Ekim 24, 2007
Hava bazen ne kadar soğuk ve ben ne kadar inceyim. Becerebildiğim kadar inceldiğim ve dolayısıyla incindiğim için birçoklarına göre görünmez, birkaçına göreyse vazgeçilmezim. Ah tersköşe sen tam bir fenomensin. Fenomeni cümle içinde kullanabildiğim için kendimle gurur duyma evresini çoktan geçtim,
ehliyet almamak için ayak direttim,
bol bol karamelli dondurma yedim,
istediğim yerde uyudum ve istediğim yerde uyandım her zaman.
sorgulamalara yanımda çekiçle girdim ve yüzüme tuttukları o ucuz sarı ışığı yansıtan ampulü sapını kavradığım çekicin metal kısmıyla parçaladım
hayatın her zaman istediğim yönde gidemeyeceğini sanan sizler
hiçbir suya yatak olamamışken ve tevekkülü elden, dilden bırakamezken şu an yaşadığım şeyin istediğim hayat olmadığını nereden bileceksiniz?
velhasıl kelam 50 ykr olduğu için paket paket m&m's aldım.
yokken neredeyse hiçbirinizi okumadım. -şimdi de okuyacağımın garantisini veremem
ama bol bol dinlendim
çokça okudum
yeni bir yazarla tanıştım ve cümlelerine aşık oldum -onun kim olduğunu iyi ki bir elin parmağından daha az insan biliyor-
zaten benim için hep böyle oldu; ay battı ve güneş doğdu.
çok güzel kelimelerle alengirli cümleler oluşturabilir okuyanı hayretler içerisine düşürüp arka arkaya sigara içebilirdim.
yataktan kalkıp kağıt kalem almaya üşendiğim için hiçbirini yazmadım uyumadan önce kendime ne kadar tekrar etsem de uyandığımda hiçbirini hatırlamadım
bunu yapan herkes benim nazarımda en az benim kadar yazardır
zaten her zaman okunmak istemez sözcükler bazen gömülmek isterler. ben sözcüklerimin isteğini yaptım bi'kaç aylığına onları gömdüm ve şimdi gün ışığına çıkarttım.
~
verdiğim sözlerin hepsini tuttuğum için artık söz vermeyeceğim, siz yine de incelikli davranın.
kimseyi davet etmediğim ancak davetiye ile girilebilen blogumu tekrar halka arz etmekten dolayı ya mutluyum ya gururluyum ya da öyle bir şey adını henüz bilmiyorum.
biterken şarkı sözüne gönderme yaparcasına;
bana yeniden yeni postlar yazdıran kadın.
Ağustos 10, 2007
Ağustos 07, 2007
Ne zaman doyacağı belli olmayan koca bir midenin girişi yine koca bir ağız gibi üzerime geliyor x, y ve z'ler.
Bu kaçıncı denklem, hangimiz en bilinmeyen bilmiyorum.
Süslü insanlarım ve parıltılı arkadaşlıklarım vardı benim. Kollarına rengarenk balonlar bağlayıp hepsini uçurdum.
Müzikle bir tarafımı tavana ve yere vura vura oynamak isterken -masallardaki korkulan yaratık benim, evet- vokal yüzünden yerime çakılıp ağladığımı sanıyorum.
Salıncakta tüm hızınla sallanır da tepe noktasından aşağıya salınırsın, ruhun yukarıda kalır içinin çekildiğini sanarsın. O duyguyu 10 -on- ile çarp ve hiçbir şeye bölme -üzgünüm komünizm- hissettiğim galiba buydu seni gördüğümde.
En çok da deprem olursa "anne" diye bağırdığımda duyamayacak olmasından korkuyorum. Bir sabahtı, kalorifer peteği üzerime düşmüştü, yatak beşik gibi sallanırken birbirimize sarılıp ağlamıştık.
Kendime sarılmaktan yoruldum.
Temmuz 26, 2007
Temmuz 21, 2007
Temmuz 16, 2007
Bir haftalığına eve gidiyorum.
Huzursuz edenlerden uzakta gerçekleşecek, huzura yolculuk.
Ağır gelmemeli kimse bir diğerine. Sonra atılmadığını anlar. Koltuksundur ve ağırsındır işgal ettiğin yerden daha çok batan varlığındır. Gidersin böyle olduğunda. Hem ağırlığını silersin o evden, yerden, duvarlardan kazırsın nefesini; hem de kendini taşırsın bir başka ağırlığın koynuna. Bilinmez en derin kuyuya atarsın zihnini. Taş düşse su sesi gelmez, yaş düşse kimse sileyim demez.
Koyunun ve çobanın olursun aynı anda. Herkesten çok, kendinden bir adım uzakta. Geride kalan sensindir aslında.
Temmuz 11, 2007
Temmuz 06, 2007
Yağmur yağacak.
Hissettiğim her duyguyu ve aklımdan geçen kelimelerin hepsini kağıda saçmak istiyorum. Kağıt külah biçimini alsın, altını biri kıvırsın. İçinde kelimeler dökülmeden birbirine karışsın. Yere saçtığımda cam bilyeler gibi dışları saydam içleri alacalı olsun, parlasın.
Kimse mükemmel değildir derdim eğer sizleri tanımasaydım.
(gönderdim, anladın mı?)
Cep telefonu olsaydım kesinlikle mp3 çalar/kamera/fotoğraf makinesi özellikleri taşımazdım. Her işi yapacak başka insanlar ve başka aletler mevcutken "hepsini yar hepsini" bencilliğinde ve bencilliğin getirdiği eksiklikte yaşamaya didinmek ne acıdır. Ben bilirim, siz bilmezsiniz. Siz bilirsiniz, ben bilmem ya da.
Haziran 30, 2007
Haziran 27, 2007
Haziran 24, 2007
Haziran 19, 2007
Düşününce ne kadar kısa ama aslında ne kadar uzun.
Çirkin ördek yavrusu olsa bu kadar takamazdı kafasına. Bazen gülmek lazım, eğlenmek lazım. Mısır yerken ağız açmak, ağlarken fotoğraf çekmek muhakkak da Beşiktaş'a yürümek lazım.
Bu maskeli balo ve O'nun sahte yüzleri.
not: rembanaheaderyaptı
Haziran 16, 2007
Haziran 13, 2007
Sabah bindiğim metroyu beklerken gözümün içine bakan kız sen olsaydın eğer sağ elimin parmaklarıyla saçlarını kafanın arkasından sıkıca tutar suratını camla kaplı yangın dolabına çarpardım.
Böyle bir his var içimde. Adını duyduğumda, adımı andığında, adımı aklında dolaştırdığında aklıma geliyor.
Metrolardan uzak dur, camla kaplı yangın dolaplarının yanındayım.
Ortalamayla geçtiğimiz zamanlardan bir hatıra gibisin aslında sen. Karnenin hep "ortalama ile" şıkkı işaretli ve sağ altta, imzanın biraz yukarısında, hep o sahte "daha çok çalışmalısın" ibaresi. Bence böyle mühürleri vardı öğretmenlerimizin, çaktılar mı el yazısı şeklini alıyordu. Zira hala değişen bir şey yok benim nazarımda. Rengi bile hala aynı.
En çok da sigara söndürmeyi severdik. Bir kez denedik. İzi bile kalmadı. Adın bile kalmayacak.
Ölümü düşünmek ne kadar kötü ve rahatlatıcı zaman zaman. Sen ölüyorsun ve unutuluyorsun. Hayatların sürerliğinde hiçbir etkin yok, çarpma işlemindeki etkisiz elemandan farksızsın. Bir yerlere, başka hayatlara girip artıyorsun, çıkıp eksiliyorsun ama çarptığında hiçsin. Belki de miniciksin.
Camla kaplı yangın dolabı, uzak dur. Suratın dağılırken bileğimde sigara söndürmeyi özledim.
Haziran 11, 2007
Haziran 07, 2007
O fotoğrafı ben çekmedim, bu cümleyi ben kurmadım.
Hiçbir şey de yapmadım değil, öyle anlaşılmasın. Yaptıklarım yerine geçsin de istemiyorum yapmadıklarımın. Sadece kıskanmak değil de başka bir şey bu, anlayabilir misin bilmiyorum, söylemek istedim.
Gözlerimi kaparken kulaklarımı da tıkıyorum. Önce parmaklarımı çekiyorum kulaklarımdan bir gürültü doluyor içeri. Kalabalığın sesi. Sonra yavaş yavaş gözlerimi aralıyorum. Beton basamaklardan birinde oturmuş gecenin bir vakti gelip geçen insanları izliyorum. Duyduğum ve duyamadığım tüm seslerden siz sorumlusunuz! Müzik, bu müzik olmalı evet. Ayağa kalkıyorum, onlarla beraberim şimdi. Dans ediyoruz. Şarkılar söylüyoruz bilmediğimiz yerlerde dudaklarımızı oynatıyoruz anlamsızca. Hep öyle olmaz mı zaten? Eşlik edemiyor olmanın azabıyla karışık eşlik edenlerdenmiş gibi görünme çabası. İcat edilmemiş bir dille şarkılar söylemek...
Kimse kimseyi rahatsız etmiyor, hepimiz ölecek kadar rahat ve huzurluyuz.
Ölüyoruz ve biz huzurluyuz.
Huzurluyuz.
Huzursuz muyuz?
Tüm param 120 ytl ve 10 dolar. Hepsini senin için saklamıştım. Giderken bir sigara bırak, lütfen.
Haziran 05, 2007
Şu sıralar en çok hayalini kurduğum şey bir an önce staj yapmaya başlamak. Yo hayır, ev/araba/para/sevgili/çocuk vb. değil gayet basit bir şey istediğim. Bunu neden istiyorum diye kendime sorduğumda aldığım cevap idiot musun dercesine bağırıyor: "Dostum sen bu mesleğin okulunu okuyorsun?"
