ki... Gözleriniz gökdelenden ayrıldıktan sonra bir süre camda kendinize, yansımanıza baktınız. Onu da gördüm evet. Gözlerinizi camda unutup önünüze döndüğünüzde ben gözlerinize bakıyordum aslında. Sonra aceleyle hatırlayıp bıraktığınız yerden aldınız gerçi onları. Gözler unutulmaya gelmezdi, hele ki böyleleri...
Bugün sizi otobüste gördüm, bunu daha önce de söylemiştim ama siz o kadar düşünceliydiniz ki, kafanız düşüncelerden ağırlaşmıştı da sanki o yüzden içiniz geçmişti yorduğunuz bedeninizi sığdırdığınız koltukta. Siz rüyalardan rüya beğenmeye çalışıp beğenemeyerek ve bu yüzden hiç rüya göremeden uyanmadan biraz daha önceydi; oturduğum yerden kalktım. Ön sıranızda oturan kadınlar birkaç durak önce inmişti, onların bıraktığı boşluğa oturdum, bilirsiniz yaşlılar bıraktıkları boşlukları hatırlayarak dönüp almazlar, sizi izlemeye başladım. Uyurken neye benziyordunuz, aslında uyuyan kimdi bilmeye, tahmin etmeye çalıştım. Kirpiklerinizi tek tek sayarak geçmişinize dair tüm bilgileri topladığıma emin olduktan sonra omzunuza dokundum ve kulağınıza fısıldadım yavaşça. Siz çabucak uyandınız gerçi ama ben çoktan eski yerimi almıştım.
Biraz daha yola devam ettik ve aynı anda kalkıp zile bastık, farklı kapılardan indik. Adım adım arkanızdan yürüyordum ve solunuzdan esen rüzgar, kendisi denizden geliyordu, size tanıdık bir kokuyu ya da bir hatırayı anımsatıyordu. Bunların hepsini biliyordum, daha siz düşünmeden. Düşüncelerinizin fotoğrafını çekmek istedim, kadrajda sizi göremeyince vazgeçtim.
Bir mısır tarlasındaydınız bugün. Koçan yerine tanelerden oluşan kocaman bir mısır tarlası ve ben elimde bir kaşıkla sizi bekliyordum. Elimdeki kaşık gümüştü. Geldiğinizde kaşığı bir yerlerden hatırladınız, saçlarınızı yokladınız.
Zaman ve mekan kavramlarından uzak bir tarladaydık, etrafımızda milyonlarca mısır, elimde gümüş bir kaşık ve karşımda siz, gerçekten bugün siz ve fikirleriniz, ne kadar da güzeldiniz...
Bugün sizi otobüste gördüm ve uzun süre boyunca izledim. Bir gökdelen görüyordunuz otobüs yanından geçerken, orada beraber yaşamayı, o gökdelene taşınmayı düşündüm. Ben ve siz. Geriye kalan tüm katları çalışma odası yapabilirdik mesela. Bahçeye de kitaplarımızı koyardık zira o kadar çoklar ki... Gözleriniz gökdelenden ayrıldıktan sonra bir süre camda kendinize, yansımanıza baktınız. Onu da gördüm evet. Gözlerinizi camda unutup önünüze döndüğünüzde ben gözlerinize bakıyordum aslında. Sonra aceleyle hatırlayıp bıraktığınız yerden aldınız gerçi onları. Gözler unutulmaya gelmezdi, hele ki böyleleri...
Bugün sizi otobüste gördüm, bunu daha önce de söylemiştim ama siz o kadar düşünceliydiniz ki, kafanız düşüncelerden ağırlaşmıştı da sanki o yüzden içiniz geçmişti yorduğunuz bedeninizi sığdırdığınız koltukta. Siz rüyalardan rüya beğenmeye çalışıp beğenemeyerek ve bu yüzden hiç rüya göremeden uyanmadan biraz daha önceydi; oturduğum yerden kalktım. Ön sıranızda oturan kadınlar birkaç durak önce inmişti, onların bıraktığı boşluğa oturdum, bilirsiniz yaşlılar bıraktıkları boşlukları hatırlayarak dönüp almazlar, sizi izlemeye başladım. Uyurken neye benziyordunuz, aslında uyuyan kimdi bilmeye, tahmin etmeye çalıştım. Kirpiklerinizi tek tek sayarak geçmişinize dair tüm bilgileri topladığıma emin olduktan sonra omzunuza dokundum ve kulağınıza fısıldadım yavaşça. Siz çabucak uyandınız gerçi ama ben çoktan eski yerimi almıştım.
Biraz daha yola devam ettik ve aynı anda kalkıp zile bastık, farklı kapılardan indik. Adım adım arkanızdan yürüyordum ve solunuzdan esen rüzgar, kendisi denizden geliyordu, size tanıdık bir kokuyu ya da bir hatırayı anımsatıyordu. Bunların hepsini biliyordum, daha siz düşünmeden. Düşüncelerinizin fotoğrafını çekmek istedim, kadrajda sizi göremeyince vazgeçtim.
Bir mısır tarlasındaydınız bugün. Koçan yerine tanelerden oluşan kocaman bir mısır tarlası ve ben elimde bir kaşıkla sizi bekliyordum. Elimdeki kaşık gümüştü. Geldiğinizde kaşığı bir yerlerden hatırladınız, saçlarınızı yokladınız.
Zaman ve mekan kavramlarından uzak bir tarladaydık, etrafımızda milyonlarca mısır, elimde gümüş bir kaşık ve karşımda siz, gerçekten bugün siz ve fikirleriniz, ne kadar da güzeldiniz...
Şubat 20, 2007
Kediler

Onunla elinden tutmasına izin vererek dünyanın en meşhur kahvecisine gidiyorsunuz. Muhteşem bir kahve içeceğinizi sanıp beklerken birbirinizin avucuna göbeklerinizi yerleştiriyorsunuz hatta gerekenden çok daha fazla bir ücret ödüyorsunuz. Birkaç dakikalık bekleme sonucu aldığınız şey "dikkat sıcak"tır.
Sıcak kavramı göreceli olsa gerek çünkü ben bunu yeni doğmuş bir bebeğe içirebilirim? Her neyse belki tadı güze... Öğk! Bu ne yahu! Süt bu süt. Kahveyi koymayı unutmuşlar. Karamel mi? Karamel tadı alamıyorum. Karamel ve kahveyi koymayı unutmuşlar, inanamıyorum. Efendim? Böyle mi oluyor bu zaten? O zaman ben almıyorum bir daha, iğrençsin Starbucks, anlaşamadık ve anlaşamayacağız. Sen bağrına bastığın, açık yakasından kıllar fışkıran şapkalı delikanlıların ve kendini onlara beğendirmek, bir yandan da parasız kalmamak için en en en "small" bardakta kahve içen ve parıltılı gözlerini bir o erkeğe bir diğerine savurmak suretiyle çok güzel olduğunu zanneden Demet Akalınımsı ve Petek Dinçözümsü kızlarınla mutlu yaşa, sonsuza kadar elveda.

Onun fotoğrafını çekerek seninle yürümesine izin veriyorsun. Muhteşem ağaçlar ve heykeller -dostum burası hala sonbahar- arasında yürüyerek, bastığın karlarda temkinli olup "küt!" diye düşmeni engelleyerek bir yere varıyorsun. Açık büfeden tabağını dilediğin kadar doldurup sigara içilmeyen bölümde nikotinsiz bir kahvaltı yapıyorsun. Ardından eşyalarını toplayıp sigara içilen bölüme geçiyor ve büyük bardakta aldığın "cappuccino"yla beraber ortalığı dumana boğuyor, sigara üzerine sigara içiyorsun. Öyle güzel bir kahvaltı yaptın ki o anın hazzını içtiğin sigaralarla katlayarak artırmak istiyorsun. Etrafı inceleyerek, dışarıyı izleyerek, fotoğraf çekerek -muhteşem bir ışık var- yanındakiyle, karşındakiyle sohbet ederek vaktini öldürmek yerine dolduruyorsun ve adeta oradan ayrılmak istemiyorsun. Odtü'deki Çatı denilen yer seni rahat koltuklarına bağlıyor, tekrar gelmek üzere tüm zerreciklerle vedalaşıp Kızılay'a gidiyorsun. Ardından İzmir'e. Çatı'yı unutamıyorsun.
~
Yine de çikolatadan yapılmış kaşıklar eşliğinde içtiğin sıcak çikolata nedendir bilinmez hepsinden güzel geliyor sana, nefret ettiğin kaymağı gördüğünde içeceğini bırakmak yerine kaşığınla çıkartıyor ve gülümsemeye devam ediyorsun. Kar üzerinde yürürken "küt!" diye düşmemek için temkinli olurcasına, sen...