Ama hemen kafalarımızı pratiğe çevirip bir de görüyoruz ki gazetelerin yarıdan fazlası Aydın Doğan'a ait lise tarafından tutulmuş geriye kalanlarıysa kapanmakla kapanmamak arasında gidip geliyor gözleri stajyer görmüyor. Eline bir gazete alıyorsun içi gazetecilikle uzaktan yakından alakası olmayan, tecrübesi bulunmayan, Türkçe'yi neredeyse blogunun ağzıyla konuşup yazan ve belki de sizin ya da sizin çizginizde olup bekleyenlerin çok daha iyi yapabileceği işi, yazmayı, sizin yerinize o yapıyor. Böyle durumlarla karşılaştığınızda tıpkı berbat geçen finalinizden çıktığınızda söylediğiniz gibi sinirlenip "bırakıyorum her şeyi" diyebiliyorsunuz, tabii ki öyle yapmıyorsunuz.
Ortamda yeterince zembille inmiş blog yazarından/kitap yazarından/söz yazarından/bekliyorum çok yakında bizim sokaktaki bakkaldan bozma köşe yazarı ve kendine gazeteci etiketini yapıştırmış kişi varken meydanı boş bırakmak olmaz.
En eğlencelik kısmı da ilk yazılarında yer alan "ay gastecilik -sen şimdi şuraya otur hepsi geçecek- benim çocukluk hayalimdi X amcam sağolsun -ayırsana şu kelimeyi be!- beni bu köşeye oturttu bi daha da kalkma dilediğin kadar saçmala dedi" cümleleri. Kah saç yolarak kah gülmekten ağlayarak okuyoruz köşelerinizi. Bunu da "a aa amma kıskanmış beni, neyse şekerim nazar değmesin bi tarafımızı kaşıyalım şuradan bi Tdk sözlüğü alalım da havamızı bulalım"cı arkadaşlara tüm saygı ve sevgilerimle yolluyorum.
Kusura bakmayın köşelerinizden ve gökten indiğiniz zembillerden nefret ediyorum. Ha bizde yok mu? Cep telefonumuz zembille dolu ama siz, "mankense mankenlik yapsın şarkı söylemesinci" arkadaşlar, bugün tükürdüğünüzü yalarken gazeteci olmak için çabalamak yerine başka yollara başvurmaya ne gerek var? Çetrefilli yolda ilerlemek daha eğlenceli, ileride ayağını kaydıracağımız her siz, bugünlerin "bonus"u olarak bizlere geri döneceksiniz.
Çok öptüm.
Haziran 04, 2007
Ortalıkta insanlar var ve tüm dünyayı isteklerimizin yönlendirdiğini falan söylüyorlar. Asla "hayır, olmaz" ve benzeri gibi olumsuz kelimeler kullanmıyorlar.
Sorarım sana ey bilir kişi; bir kadın, kafasında evine gitme ve mutlu mutlu televizyon izleme isteği ve bir erkek, kafasında yoldan geçmekte olan bir kadını taciz etme isteğindeyken karşılaşırlarsa, adam mı kadını taciz edecek yoksa kadın mı adamı televizyon izlemesine eşlik etmesi için evine götürecek zira olumsuz şeyler söylemeyecek ya adama... Şey diyebilir mi mesela "lütfen bunu erteleyelim, belki daha sonra" ? Bir diğer iddiası da geçtiğimiz haftalarda yaşanan ve onlarca çocuğun ölümüne yol açan trafik kazasını da aslında çocukların ve ailelerinin çağırdığı. Bu şekilde arka arkaya sıralanmış anlamsız cümleler silsilesi.
Evet teyzeciğim biri sana söylemeyi unutmuş ama senin annen bir melekti.
Saygı duyamıyorum ve üzgün de değilim.
Düşünce gücü, evren "gerçekten" istediğini almana yardımcı oluyor tamam ama, bu kadarına da pes demek istiyorum.
Tüm dünya bu şekilde mutlu olacaksa ben mutsuz olmaya çoktan hazırım.
Haziran 03, 2007
Kişinin kendi kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden biri bu mu? Tüm muallaktakileri gerçeklerle yer değiştirme çabası ve olacakların bilinen ve bilinmeyenlerle yapılan takası.
Yetiştiğim son metrodan inip eve doğru yürürken -hatta neredeyse koşarken- kafamda yol boyu ne olacağımı tasarladım durdum. Sanırım ayarlamadığım işlerin zamanı yaklaştıkça ben ne yapacağını bilmez ve sürekli tırnak/dudak yer bir hal alıyorum. Oysa ki sorun gayet basit: STAJ!
Kendime ait hissetmediğim bir kelimeyi evirip çevirip ve sanki İstanbul'daymış gibi çantama hırsla sarılıp eve koşar adım gelmemin neye ve kime faydası var ki? Kapı açılacak ve babam elinde tuttuğu mektupla bana staj için falanca gazetenin filanca servisinden çağırıldığımı haykırıp boynuma atlayacak. NAH! Tabii ki öyle olmayacak.
Olacakları belirleyen kuvvet ya da merkez ben olmadıkça -yo, hayır Tanrısallaşmakla bir alakası yok bahsettiğim konunun- uyuduğum uykuların hiçbirinde huzur bulamayacağım.
Huzursuz bir halde, yatağımda uyumaya çalışıp ve pazartesi günü gireceğim -henüz hiç çalışmadığım- 2, yazıyla iki, finalimi düşünüp kendimi daha çok harap edeceğim. Müzik kanallarından birinde tam da bu anda elinde tutuğu şeyin fotoğraf makinesi değil bir dürbün olduğunu sanan, "çok param var ve kendimi o kadar çok tekrarlıyorum ki, ama olsun ya ben çok mu cool'um ne" şarkıcısı yine aynı şarkıyı farklı bir melodi eşliğinde söyleyecek. Adını anmama gerek yok çünkü onu girdiği duşun altında, slow motion çekimde omzuna, dövmesine, damlayan su damlaları yüzünden bir daha asla unutamayacağız.
Ve ölen, öldürdüğümüz, ölmesine göz yumduğumuz tüm "buradan" insanları ölmeleri şerefine onurlandırdığımızı ve onları asla unutmayacağımızı sanarak ve ispatlamak istercesine saçma sapan kültür merkezlerine isimlerini verip duracağız.
Çöp bidonunun yanındaki tahta valize girip ölümü beklemek istedim.
Mayıs 31, 2007
O yıllardan aklımda kalan en canlı hatıralardan biri; cin/ruh çağırma seanslarımız. Şu sıralar "Kadınca" adlı programı ile ekranlarda boy gösteren genç kızımız o zamanlar bol siyah makyajı, elinde fincan gelmesi için bir şeyler çağırıyor. Fincanın etrafında küçük kağıtlara yazılıp daire oluşturulmuş alfabe ve bir salon dolusu heyecanlı yeni yetme. Ne kadar da "başka işin mi kalmadı"cıyız!
Sonuç; metafizik olaylar ya da beyin gücüyle gerçekleşen ürkütücü olaylar, evde yükselen çığlıklar ve tuvalete 30 kişiyle beraber gitmeceler...
2 gün önce şeytan dürtmüş olmalı ki Gözen Hanım'ın evinde yeni bir seans düzenledik. Seanslarımız 2 gün boyunca devam etti. Fincan kah daireler çizdi, kah kimsenin bilmediği sorulara doğru cevaplar verip hepimizin gözlerini yuvalarından pörtletti. İtiraf ediyorum sinirden ağladığım bile oldu -ahahahah-
Gece sabah ezanı ile sonlanırken tırsmış bünyeler balkondaki çamaşırların gölgesinden ve yere düşen masa lambasından ürküp çığlıklar attı, yer yataklarına serilip kabuslardan kabus beğenip uyumaya çalıştı. 2 fincan 5. kattan atılarak kırıldı. Zarardayız. Konuyla alakalı bilinen hikayeler havada uçuştu, hep böyle olmaz mı zaten?
Hafızalarımıza özlenecek zamanlardan biri olarak yaşadığımız anlar adeta kazındı. Her şeye rağmen çok eğlenceliydi; konuyla ilgili merakı olanlar, seanslar düzenlemek isteyenler bana ulaşın. İtinayla cin/ruh çağırılır. Şirket falan mı kursam ne yapsam bilemedim.
Temiz bi dayak paklar bizi ama atan da yok ki.
Neyse, 3 kere söylerseniz geliyorlar benden söylemesi.
Mayıs 30, 2007
Dut ağacı, kırmızı top ve iki çocuktan oluşan senaryolaştırılabilecek bir öykü arıyorum.
Genellikle her şey ne kadar sıkıcı, nefret ettiğin bir şarkıyı eve gelip tekrar tekrar dinlemek ya da su akarken sakinleşmeye çalışmak gibi, anlamsız gibi görünen anlamlı cümleler.
Bilmiyorum.
Mayıs 27, 2007
Hiç açık hava sinemasına gitmemiştim ben, perşembe gittim. Dev gibi ekrana karşı oturduğum tahta ve rahatsız sandalyeler muhteşemdi.
Bir tarafım ağrıdıkça yeni yeni oturma stilleri buldum. Özgü Namal'ın ekrandaki kocaman gözlerine ve en saf, en doğal hallerine bayıldım. Kitabı seneler önce okumuş ve birçok yeri unutmuştum. Meğer filmde kitaba tamamen sadık kalınmamış, umursamadım. Zorlasam da hatırlayamazdım.En melankolisi de "bu filmin adı neden Mutluluk" sorusuydu, cevap veremedim.
Bugün temizliğin dibine vurdum. Dün de uykunun dibine vurmuştum, hatırlarsınız belki.
İşe yarayan, yaramayan birçok şeyi çöpe attım. Her nesnenin tozunu aldım. Kitaplarımın yerlerini değiştirdim. Biriktirdiğim parayı tekrar tekrar saydım. 10, 20, 30. 10, 20, 30, 40. 10, 20, ...
Belki de ben balık olmuşumdur, hafızam 3 ya da 5 saniyede bir kendini yeniliyordur.
Filmli makine masamda öylece dururken ben ne çekeceğimi bilmiyorum. Renkli filmi bile dijitalden daha çok seviyorum.
Ne diyordum, Göksel. Sesinde bir şey var çözemedim, Kardan Adamlar* yaptım.
Birini sevmek istedikçe kendimi yitiriyorum. Yok, hayır. Ben, ben olmadan yaşayamıyorum, çift kişi olmaya ne yaparsam yapayım alışamıyorum. Üzgün ve miskinim, çünkü kardan adamlar yaptım.
Ruhum çocuktan tehlikeli suları sevdi. Bitti, bu kadar.
*allah belanı versin etkisi yapan bir şarkı bu üzerimde.
Mayıs 26, 2007
Mayıs 25, 2007
Açıklanan final tarihleri bünyemde bayram etkisi yarattı. Fotokopilerin neresinden girip neresinden çıkacağım belli değilken hava hala yağmurlu. Hayret...
Balon olmuş kişilere iğneyle yaklaşmak en sevdiklerimden.
Biraz eğlensek, mesela neler yapabiliriz ki?
Neyse boşver, bitti zaten.
Mayıs 23, 2007
Odalarımız yaşam alanlarımızsa içindeyken nefes alınabilmesi gerekir.
Fakat odam o kadar küçüktü ki aynı anda nefesi ve güneşi misafir etmem yerimden kıpırdamamı güçleştiriyordu. İki (2) kişi sığabilirken üç (3) imkansızı istemek oluyordu. Bu durum bir son bulmalıydı ve duvarlarını genişletme imkanı olmayan terskose, duvarlarını doldurmayı aklına getirdi. Tanrım ne kadar da yaratıcı! Önce iki küçük resim astı, ardından bir iki poster ve siyah beyaz fotoğraflar -ki onlar vazgeçilmezler. Böylece odasına ısınan, güneşi defeden genç ve zeki çocuk aklına hayran kalarak günlerce duvarlarını izledi. Bir gün gelip de onlar çocuğu terk edene kadar.
Bugünlerde fotoğraflar ve posterler birer birer düşmeye başladılar. Yapıştırıldıkları duvarı terk ederken benden de bir şeyleri alaşağı ediyorlar. Gitme mevsimi geldi geçiyor ve ben hala, çaktığım kazığımla kıt'a duruyorum. Yerimde sayma lüksüm bile elimde yokken gideceğim günleri düşünüp türlü ağıtlar yakarak apartman sakinlerini rahatsız ediyorum. Bu ağıtlar bazen Oi Va Voi bazen Hande Yener, zaman zaman Gripin zaman zaman Göksel, bolca Nil Karaibrahimgil ve asla Emre Aydın şeklinde oluyor. Tüm Türk gençlerinin aksine E. Aydın ve H. Cepkin'den şiddetle nefret ediyorum. Böylece kendimi kesecek kılıçları şimdiden bileyliyorum ve ortalığı kızıştırıyorum ki can sıkıntım geçsin.
Neyse ne diyordum ben, evet acilen buralardan gitmek lazım. Diğer gidilecekler çorap söküğü gibi ardından gelecektir. Gitmek ve gelmek tezatını da aynı cümlede kullandığıma ve tüm'ü redderek bireyselliği savunduğuma göre bir gazetede köşe yazarı olabilirim. Onlar da beni bekliyorlar ya zaten...
Ağzımızda "Kibir", uygun adım marş komutunu bekliyoruz, ellerimiz havada İstanbul'u agrandizör kadar çok seviyoruz.
Mayıs 21, 2007
Masaya dökülen susamları parmağımın ucuyla topluyorum, baş parmağımın yardımıyla kağıda saçıyorum. Aklımdan geçen şey ve gördüğüm şey genelde hep farklı oluyor. Mesela öyle çok isterdim ki susamlar hain bir rüzgarla kağıda ulaşamadan havaya savrulsan ve o anda uçmakta olan bir kuş gelip susamların hepsini yutsun. İşte o zaman dünyadaki en mutlu insan olabilirdim. Çemberi daha da daraltacak olursak çocuk bile olabilirdim. Ne kadar çok isterim gökkuşağına yatıp güneşi izlemeyi ve güneş gözlüğünden bunca nefret ederken.
Herkesin kabul ettiği bir gerçek bu, sanırım sizinle bu ortak noktada buluşmak zorundayım, hayallerimiz ve gerçeklerimiz neredeyse her zaman birbirinden farklı. Fakat o zaman gökkuşağının altından geçersem dileklerimin gerçek olacağı ya da ucuna erişebilirsem bir küp altın bulacağım saçmalığı neden öğretildi?
Çocukluktan başlıyoruz ki hayallerle yaşamaya büyüdükçe daha çok kırıklığımız olsun. Oysa ki sen bana gerçekleri vermiş olsaydın o yaşta belki -modern- kahramanlardan biri olurdum şimdi, şu zamanda.
Kahramanlığın ve tüm kahramanların köküne kibrit suyu, yaşasın parmak-susam-kağıt kardeşliği.
Zaten kuşlar da uçmuyor, ölüyor artık.
Mayıs 17, 2007
İhtiyacım olan tek şey -neyin gölgesinde olduğumun pek önemi yok- kitap okumak.
Zaman ve mekan kavramlarını yitirdim bugün yine. Avuçlarımdan kaydığını hissettim tüm dünyanın. O kadar küçüktü ve avuçlarımdaydı, o kadar büyüktüm ve avuçlarındaydım.
İyilerin kazandığı ve insanların mutlu olmak için birbirini mutlu ettiği bir düzen... Ne kadar az,
ne
kadar
çok.
Saçma sapan bir "kadına yönelik şiddet" konferansına katılmış olmaktan hoşnut değilim bugün. Yapaylığın ağzından dökülen doğal kelimeler, manikürlü tırnaklarının masaya dokunuşunda kayboluyorlar. Sen bunu göremiyorsun. Flaşlar öyle parlak ki! İnsan hiç yaşamadığı bir şeyi reddedebilme hakkına sahip mi sence? Olay cevabını veremediğin sorular, hiç sivri uç bırakmadan -yuvarlak- verdiğin karşılıklar ve onlardan olmadığını başka kişileri ötekileştirerek kanıtladığın tavırlar... Yüksekten inip gerçekten karıştın mı çamurlara bilmiyorum. Senin gibi -hatta siz kadar değerli sayıyorsunuz kendinizi- kişiler var oldukça ve benim gibiler karşınızda oturdukça sivrisinek ve saz ilişkisinden öteye geçemeyecek iletişimimiz. Soyut olan ilgi çekse de somut olan gerçeği yansıtıyor ve bazı etiketleri adımızın önüne yapıştırmadan nedense aranızda yaşanmıyor.
Buralarda bir yerlerde bir durak olmalı ya da bir bilet. Nefes almamı sağlayacak maskeler düşecek biraz sonra gökyüzünden ve ben bulut olarak yaşamaya devam edeceğim.
Mayıs 16, 2007
"Her şeye rağmen yürümek güzel İstanbul'da" diyor ya Göksel, aklıma içinde İstanbul kelimesi geçen şarkılar geliyor beklendik bir şekilde. Emre Aydın'ı hiç sevmem, zaten bence o düet değil, E. Aydın vokalde Birol Bey ise geri -back ahahaha- vokalde. Düet denilen şey İki Yabancı'dır bana göre.
Tek iskender ve çiğköfte yerken bitiremediğim tabağa hüsranla bakıyor ve yutkunuyorum. Beş kuruşsuz kaldığımız olmuştu ama her şeye rağmen yürümek güzeldi İstanbul'da. Kır pideleri boğazımızı yırtacaktı neredeyse... Şimdi aklıma geldi bak ne diyeceğim; biz neden ilerdeki camiden su içmedik, dostum manyak mıydık yoksa?
5000 mağazaya ve Benetton'a sahip adam yemeğimi yerken televizyonda vızır vızır konuşuyor. Hiçbir zaman İngilizce'yi tamamen anlayamadım. Yaşasın tercüme! Fakat konuyla ilgilenmiyorum. Odak noktam dönerin sosuna düşen gözyaşı damlası şu anda.
Festivaller başlıyor, bitiyor, başlıyor... Gitsek ya yine?
not: ne yapsak moda olurdu, tey tey.
Mayıs 13, 2007
Bratislava
Ben öldükten sonra dünya artık var olmayacak. Ben öleceğim ve her şey bitecek. Bu benim bencilliğim mi yoksa sizin bana yapacağınız bir güzellik mi olacak bilmiyorum. Ne kadar yas tutacaksınız? Ne için ağlayacaksınız?
Kaç günde yetişir bir elma ve kaç günde yıkılabilir içinde yaşadığımız dünya?
Kendini çok derin konularla meşgul et, yaz geldiği için içtiğin İce Tea'nden bir yudum al ve düşüncelere dal. Tanrım ne kadar da bohemim!
Yokuştan düşen kız, bu zamanlar; benim zamanlar.
not: gönderdiği muhteşem şarkılar için -asla çözülemeyen ama benim çözdüğümü sandığım- ttku'ya teşekkürler.
Mayıs 10, 2007
Mayıs 02, 2007
Üst üste gelen ya da yan yana biriken her şeyi küçük küçük balonların içine koysak, şiştikçe şişirsek ve en sonunda hepsini patlatsak.
Nisan 26, 2007
Yapamam ki
Hatta Cemal Süreya ne güzel demiş; "biri akasya, biri gül, biri zakkum" derken.
'7' beni çemberinin içine aldı, gün geçtikçe daraldı. Yaptığımız her şey kelime oyunu. Kelimeleri alıp birbirine ekleme/çıkartma, hop ben seni yendim/vay ben seni geçtimden öte değil. Güzel ama güzel.
Son deneme; bir, iki, üç.
"...ama anlamazlar ki"
Nisan 12, 2007
Ayakkabı bağcıklarım hiçbir zaman eşit olmuyor ve ben her sabah bu durumu toplumla özdeşleştirip kendi kendimi kahraman ilan ediyorum. Bağlamak için eğildiğimde bir taraf hep daha kısa kalıyor ve bu durumdan nefret ediyorum, toplumdan da.
Yazmak yerine kusmak var, yazdıklarına -yazdığını sandıklarına- gelen ilgiye muhtaç yaşamak var, arada sırada yazmak diğer yazanları da gözlemleyerek onlara bazen gülmek bazen hak vermek var.
Bir memur maaşını bilumum yerine süreceği çok amaçlı olduğu kadar bi'şeye yaramayan kreme ödemek de var, Mc Donald's ve benzerlerinde yemek yerken yanına yaklaşan selpaksatmakzorundabırakılançocuğa "öteki" muamelesi yapmak da. Sen kendini farklı kıldığın müddetçe o öteki olmaya devam edecek. Selpak satıyorsa selpak sat, fotoğraf çekiyorsan fotoğraf çektir. Her şey ne kadar zor.