Şubat 19, 2007
Kelebekler Ne Güzel
Otobüste duruyordum. Diğer otobüslerin oluşturduğu perspektifi bozan sinyal ışıklarının yanıp sönmesiydi ki kulaklarımda çınlayan "yanıp sönerken ne güzeldi, ne güzeldi, ne güzeldi, aşk..." sözcükleriyle boğuldum. 25 numaralı cam kenarı koltukta uyumaya çalışıp, acele ederek içtiğim kahvenin yaktığı dilimle kalbimi yoklayarak hala aşka inandığımı fark ettim. Aşık olmak için çok uzaktı, çok gençti, çok geçti. Önüne geçemiyorsun ve eskiden bir dostuma da olduğu gibi nefes alamıyorsun. Sonra o dostunun eski bir yazısını hatırlıyorsun ve sana anlattığı şeyi hatırlayıp "dostum, ben aşık olmuşum bunu anladım" demek istiyorsun. La Finestra di Fronte böyle zamanlarda çok daha fazla acı veriyor; çünkü birileri geliyor, birileri gidiyor. O acı, kurduğu bağdaş ile boğazında oturuyor, yutkunmak ne kadar zor. Tenim saydamlaşmaya başladı, nefes alamadan silineceğim.
Parmak uçlarımın hissizliği yüzünden

Parmak uçlarımın hissizliği yüzünden
basamadığım bir buton var. Ulaşmam lazım,
galiba dokunamayacağım.
"Nefes al" butonu.
"Nefes al" butonu.
parmak uçlarım yok mu?
hissedemiyorum
hissedemiyorum.
h
i
s
s
e
d
e
m
i
h
i
s
s
e
d
e
m
i
.
.
.

Şubat 11, 2007
Toksik
Hepimiz hayatımızın farklı dönemlerinde, evrelerinde, yaşlarında sarışın ve süslü aptallar olan genç kız idolcüklerine karşı konulmaz bir sevgi beslemişizdir. Onlardan ilk çıkanı Britney'di sanırım. İtiraf etmem gerekirse çocukluğumda, çok küçüklüğümde hani abim çöpçü olmaya karar vermişken ben de kuaför/berber olmaya karar vermiştim. Saçlara olan inanılmaz ilgim Barbie bebek denilen ve komşu kızlarımızda bulunan oyuncak Britney'ler ile -o zamanlar yoktu gerçi- daha da pekişiyordu. Saçlarını kesmeler, yakmalar, soda ile yıkamalar, keçeli kalemler ile rengarenk boyamalar -asi olacağım o zamanlardan belliymiş- sonucu mahalleli kızların korkulu rüyası haline gelmiştim. Hayır hiçbir gerçek ya da yapma saça Celal veya Cemal edası ile yaklaşmıyordum hatta bebeklerinin saçları tarumar olan kızlar kendilerini oradan oraya çarparak ağlamak suretiyle ortalığı birbirine katmakla kalmıyor annemin meşhur terliğini de eline aldırıyordu. Bu duruma bir son vermek ve yeteneğimi herkese kanıtlamak isteğiyle artık hünerimi "gerçek" saçlara yöneltmiş Müge'yi civcive benzetmiştim, annelerimizin bizi gördüğünde attıkları çığlıkları hatırlıyor, gerisini yaşadığım şok sonucu hatırlamıyorum ancak nasıl bir olay yaşadıysam artık kendime geldiğimde saçları, kendini "hayvansever" olarak tanımlayan insanlar gibi sadece uzaktan seviyordum. Belki de geçirdiğim bir Sybil vakasıydı ve yerimi o zamanlar bedenimde barındırdığım bir başka kişiliğim ele geçirmişti ve gereken bedeli benim yerime o ödemişti. Uf o terlik de amma can yakardı ha... Şimdi bunları nereden hatırladım, ne diye yazdım inanın ben de bilmiyorum.
Biterken Britney Spears - Toxic çalıyordu?
//
Yapılacaklar listesi çıkartacak olursam eğer şöyle ki;
1- Heyecanımı anla-ya-mayan kişilere inat görgüsüzce evet ilk olarak Ankara'ya gidiyorum.
2- İnat ettiğim kişilere hediye olarak bir ya da birkaç tane "Sıtarbaks'a vb.'ne gidiyorum tatlım bak hatta bu da fotoğrafı" şeklinde meşhurlaşmış içeriğinde birkaç fincanı/mug'ı/kağıt bardağı ve eşliğinde sergileyeceğim ellerimi hatta duruma göre kağıt veya kalemimi barındıracak ve "dostum çok cool birisiyim n'apabilirim ki?" fotoğrafı.
3- Basılmamış kar bulup itinayla basmak, hatta çok özendiğim bir film karesi sonucu o kara yatıp kol ve bacaklarımı açıp kapatmak suretiyle kelebek olmak.