Escape, escape, escape.
Seviştik diye kokunu üzerimde yaşatmak zorunda değilim.
En sevdiğim dizi Çemberimde Gül Oya, merhaba ben Esc ilkokul 7. sınıfa gidiyorum. Büyüyünce piyano olmak istiyorum çünkü deprem anında taşınması çok zor.
Artık, beni ben bile anlayamıyorum. Namazı kılınmış duası okunmuş da mezarı kapatılmayan ölü gibiyim, hala neyi bekliyoruz?
f klavye ile turkce harfler kullanmadan da yazabilirim cunku ben turk degilim ahahahah, hohohoh merhaba noel baba, beni cok uzaklara gotur. Boyle dunya daha bohem ve ben; daha ben, daha ben, daha...
Ben!!!
Nisan 11, 2007
Nisan 08, 2007
Haber Bülteni
Yetmiyormuş gibi vizelere girip çıkıyorum ve Tanrım bunu sen de biliyorsun ben daha önce hiç bu kadar meşgul olmadım.
En yakışıklı ve bahara uygun halimle evimde oturmuş şu an -İstanbul- Nevizade'de olup bir şeyler içiyor olmanın hayalini kuruyorum. Geçen yıl yaklaşık 1 ay sonra İstanbul'a ayak basmış ve bastığım ayağımı yerden 2 ay kaldırmamıştım. Bu yıl Haziran 15'e dek yani beyin kavuran İzmir sıcaklarını tenimin en altında hissedene dek buradayım, malum finaller.
Yine de Ferzan Özpetek'in bu filmini de sinema gibi mükemmel bir icat yerine bilgisayar / televizyon başında izlersem kendimi intihar edeceğim.
Biri beni klonlasın ya da zamanı durdursun, nasıl geçtiğini anlamıyorum zira saat kullanmıyorum.
Yeşil diye bir renk olmasaydı hayatı siyah beyaz yaşardım ve yaşardık. Hatırlat uyandığımızda sana Günaydın Sevgilim'i söyleyeyim.
Nokta
Nisan 05, 2007
Ayçiçeği
Ben de mi izleyeceğim düşmesini? Engel olamıyorsam ama engel olamadığım bu duruma aylardan beri de üzülüyorsam ve gerçekten hiçbir şey yapamıyorsam suç kimin?
Yokuştan düşen kız masum ve öteki de masum sanırım, ben zaten beyazım, ortadaki suçu üstlenecek olan kim?
Böyle şeyler hep ortada kalıyorlar çünkü kimse üstlenmiyor. En çok kim üzüldü bunu tartışsak bir şey değişir mi, sanmam.
O zaman bir odaya tıkın kızı, duvarları beyaz olsun ve üzerinde tek bir nokta, yeşil tek bir nokta. Sabahtan akşama kadar Escape, Escape, Escape.
Hafızanın silinmesi mümkün olsaydı eğer hakkımı yokuştan düşen kıza verirdim, istediği yokuşun sonuna varmaktı, tepetaklak olup ayağa kalkamamak değil.
Keşke yardım edebilsem.
Eskiden buralar hep günlük güneşlik ve acayip eğlencelikti.
Nisan 01, 2007
05:32
İki nokta varsa neden her zaman iki ucuna eşit miktarlarda bölünmek ve gökten üzerime ölerek yağmak zorundasınız? Şemsiyem yok, asla kullanmam, sağ veya sol koluma saat takmam.
Bu dünyanın en gereksiz insanı kim sizce? Ben bazen bütün bir günümü bunu düşünmeye ayırıyorum. Zannettiğiniz ya da zannedebileceğiniz gibi büyük insanlar değil derdim, benim bahsettiklerim daha küçük. Mesela sürekli müşterilerini kazıklayan köşedeki bakkal mı ya da intikam üzerine intikam planları kuran ve hayatı "counter strike" şeklinde yaşayan arkadaşlarım mı?
O kadar çok insan tanıyorum ve her yeni kişiyle kendimden o kadar çok uzaklaşıyorum ki. Galiba tek yapmak istediğim odamı toplamak ve yarın gireceğim 2 -yazıyla iki- vizeden yüksek notlar almak.
Bu kadar mıyım ve bu kadar mıyız yani? Kimi önemsiyorum, kim tarafından önemseniyorum? Kim kahve hazırlarken, yemek yerken veya gün içerisinde başka şeyler yapıyorken beni hatırlıyor?
Öyleyse ben neden unutamıyorum birçok şeyi ve neden bu ruh halinde hissediyorum kendimi? Tüm sorular boşluğa fırlatılır uygun olanları zaman zaman cevaplanır.
Mor'lar kafamın içinde susmadan "öyle azaldık ve yıprandık ki" diyorlar, biliyor muydunuz ben çok cahilim.
Herkes evinde ve duruyoruz artık, canına tak ediyor ve susuyoruz artık.
Ve hayat.
Mart 28, 2007
Ortalama
Olamaaaz! Nasıl unuttum, haftaya evleneceğimizi de ekleyelim ve böylece 36 olalım. Kaldı dört, eh onu da çocuklarımız için falan ayıralım.
Beraber 40 kibrit çöpü olalım, hiçbir yerde satılmayan bir kibrit kutusu bulup onun içinde sonsuza dek mutlu yaşayalım.
Mart 27, 2007
Sen Yaptın!
Hatırlıyorsundur sana heyecanla bir şeyler anlatıyordum ve heyecanla bir şeyler anlatmıştın. Konuşmuyoruz ne zamandır ama ara sıra hatırlıyorum seni, Melek, her şey yolunda. Sen nasılsın?
Mart 20, 2007
Sizin Oralarda Nasıl Derler?
Adımın üstünü sadece ben çizdirdim.
Mart 08, 2007
Escape!
Bir gün bulutlara değebilecek miyim acaba? Kafam ne kadar karışık. Düşünceler o kadar hızlı koşuyorlar ki, yetişebilmem imkansız.
Zaten yalan söyledim, f klavyeyi babam almadı, ben aldım.
Bulutlar ne kadar güzeller, gökyüzü başımı döndürüyor. Sanırım bakamayacağım daha fazla. "Search" kısmındaki "clear history" butonundan bizim evde de olsa keşke, sıkıldıkça siler yeni'lere yer açardık. Böyle sıkış tepiş olmuyor, eski'nin üzerinde yeni, çok derme çatma duruyor.
Yavaş... Daha yavaş... Durmaya yakın hızlı, daha da hızlı. Başım dönüyor ve hayat lenslerim gibi adeta; gözümden fırladığında avcuma alıp tozunu toprağını silkelemem, yırtık, çatlak var mı kontrol etmem gerekiyor.
Mart 07, 2007
Mart 04, 2007
Gözbebeğim
Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka "gözbebeğim!" diye hitap edilir.
Mart 02, 2007
Bausch & Lomb
Müzik dinlerken telefon çalacak gibi olur, "dıdıdıt dıdıdıt" diye ses gelir ama telefon çalmaz o ses de geldiği gibi gider. İşte o zaman çok üzülüyorum.
Gözyaşlarım gözlerim ve lenslerim arasında biriktiğinde tüm dünya bulanık görünüyor. Yine de uzaklar daha yakın onları taktığım zaman, uzaklar daha net ve daha yakın.
Şubat 27, 2007
Aklıma Takıldı
Bugün sizi metroda gördüm ve tam karşımda düzene karşı çıktığını sanan, lise döneminde bizim de bileklerimizde sergilediğimiz çivili, yıldızlı metalleri çantasına takmış, kulağından yükselen müziğe elini dizine vurmak suretiyle eşlik eden ve "mahalle karısı" tabir ettiğimiz şekilde sakız çiğneyen bir genç gördüm. Evet bugün de bir insana "tepeden" baktım -sizlerin tabiriyle-, çünkü o yanımda olamayacak kadar aşağıda bir yerlerdeydi. Kafası ebatlarında şişirip ara ara çatır çatır patlattığı balona öyle sinir oldum ki! "Genç bakar mısın saşlar süpear de ayıp olmuyor mu?" dememek için ben kendimi, siz de elimi tuttunuz. Bir şekilde romantizme bağlamasak ölüyoruz şu sıralar, mazur görünüz artık.
Daha sonra yürümeye başladık. Hiç konuşmadan sizi evinize bıraktım, kahve teklifinizi geri çevirdim çünkü hain planlarınız yoktu ve ben bu yaşımda bir komploya kurban gitmeyeceğim evlerde kahve içmiyordum. Kendi evime vardığımda sizi aradım yaklaşık 42 saat süren bir telefon görüşmesi yaptık. Aynı şehirdeydik ama telefonlaşmadan duramıyorduk. Ya bir gün yanımda olduğunuz halde telefonla görüşüyor olursak? O zaman boğaza gideriz, köprüden kendimizi salıveririz. 2,7 saniye sonra ben ve siz yani biz boğazın sularında el eleyiz. Romantizme bağlamazsam ölüyoruz çünkü.
Unutmadan siz, kelimeleriniz ve gözleriniz her Allah'ın günü ne kadar da güzelsiniz...
not: 3 dakikanız yok, acele etmeyiniz.
Şubat 21, 2007
Tat Tvam Asi
Bugün sizi otobüste gördüm ve uzun süre boyunca izledim. Bir gökdelen görüyordunuz otobüs yanından geçerken, orada beraber yaşamayı, o gökdelene taşınmayı düşündüm. Ben ve siz. Geriye kalan tüm katları çalışma odası yapabilirdik mesela. Bahçeye de kitaplarımızı koyardık zira o kadar çoklar ki... Gözleriniz gökdelenden ayrıldıktan sonra bir süre camda kendinize, yansımanıza baktınız. Onu da gördüm evet. Gözlerinizi camda unutup önünüze döndüğünüzde ben gözlerinize bakıyordum aslında. Sonra aceleyle hatırlayıp bıraktığınız yerden aldınız gerçi onları. Gözler unutulmaya gelmezdi, hele ki böyleleri...