4- Çok gezmek, çok konuşmak, bol bol fotoğraf çekmek, ara ara sıkılmak, az uyumak ve bobi'ye sarılmak.
5- Tüm bunları yapacağım tarihi cümle alemden devlet sırrıymış gibi gizlemek, heyecan yaratmaya çalışıp gizem insanı olmak. (bu madde gerçekse bobi ve arkadaşlarını insandan saymamak)
6- İstediğim herkesi görüp istemediğim kimseyi görmeme lüksüne sahip olmak.
7- İhtiyacı olanlara hediye etmek üzere bol bol kapak dağıtmak.
Tüm maddeleri gerçekleştiremesem de 2'yi mutlaka tatlım! Mutlaka.
not: ahahahaha
Biterken Britney Spears - Toxic çalıyordu?
//
Yapılacaklar listesi çıkartacak olursam eğer şöyle ki;
1- Heyecanımı anla-ya-mayan kişilere inat görgüsüzce evet ilk olarak Ankara'ya gidiyorum.
2- İnat ettiğim kişilere hediye olarak bir ya da birkaç tane "Sıtarbaks'a vb.'ne gidiyorum tatlım bak hatta bu da fotoğrafı" şeklinde meşhurlaşmış içeriğinde birkaç fincanı/mug'ı/kağıt bardağı ve eşliğinde sergileyeceğim ellerimi hatta duruma göre kağıt veya kalemimi barındıracak ve "dostum çok cool birisiyim n'apabilirim ki?" fotoğrafı.
3- Basılmamış kar bulup itinayla basmak, hatta çok özendiğim bir film karesi sonucu o kara yatıp kol ve bacaklarımı açıp kapatmak suretiyle kelebek olmak.
4- Çok gezmek, çok konuşmak, bol bol fotoğraf çekmek, ara ara sıkılmak, az uyumak ve bobi'ye sarılmak.
5- Tüm bunları yapacağım tarihi cümle alemden devlet sırrıymış gibi gizlemek, heyecan yaratmaya çalışıp gizem insanı olmak. (bu madde gerçekse bobi ve arkadaşlarını insandan saymamak)
6- İstediğim herkesi görüp istemediğim kimseyi görmeme lüksüne sahip olmak.
7- İhtiyacı olanlara hediye etmek üzere bol bol kapak dağıtmak.
Tüm maddeleri gerçekleştiremesem de 2'yi mutlaka tatlım! Mutlaka.
not: ahahahaha
Şubat 06, 2007
Kar, Beyazı
"ve hayat" diye başlayan cümleleri olmadı hiç O'nun. Sevmezdi felsefeyi, psikolojiyi ve hiçbirini sevmediği kadar da hayatı, hayatını. "Bana en çok yakışan renk kar, beyazı" derdi. Kar yağdı, yer siyah. Kar durdu, yer siyah. Gökyüzü mavi, yer hep siyah, çocuk inatla beyaz; kar, beyazı.
~
Kitabın kapağı sımsıkı kapalı. Sanki uyuyor numarası yapmakta da gözlerini yummuş. Elime alıyorum, açılmıyor. Biraz bekliyorum başında, onunla ilgilenmiyormuş gibi yapıyorum sonra. Üşüsün, hasta olsun diye camı açıyorum. Günlerden Şubat, havalardan kış ki o da bahardan bozma. Rüzgar üflüyor kitaba, kitap üşüyor. Soğuktan uykusu geliyor, esneyecekken tam elime alıp azarlıyorum onu. Sonra okumaya başlıyorum içindekileri ve içindekileri yine. Minicik bir sobanın ısıttığı bir oda. Saat yok, ayna yok. Sayfayı çevirirken çıkan ses beni bir yere götürüyor. Giderken almayı unuttuğum kitap şimdi masamda kendi sayfalarını okuyor. Her sayfanın kendi hayatı olsa keşke, mahreminden uzak tutacak sandığım tek şey kapak. Oda, soba, hava, ben ve kapak. Beraber bir yere gidiyoruz. Sayfaları hep masanın üzerinde unutuyoruz ve daktilom -eskiden O'nundu- sayfalara tehdit edercesine bakıyor. Yazılmış tüm gerçekleri değiştirecek güveni mevcut, kapak ve ben havadayız altımızda kar rengi bir bulut.
Şubat 03, 2007
Kelime
Kimseyi sevmemeyi bir gün öğrenmem lazım, hayatım boyunca hiçkimseye "seni seviyorum" demeden yaşayabilmeliyim. İşte o zaman ben de bir insan olabilirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)