Bugün sizi otobüste gördüm, bunu daha önce de söylemiştim ama siz o kadar düşünceliydiniz ki, kafanız düşüncelerden ağırlaşmıştı da sanki o yüzden içiniz geçmişti yorduğunuz bedeninizi sığdırdığınız koltukta. Siz rüyalardan rüya beğenmeye çalışıp beğenemeyerek ve bu yüzden hiç rüya göremeden uyanmadan biraz daha önceydi; oturduğum yerden kalktım. Ön sıranızda oturan kadınlar birkaç durak önce inmişti, onların bıraktığı boşluğa oturdum, bilirsiniz yaşlılar bıraktıkları boşlukları hatırlayarak dönüp almazlar, sizi izlemeye başladım. Uyurken neye benziyordunuz, aslında uyuyan kimdi bilmeye, tahmin etmeye çalıştım. Kirpiklerinizi tek tek sayarak geçmişinize dair tüm bilgileri topladığıma emin olduktan sonra omzunuza dokundum ve kulağınıza fısıldadım yavaşça. Siz çabucak uyandınız gerçi ama ben çoktan eski yerimi almıştım.
Biraz daha yola devam ettik ve aynı anda kalkıp zile bastık, farklı kapılardan indik. Adım adım arkanızdan yürüyordum ve solunuzdan esen rüzgar, kendisi denizden geliyordu, size tanıdık bir kokuyu ya da bir hatırayı anımsatıyordu. Bunların hepsini biliyordum, daha siz düşünmeden. Düşüncelerinizin fotoğrafını çekmek istedim, kadrajda sizi göremeyince vazgeçtim.
Bir mısır tarlasındaydınız bugün. Koçan yerine tanelerden oluşan kocaman bir mısır tarlası ve ben elimde bir kaşıkla sizi bekliyordum. Elimdeki kaşık gümüştü. Geldiğinizde kaşığı bir yerlerden hatırladınız, saçlarınızı yokladınız.
Zaman ve mekan kavramlarından uzak bir tarladaydık, etrafımızda milyonlarca mısır, elimde gümüş bir kaşık ve karşımda siz, gerçekten bugün siz ve fikirleriniz, ne kadar da güzeldiniz...
Şubat 20, 2007
Kediler

Onunla elinden tutmasına izin vererek dünyanın en meşhur kahvecisine gidiyorsunuz. Muhteşem bir kahve içeceğinizi sanıp beklerken birbirinizin avucuna göbeklerinizi yerleştiriyorsunuz hatta gerekenden çok daha fazla bir ücret ödüyorsunuz. Birkaç dakikalık bekleme sonucu aldığınız şey "dikkat sıcak"tır.
Sıcak kavramı göreceli olsa gerek çünkü ben bunu yeni doğmuş bir bebeğe içirebilirim? Her neyse belki tadı güze... Öğk! Bu ne yahu! Süt bu süt. Kahveyi koymayı unutmuşlar. Karamel mi? Karamel tadı alamıyorum. Karamel ve kahveyi koymayı unutmuşlar, inanamıyorum. Efendim? Böyle mi oluyor bu zaten? O zaman ben almıyorum bir daha, iğrençsin Starbucks, anlaşamadık ve anlaşamayacağız. Sen bağrına bastığın, açık yakasından kıllar fışkıran şapkalı delikanlıların ve kendini onlara beğendirmek, bir yandan da parasız kalmamak için en en en "small" bardakta kahve içen ve parıltılı gözlerini bir o erkeğe bir diğerine savurmak suretiyle çok güzel olduğunu zanneden Demet Akalınımsı ve Petek Dinçözümsü kızlarınla mutlu yaşa, sonsuza kadar elveda.

Onun fotoğrafını çekerek seninle yürümesine izin veriyorsun. Muhteşem ağaçlar ve heykeller -dostum burası hala sonbahar- arasında yürüyerek, bastığın karlarda temkinli olup "küt!" diye düşmeni engelleyerek bir yere varıyorsun. Açık büfeden tabağını dilediğin kadar doldurup sigara içilmeyen bölümde nikotinsiz bir kahvaltı yapıyorsun. Ardından eşyalarını toplayıp sigara içilen bölüme geçiyor ve büyük bardakta aldığın "cappuccino"yla beraber ortalığı dumana boğuyor, sigara üzerine sigara içiyorsun. Öyle güzel bir kahvaltı yaptın ki o anın hazzını içtiğin sigaralarla katlayarak artırmak istiyorsun. Etrafı inceleyerek, dışarıyı izleyerek, fotoğraf çekerek -muhteşem bir ışık var- yanındakiyle, karşındakiyle sohbet ederek vaktini öldürmek yerine dolduruyorsun ve adeta oradan ayrılmak istemiyorsun. Odtü'deki Çatı denilen yer seni rahat koltuklarına bağlıyor, tekrar gelmek üzere tüm zerreciklerle vedalaşıp Kızılay'a gidiyorsun. Ardından İzmir'e. Çatı'yı unutamıyorsun.
Şubat 19, 2007
Kelebekler Ne Güzel
Parmak uçlarımın hissizliği yüzünden
"Nefes al" butonu.
h
i
s
s
e
d
e
m
i

Şubat 11, 2007
Toksik
Biterken Britney Spears - Toxic çalıyordu?
//
Yapılacaklar listesi çıkartacak olursam eğer şöyle ki;
1- Heyecanımı anla-ya-mayan kişilere inat görgüsüzce evet ilk olarak Ankara'ya gidiyorum.
2- İnat ettiğim kişilere hediye olarak bir ya da birkaç tane "Sıtarbaks'a vb.'ne gidiyorum tatlım bak hatta bu da fotoğrafı" şeklinde meşhurlaşmış içeriğinde birkaç fincanı/mug'ı/kağıt bardağı ve eşliğinde sergileyeceğim ellerimi hatta duruma göre kağıt veya kalemimi barındıracak ve "dostum çok cool birisiyim n'apabilirim ki?" fotoğrafı.
3- Basılmamış kar bulup itinayla basmak, hatta çok özendiğim bir film karesi sonucu o kara yatıp kol ve bacaklarımı açıp kapatmak suretiyle kelebek olmak.
4- Çok gezmek, çok konuşmak, bol bol fotoğraf çekmek, ara ara sıkılmak, az uyumak ve bobi'ye sarılmak.
5- Tüm bunları yapacağım tarihi cümle alemden devlet sırrıymış gibi gizlemek, heyecan yaratmaya çalışıp gizem insanı olmak. (bu madde gerçekse bobi ve arkadaşlarını insandan saymamak)
6- İstediğim herkesi görüp istemediğim kimseyi görmeme lüksüne sahip olmak.
7- İhtiyacı olanlara hediye etmek üzere bol bol kapak dağıtmak.
Tüm maddeleri gerçekleştiremesem de 2'yi mutlaka tatlım! Mutlaka.
not: ahahahaha
Şubat 06, 2007
Kar, Beyazı
Şubat 03, 2007
Kelime
Şubat 01, 2007
The Hours
Komşudan gelen bir fincan sıcak ve taze çay bana zencefil almak için Londra'ya gitmem gerektiğini hatırlatıyor. Eğer trene vaktinde binersem saat 14.30'da tekrar Richmond'a varabilirim.
Ocak 30, 2007
Mavi Gömlekli Bey ve Oğulları
Sabahın en erken vakitlerinde kalktık, yola çıktık. Önce kahvaltı için Kızlar Ağası Hanı'na gittik. Biliyor musun abim senin oturduğun yere oturdu. Senle yaptığımız gibi önce çay içip kahvaltı yaptık ardından kahvelerimizi içip "bu telveden de amma fal çıkar, fal bakan da yok ki" diyerek hayıflandık. Daha fazla geç olmadan kalktık ve ikametimize en yakın askerlik şubesine gitmeye başladık.
Beni bugün askere almadılar.
2 gün önce traş oldum, çektirdiğim vesikalık fotoğraftan 8 adet aldım. Dün gece tekrar traş oldum ve yattım. Askerlik şubesine girmeden önce piercinglerimi çıkarttım. Kulağımdakini çıkartırken ucu çamura düştü, bulamadım. Onu kulağımdan senelerdir çıkartmadığım ve bugün ucunu kaybettiğim için çok üzüldüm ama yine de çaktırmadım. Korka korka şubeye girdim.
Beni bugün askere almadılar.
Masada oturan bayan "mavi gömlekli beye öğrenci durum belgeni vereceksin" dedi. Mavi gömlekli beye gittim. Belgemi uzattım. Senin devrelerin askere gitti, sen yoklama kaçağı olmuşsun, dedi. Çok korktum, bir an o binadan hiç çıkamayacağım sandım. Fakat bunun yersiz bir şaka olduğunu, genelde acemi olanlara hep yapıldığını biraz sonra anladım. Öğrenci durum belgemi alıp fotoğraflarımı almadıkları için çok bozuldum ama kimseye çaktırmadım. Öğrenim hayatım bitene kadar askerliğimi tecil ettirdim.
Beni bugün askere almadılar.
Eve geldim fırın makarna yedim ve kendime iğrenç bir neskafe yaptım. Çamura benzeyen ya da ucuz şehirlerarası otobüs şirketlerinde verilen bu kahveyi tiksinerek, Sıtarbaks'a gideceğimiz günlerin hayalini kurarak içtim.
Beni bugün askere almadılar ve ben bugünün öncesinde bana yapılan tüm söylemlerin düpedüz yalan, korkutmaca olduğunu anladım, yeniler neden korkutmaya çalışılır anlamadım.
Evet, ben bugün askerliğimi tecil ettirdim ve İzmir'deki son önemli işimi de böylece bitirmiş oldum. 15 Şubat 2007'de Ankara'nın bilmem hangi semtinde mutlu ve karlı olacağım günü iple çekmeye başladım.
Ocak 29, 2007
Cevdet Bey ve Sorgulama
Soğuk.
Hava tenine milyonlarca iğne ucu gibi batıyor. Korunmak için atkısını çekiştirip dışarıda kalan ellerini cebine sokuyor. Sürekli elleri cebinde dolaşmasının pskiolojide nasıl bir açıklaması olabilir acaba? Son zamanlarda bunu merak etmeye başladı. Belki de hiçbir açıklaması yoktur, diyor kendi kendine. Zaten kurduğu pek çok cümle hep kendine. Hareketlerinin açıklamalarını neden merak ettiğini bilmese de bildiği bir şey var. Dış göz olarak ona bakan insanlar farkında olarak veya olmayarak yaptığı şeylere anlamlar yüklüyorlar. Bunların çoğuna katılmamakla beraber yine de sorguluyor. Hala eskiden olduğu gibi hayatı ve şimdilerde olduğu gibi kendini.
Ocak 28, 2007
Ben Nazım Hikmet
Oyuna yarım saat kala Konak Devlet Tiyatrosu'na ulaştık. Yer bulacağımızdan adımız kadar emin gişeye yaklaştık ama sonuç hüsran. Merdivende otursak, ayakta dursak, dememiz de fayda etmedi yine de yılmadık. Sigaralarımızı sinirden yer vaziyette bahçede beklemeye başladık. Umut fakirin ekmeği, karnımızı doyurduk. Böyle anlarda hep bir kurtarıcı olur ya, yine oldu. Fazladan bileti olanlardan biletlerimizi aldık, koltuğumuza yerleştik.
55 dakika boyunca adeta gözlerimi kırpmadım, nefes almadım, ses çıkartan herkese içimden küfür ettim. Ben böyle bir oyun izlemedim.
Eğer izlemediyseniz bu oyunu takip edin, Nazım'ın sesinden kendi mısralarını dinleyin, hiç görmediğiniz fotoğraflarını görün, Olcay Poyraz'ın hissettiği her cümleyi size de hissettiriyor oluşuna hayret edin, şaşın, apışın ve salondan benim hissettiklerime yakın duygularla ayrılın.
Ağlamamak için kendimi tutmayacağım artık.
oyunla ilgili link
Ocak 26, 2007
Bohem Hayata Giriş AA
Geçtiğimiz 2 hafta boyunca ya günlerce uyumadım ya da gündüzleri uyuyarak geceleri ders çalışarak geçirdim. Takdir edersiniz ki geçirdiğim final şokunun etkisini üzerimden atmak için kendiliğimden uyanana kadar uyumam lazım. Uyandığımda herkes burada olacak mı? Söz verin?
... ayaklarını yataktan sarkıttı. Yer çok soğuktu. Sessizliğe bakılırsa evdeki herkes uyumuştu. Acaba hangi evdeyim, diye düşündü biraz. Yatağın yüksekliğine ve yorganın yumuşaklığına bakılırsa kendi evindeydi. Zaten kaç tane evde kalmıştı ki...
Gözleri karanlığa alışabileceği kadar alıştığında ayağa kalktı. Zaten küçük olan odasında iki adım attıktan sonra kapıya ulaşmıştı. Koridorda sağındaki çerçevelere çarpmamaya ve solundaki aynalı sehpayı devirmemeye dikkat ederek yürüdü. Mutfağa girdi, en büyük bardağı seçti ve doldurduğu suyu ışığa yükselen sigara dumanının yavaşlığında içti.
Ocak 25, 2007
Final Finali
Şu sınavı atlatayım da çok eğlenmek istiyorum, çok gezmek, görmek, okumak, yazmak, dinlemek, dinlenmek, çekmek, gitmek, gelmek...
Şu sınavı da atlatayım da bir dönem daha büyümek...
not: İnsan Hakları'ndan geçmişim eyo.
Ocak 22, 2007
Hrant Dink
Adını hatırlamadığım bir kitaptan bir cümle not almıştım kenara;
"Ömrümüzü uzatmak için, ölmemiz gerekmektedir."
Ocak 19, 2007
..yorum
Sabah ezanından korkuyorum. Uyuyamıyorum. Uyumuyorum. Okumuyorum. Yazmıyorum. Çekmiyorum. Dayanamıyorum. Konuşmuyorum. Susmuyorum. Çelişiyorum. Çelişiyorum. Çelişiyorum. Çelişiyorum.
Dayanamıyorum...
Bitmesini istediğim şeyler isteğime rağmen daha çok uzuyor. Bir saat varsa eğer 24'te bitmiyor. Sayılar sonsuza uzanıyor. Bir gün bir duvar saati kadarsa ve duvar saati 24'te bitmiyor, sonsuza uzanıyorsa o gün de sonsuza uzanıyor demektir. Hiç uyunmayan bir hayat bir gün mü demektir? Ne gerek var ki?
Pencerenin önündeki tele takıldı külleri, nefesi telleri aşarken. Boşlukta bir güvercin asılmıştı, ona bakıyordu. Gözleri ne kadar da hızlı çarpıştı... Fırında saklanmış bir kek, yatağında uyuyan kağıtlar, masasında yazmadığı satırlar... Gidecek bir yerim yok, dedi. Bu cümleyi söylediğinde her zaman gittiği yerdeydi. Gidecek bir yeri daha olsun istedi; diledi, yıldız kaymadı; diledi, güneş açmadı; diledi, yağmur yağmadı; diledi. Hep diledi. Dileklerini duvar saatinden aşırdı, akrep ve yelkovanı karıştırdı, bulutları çakıştırdı.
Ocak 18, 2007
Ebelenmeyen Sobe
1) Belki de en büyük takıntım burunlardır. Bir insanın önce burnuna bakarım. Burnu güzel olmayan ya da yüzüne uymayan -bana göre- insanları beğenmem, çekici bulmam. Hatta çok sevdiğim bir insan bu huyuma "burun faşisti" lakabını takmıştır. Elimde değil, vazgeçemiyorum.
2) Ailemden kimsenin tabağından yemem, bardağından içmem. Arkadaşlarımın bazılarıyla ortak olabilirim. Bu çok kötü bir takıntı duruma aile tarafından bakıldığı zaman.
3) Dolmuşlarda "müsait bi yerde" demeden önce mideme kramplar girer, hep benden önce birinin söylemesini beklerim, kimse söylemezse utancımdan öle öle ben söylerim.
4) Fotoğraf ve yazı en büyük ilgi alanlarımdır. Hayatı fotoğraf kareleriymiş, cümleleri bir roman/şiir/deneme/öykü vb. alıntılarıymış gibi takip etmekten çok büyük zevk alırım. Hele ki fotoğraf makinem yenilendikten sonra fotoğrafın bende takıntı halini almaması beklenemezdi.
5) Aklınıza gelebilecek her şeyi saklama potansiyeline sahibim. Elbise dolabımın üzerinde sayısız ayakkabı kutusu ve normal kutular içerisinde fişler, notlar, mektuplar, şişe mantarları, tokalar, saçlar, boş kolonyalı mendil jelatinleri, boş jelibon jelatinleri, dersanedeki deneme sınavı sonuçlarım, bugüne kadar çeşitli yerlerde çıkmış yazılarımın, fotoğraflarımın olduğu gazeteler/dergiler, boş cd'ler, dolu cd'ler ve daha neler neler... Bit Palas'ı okuduktan sonra saklama takıntımdan ürkmedim değil ancak yine elimde değil, vazgeçemiyorum. Sizin değersiz görebileceğiniz şeylere hatıra yaftası yapıştırmadan duramıyorum.
Kısa maddeler halinde en mahrem şeylerimden bahsettim belki de.
Sobelediğim insanlar; Gözen, Cul&Meng, cevaplarıyla bizi çok şaşırtacağından emin olduğum için 029ur'dur.
Başarılar.
not: finallerim iyi geçiyor sanırım. tek problem uyuyamıyor oluşum. 2 gündür uyumuyorum ve birazdan Bilgisayar finalime girmek üzere okula gideceğim. inanması çok güç ancak Word'de uyduruk bir tablo hazırlamak için -hem uykusuz hem de sabah sabah- onca yolu tepeceğim. finallerden sonra görüşelim. öptüm. stop.
Ocak 15, 2007
Sıtarbaks
Fakat geliyorum ve görüyorum ki Starbucks kimileri için çok önemli bir yer. Çok meşhur, çok pahalı, çok ciks mekanı, çok gösteriş delisi tıklımı, çok seveni olan bir yer. Tabii ki içimden keşfe gitmek geliyor. Ancak İstiklal'de önünden geçerken "ıyy tiplere bak puhahah" yaptığım bir yere bugün gidip "pardon teftiş yapacaktım, belki devamlı müşteriniz olurum zira bir hanımefendiden karamel şurubunuz olduğunu duydum, biliyor musunuz ben karamele bayılırım!" demeyi kendime yediremiyorum. Belki de Starbucks'a benimle gidecek bir arkadaş bulamıyorum.
Eğer benimle beraber teftişe gelmek isteyen olursa, söz hesap benden.
not: bu teklife Ankara'da bulunacağım vakitler dahil değildir. Hiç heyecan yapmayın hanımlar.
Ocak 13, 2007
Tam Bir Kar!
Aklındaki tüm soruları yavaş yavaş soruyor ve aldığı yanıtlar onu tatmin ediyorsa kendine güveni yerine gelmeye başlar. Adımları daha sert ve hızlı, yüzü daha berrak ve tatlı olur. Gözlerinde ben diyeyim flaş patlaması siz deyin şimşek çakması -ki aynı şeyler bence- şeklinde parıltılar vuku bulur. Otobüste veya metroda yanına iri cüsseli biri oturursa dirseğiyle oturan kişiyi ittirir, hakkını arar ve ne olursa olsun alır.
~~~
Tersköşe günlerdir aklındaki onlarca soruya cevap bulamıyor sıkım sıkım sıkılıyor, horul horul uyuyamıyordu. Dün gece sabaha kadar oturup bugün gözünü kırpmadan okuluna geldi. Metroda yanına oturan adam gazetesini okurken onu çok rahatsız etti. Önce dersine girdi birkaç sorunun cevabını orada aldı, diğer sorularıysa koridorda bulduğu arkadaşlarına/öğretmenlerine/asılmış kağıtlara sorarak veya bakarak cevaplattı.
Şimdi Tersköşe tüm sorularından kurtulmuş, Ankara'da kar yağdığını duyunca "tam bir karım!" diyebilecek potansiyelde yola çıkacak, yürürken dinlediği müziğin de etkisiyle ayaklarını yere daha sağlam basacak ve gündüz olduğundan gözlerinde çakan şimşekleri/flaşları göremeyeceksiniz ama onlar hep orada olacak.
Yok yok, kesin asi bu çocuk.
Ocak 10, 2007
15 - 25 Ocak Finaller
The 46 is your vize grade. It is worth 40%. The final test is worth 60%.
If you have questions come to my office.
Ocak 05, 2007
Biz Kızı Etkilemeliyim
Bu sorunun cevabı bende değil Google'cılar belki yorumcularda vardır...
Ama kızına göre de değişir kimi el yapımı kadehten, kimi lipton ice tea'den, kimi lahmacun dürümden, kimi kareli her şeyden falan..
Ee ne diyorsunuz, neden ya da nelerden etkilenir?
Ocak 03, 2007
Dd
Bazen diyorum ne kadar yalnızım. Kimi yeteri kadar anlayabiliyorum ya da kime yeteri kadar kendimi anlatabiliyorum, anlaşılmama izin veriyorum. Ne gerek var bir sürü soru... Hem de hepsi cevapsız! Telefonumda hiç görmediğim "cevapsız çağrı"lar kadar cevapsız her biri. Görmüyorum çünkü sessizde bile olsa titremesini zil sesi bellemiş olan kulaklarım yüzünden anında uçuyorum telefona. Zaten bu da çok nadir oluyor.
Anneannemin "bir" sese muhtaçlığını çok daha iyi anlamak istiyorum ya da başkalarının yüzyıllıkyalnızlıklarını... Anlayışımı açtıkça "anlayacak" insan bulamıyorum.
Ellerimle sarıldığım mermer soğuk, boyanmış gülü yer yer solmuş ve cebime aldığım birkaç taşı dolduruyorum. Gözlerimi kapayıp bir öpücük konduruyorum o taşa, aslında tüm o öpücükler yanağına...
Eğer gerçekten yıldızlardan izliyorlarsa bizi devam etsinler, yok izlemiyorlarsa söylediklerimi işitsinler.
"Ben çok büyüdüm ve seni çok özledim."
Daha yeni başladım, devam edeceğim.
Aralık 30, 2006
Fck the System
Sonunda olan oldu, bilgisayarım system hatası vererek açılmamaya başladı. Bir bu eksikti. Bugün yılbaşı öncesi. İyi şeyler düşünmem lazım. Yine de format, Windows kur, programları yeniden yükle...
Ne gerek vardı şimdi bütün bu işlere, hem de ben format atmayı ve Windows kurmayı bile bilmiyorken...
Bildiğim bütün küfürleri hatırlayıp hepsini yutuyorum. Bardağa iyi tarafından bakayım desem de bakamıyorum.
2006 giderken sistemimi de götürmek zorunda mıydı?!
Aralık 28, 2006
Gül Gül Ölürsün*
Aralık 26, 2006
Sene 1945
Aralık 25, 2006
Dut
*desem ne değişecekse artık.
Ayrıca dahice düşünülmüş manyakça fikirler üreten adının Gülgün olmasından şüphelendiğim şahıs butonları değiştirmeye başlamış. Jelatin'inkini feci kıskandım kendim için daha iyi bir performans bekliyorum. Yoksa çok üzüleceğim.
Ayrıca Araf o tüm klişe korku filmlerinden çalınmış sahneleri olmasa çok güzel bir dram filmi olabilirmiş ama korku kategorisinde sunuluyorsa tek yapabileceğim "rezalet" demek ve Akasya Asıltürkmen'in oyunculuğunu tebrik etmek. Film boyunca arkadaşımla sahneleri tahmin ettik. Eğer sahne tahmin etme oyunu oynayacaksanız bu filmi mutlaka oynayın derim.
Ve son bir ayrıca; sırf ben söyledim diye batmayangemi'lerine yepyeni bir yazı giren Jelatin eskiden benden nefret ettiğini sanıyordum ama artık eminim. Ben de seni!
Üf
Eskiden kullanıcı adı ve şifreni yazıp "login" olmak kadar kolayken yazmak; şimdi yazıp yazıp silmek, yanıp sönen imleçe bön bön bakmak, yazmasan da sayfayı ısrarla kapatmayarak simge durumuna küçültmek...
Sanırım f klavyeye ihtiyacım var!
Aralık 20, 2006
Teraziye Denge
En hızlı yollayan kazanmıyor be okuyucu, keşke kazansaydı -işte tam bu cümleyle kendimde bir jelatin potansiyeli sezdim-
Neyse kitaplar aynen şöyle;
1) Cevdet Bey ve Oğulları - Orhan Pamuk
2) Memleketimden İnsan Manzaraları - Nazım Hikmet
3) Tanrı'yla Bir Daha Hiç Konuşmayacağım - Enis Akın
4) Sylvia Plath - Günceleri
5) Sylvia Plath - Üç Kadın
6) Sylvia Plath - Suyu Geçiş
7) Deccal - Nietzsche
8) Böyle Söyledi Zerdüşt - Nietzsche (İş Bankas Kültür, kaliteli yayınevi- sanırım 4. kez okumaya başlarım)
9) Sylvia Plath'in Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi - Nilgün Marmara
10) Yüzbaşı Corelli'nin Mandoloni - Louis de Bernieres (filmi izlemedim)
11) Ferrari'sini Satan Bilge - Robin Sharma (ısrarla okumuyorum, okumuyorum)
Evet sevgili okurlarım stoğumuz bunlarla sınırlı, düşünün, taşının, kararınızı verin ve numarasını benimle paylaşın!
3 Çiçek
Bu sefer falımda denizsiz memleketler çıkıyor sanırım hadi hayırlısı. Bayramda ne kadar çok para toplarsam o kadar çabuk giderim.
"bi türk kahveni içmeye geliriz artık" -el yapımı bardak yolda kırılır-
"yüzünün yarisini bana vereceksin" -asla Türkçe karekter yok-
"civcik gibi bir şeyim ben ya" -ahahahahahahahahahhaah-
öptüm sizi.
Aralık 19, 2006
Banane Diyebilme Hakkınız Var
Kendime yılbaşı hediyesi olarak Head&Shoulders ve birçok çikolata aldım. Sylvia Plath arşivimde sadece Ariel eksik onu da almak üzereyim. Johnny Panik'i yayınevi yollayacak umarım- Odamın duvarlarına kesilmiş kırpılmış siyah beyaz fotoğraflar yapıştırdım, 3 tane renkli kalemim var ama hiçbirini kullanmıyorum, en sevdiğim metal kısmının rengi bakır rengine dönmüş tepeden basmalı tükenmez kalemim.
Ben özümde gerçekten iyi biriyim.
4.6.01
Sadece çok özledim...
- K. Pulmoner Arrest / 04.06.2001 / 05.06.2001 - yazıyordu ekranda. Ne yazık ki harfi harfine doğruydu.
nur içinde, Dede.
Aralık 18, 2006
Seredite
Belki bu pişmanlığım yüzünden şimdi bu kadar despotum kitaplarım konusunda. Kimseye güvenemiyorum, emanet edemiyorum, ödünç veremiyorum. İstisnalar her zaman olduğu gibi bugün de kaideleri bozmuyor, acaba bu lafçık öbeği icat edilmeseydi bugün böyle durumlar için ne diyecektik?
Dükkanlar ışıl ışıl, evlerin pencerelerinden gördüklerim çam ağacı olamaz, olmamalı. Eskiden biz de hazırlanırdık, hazırlardık. Bazılarını kendimiz paketlediğimiz hediyeleri orta boy yapma ağacımızın altına sıralardık. Beklenen saat gelip de kah geri sayan şarkıcılarla kah dansözlerle televizyon ekranları coştuğunda biz de kafamızda rengarenk ve parlak koni şapkalar, ağızlarımızda purtfçuk purtfçuk diye ses çıkartan o düdükümsü şeylerle eğlenirdik. Herkes birbirini öper ve deliler gibi gülerdi.
Sahi kaç sene önceydi?...
Aralık 13, 2006
Aralık 12, 2006
AA
Sonra böyle zamanlar gelince de yatağıma uzanıp kitap okumayı, salak salak bilgisayar ekranına bakarak kahve sigara kombinasyonu yapmayı, çektiğim fotoğrafları aktarmayı, binbirinci kez Sylvia'yı izlemeyi, binbirinci kez ağlamayı, yaptığım boş vakit değerlendirme işlemleri arasında huzur bulmayı istiyorum.
Anlıyorum ki ben dengesiz ve doyumsuzum. Bir ilkokul anketiyle karışlaşırsam eğer en sevmediğim özelliklerime bu ikisini rahatça yazıp senelerin boş bırakılmış anket sorusu kısmını doldurabilirim.
Gmail bile hata verebiliyorken, "sen kimsin?" demezler mi hiç?...
Aralık 11, 2006
Uç Ak
Mesela şu kız ile aynı şeyleri düşünüyoruz, bugün gördüm:
"gunlerdir kendime bir canta ariyorum, gordugum her monta karsi bir sevgi besliyorum. her etegi, her ayakkabiyi, bin bir cesit hirkayi deneyesim geliyor. yuz bardak kahve icmek, bes yuz tane film izlemek istiyorum ama kendimi tutuyorum. biri sirtimi cignese ne super olur."
Günlerdir aradığım çantayı buldum, gördüğüm her monta sevgi besliyorum çünkü hala bir montum yok, etek denemeyi hiç düşünmedim ama ayakkabı ve hırka olabilir. Yüz bardak kahve içmek ve tek şekerli sütsüz kahvemi içerken beş yüz tane film izlemek istiyorum ama kendimi tutuyorum. Çünkü şu sıralar Araf'ı okuyorum ve Ömer gibi mide kanaması geçirip kan pıhtıları kusmak pek tercihim değil.
Ben çocukken herkesin sırtını çiğnerdim artık birinin sırtını çiğnemeye kalksam o kişi öleceğinden kimse bana sırtını çiğnetmiyor. Ayrıca 30 tane fotoğraf bastırmak için az sonra dışarıya çıkacağım.
3 gün sonra çok heyecanlı bir gün olacak ama ertesi gün bütün heyecan bitecek. Hayko Cepkin'i hiç sevmiyorum, favorim pazartesi sabahları gözkapaklarıma oturan fil ve hiç gitmediğim İnsan Hakları dersi.
Aralık 02, 2006
Erdal Kınacı - Engel(siz)
Erdal Kınacı Mersin'de doktorluk yapıyor ve 20 yıldır fotoğrafla uğraşıyor. Alttaki fotoğrafıyla National Geographic’in düzenlediği Uluslararası Fotoğraf Yarışması’nda, bir Türk sanatçı birinciliği elde etti. Erdal Kınacı’nın çalışması, “İnsan” kategorisinde en iyi yapıt seçildi.
Kendisiyle ve eşiyle bugün İzmir'de açılan sergisinde tanıştım. İkisi de hayatımda gördüğüm en sıcakkanlı ve mütevazi insanlardan... Umarım bu başarıyı hayatı boyunca hiç kaybetmez... Sergisini mutlaka bir gün gidip görün derim ben, hiçbir şey kaybetmez belki çok şey kazanırsınız.
Engel(siz) Yaşam için Fotoğraflar Sergisi;
1-16 Aralık 2006 tarihlerinde İZMİR Çetin Emeç Sanat Galerisi'nde
3-10 Aralık 2006 tarihlerinde AYDIN Vali Yazıcıoğlu Kültür Merkezi'nde
5-14 Ocak 2007 tarihinde ANKARA Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleşecektir.
Sergi daha sonra, İstanbul, Mersin ve Adana'da da izlenebilecektir.
not: Hakkında daha fazla bilgi ve fotoğrafları için aşağıdaki linklere bakabilirsiniz. Bir ara sergiden bi'kaç fotoğraf ekleyeceğim.
http://www.fotograf.net/erdalkinaci/
http://erdalkinaci.deviantart.com
http://www.fotofanclub.com/Club/Member.aspx?ID=384
http://www.fotokritik.com/kullanici/?id=1994
Kasım 30, 2006
Sağ ol Blogger
Bugün tanınmanın hazzını ve tanımamanın kekemeliğini bir arada yaşadım. Fehmi Can ile fotoğrafçılık derslerini aldığımız amfide karşılaştık. "Blog yazıyor musun" demesiyle verdiğim "hö?" tepkisi için kendisinden özür diler, beni saçlarımı kestirdiğimi ilan ettiğim zamandan beri takip ettiği için kendisine teşekkür ederim.
Şimdi ben bu gazla bir ders çalışırım bir ders çalışırım, gider yarınki vizeden 100 falan alırım. Cumartesi günü de Bozdağ'a geziye gider, fotoğraf çekip kafamı dağıtırım.
Ooh daha ne istiyorsun terskose, belanı mı?
not: speşil veri speşil tenks tu Fehmi Can.
Kasım 27, 2006
Saç
Büyük heyecandı berbere annemsiz gidecek olmam. İlkti ve ben o koltukta otururken tamamen yalnız olacaktım. Saçlarımı çok kısaltmak istemiyordum, "sadece düzelt" diye bir şey duymuştum. Sadece düzelt, dedim. Sadece düzeltti.
Eve döndüğümde annem elimden tuttu, berbere geri götürdü. Saçlarımı istediğimden çok daha kısa kestirdi.
Şimdi belki bu yüzden ben Ferhat Abi'ye ne zaman "şuraları sadece düzelt, şuraları kısalt" desem o hepsini kısaltıyor.
Fakat yaş kaç oldu, hem annem de artık kızmıyor... Öyleyse neden hala istediğimden daha kısalar?
Kasım 24, 2006
Problem
Hayır.
O zaman n'apıcam ben? Blogger günü falan mı?
Kasım 22, 2006
Powered by
Madem blog araç, yazı amaç o halde göz yormaya, detaylara, kalem kırıp kaş çatmaya ne gerek!
Yazalım, okuyalım, düz hatta dümdüz olalım oh ne güzel, ne ala. Zaten ortada bir template olmadığından sıkılma olasılığım da en aza indirgendi. Şimdi bir sigara yakıp yarınki vizeme nasıl hazırlanacağımı düşünmeliyim, iyi geceler.
Ben Güneş Sen Ay
Ben burada, düşünceler kafamda, okumam gereken kitaplar üst üste rafta...
Her şeyin bir yeri var, bir haddi, sınırı var. İşte bu sınırı aşan kimsenin ağzına biber sürülür, eline cetvelle vurulur. Ha bunlar illa fiilen yapılmak zorunda değil, yazı da adam dövmenin bir diğer yoludur:
Meşgul insanlara kanca takmaya çalışmak, aşağılık komplekslerini unutup başkalarını komplekse sokmayı amaçlamak ve gereksiz yere hem de seni hiç ilgilendirmiyorken başkalarının hayatlarına balıklama dalıp - hem de hiç güzel olmayan burnunuzla - karışmak ve onların hareketlerine kulp takmak hiç mi hiç yakışmıyor sana.
Dediğim gibi her şeyin bir yeri, bir haddi, sınırı var. Yerinde dur! Haddini aşma! Sınırdan çıkma!
Pardon ama yaşınız kaçtı?
lay la lay la lay.
Kasım 17, 2006
Grip
Belirli aralıklarla gelen öksürük krizlerini, sol burnumun tıkanıklığını, dilimin tatma işlevindeki kaybını, gözlerimin yanmasını vesaire vesaire, saymazsak bugün güzel bir gündü.
Kasım 12, 2006
Hoca Karşılaştırıyorum
Ama bir de Siyaset dersi hocamız Gülgün Hanım var ki adeta çok seviyorum, adeta onunla daha çok konuşmak ve engin bilgilerinden faydalanmak istiyorum. Kendisi çok birikimli ve iyi biri. Geçen ders ben koskoca amfide bir şey söyledim ve o da tahtaya yazdı. Söylediğim şey tam da onun katıldığı ve anlatacağı şeydi, bu beni çok mutlu etti.
Bir gün okula gelirseniz sizi tanıştırırım, hem benim de hocamla konuşmak için iki fırsatım olur. Ne de süper olur! Şimdiden heyecanlandım, gelin tamam mı? Salı saat 08.30'da Şölen Cafe'nin önünden alırım ben sizi. Ama bu hafta değil 2 hafta sonra, şimdi vizelerim var.
Kasım 10, 2006
Korkma Demeyi Öğrenemedik
Ama gidilmesi gereken bir okul ve vize öncesi girilmesi gereken son Türk Dili dersi mevcut. Gerek küfürlere boğularak gerek gözlerimi ovuşturup esneme efektleriyle odamı çınlatarak uyanıyorum ve metroya binip okula gitmeden önce ulaşmam gereken Üçyol kalkışlı metro istasyonuna doğru yaklaşık 15 dakika kah yokuş yukarı kah kaldırım / cadde istikametinde yürüyorum. Hava da amma soğumuş, mevsimlerin de dengesi kaçtı artık, teey tey.
Ders sınıfına ulaşıp sıraya yayılmadan önce tükettiğim Akdeniz nektarı, sade poğaça ve sigara vücudumda gezinedursun ben çıkartmışım çantamdan kitabımı hoca gelene kadar tek gözle okumaya çalışıyorum zira bir gözüm hala uyumakta. Biraz vakit geçince hoca geliyor ve "anma töreni" için bahçeye, Edebiyat Fakültesi önüne, toplanmamızı istiyor. Aşağıya indiğimde gördüğüm durum; vahim! Saygımızı, özlemimizi, hatırladığımızı belirtmek için gerçekleştireceğimiz saygı duruşunda yaklaşık bir avuç öğrenci ve birbirinden tamamen habersiz "aa bugün 10 Kasım mı yaa" havasında birkaç iyi -erkeklerimiz takım elbiseli, kadınlarımız fönlü ve yüzleri boya küplü- öğretim görevlisi ve dekanımızla saygı duruyoruz. Yüzümüz binaya dönük anasınıfı çocuklarına yaraşır ebatta gönderde yarıya indirilmiş bayrağımıza bakıyoruz. Sonra bir sessizlik oluyor e hadi bir dakika duralım bari havasına giriyoruz. Ardından sirenler, kornalar ve nihayet İstiklal Marşı'nın başladığını duyuyoruz uzaklardan... Söylememiz gereken yerde kimseden çıt çıkmıyor. Şoku atlata atlata Meksika dalgası halinde yavaş yavaş yayılıyor sesimiz. Öyle cılız ve öyle bıkkınız ki! İstiklal Marşı bitiyor ve anlamlandıramadığımız bir saygı daha duruyoruz. O kadar acınacak bir durum ki kimse kaç dakika durduk, "yahu biz ne yapıyoruz?" bilmiyor.
İşte ben bugün lisede hizaya geçmemiz, çıt çıkartmadan durmamız için ve sabahın köründe önünde orgu, yanında "Korkma" sesini verecek öğrencisiyle hazır ve pür dikkat duran dominant ve okulumuzun "evde kalmışı" etiketiyle dalga geçilen müzik öğretmenimizi anımsıyorum. Biz burada cebelleşirken o bir bahçe dolusu öğrenciyle okulun bahçesini inletiyordur şu an...
Ata'm n'olur bizi duymamış görmemiş de onları duymuş ve görmüş ol. Çünkü izin neresi, hangimiz izindeyiz önce bir uyanmamız ve sonra ona karar vermemiz lazım. Çünkü biz emanetine sahip çıkan (!) 19 Mayıs'ı bile aşmış üniversiteli Türk gençleriyiz!..
Kasım 09, 2006
Açıklama
Zamanla yazdıkça gelişmek ve değişmek, beğenilmek ve eleştirilmek hoşuma gitti, yazma eylemim ivme kazandı.
Ve yine aynı zaman bir gün gelip kalbimin üzerine bir taş, avuçlarıma da bir fotoğraf makinesi koydu ve yazma eylemini bir virgülle durdurdu.
Zamanın oraya koyduğu o taş ne 'zaman' kalkar bilmiyorum ve gariptir ki hiç hissetmemem gereken bir duygu olsa da yazmadığım günlerin üzüntüsünü duyuyorum.
Bu bir nevi ihanet benim için yazmıyor olmam, hayır size değil... Yazdıklarıma ve yazacak olduklarıma!
Zira artık kim, ne, nerede, kiminle kavramlarıyla ilgilenmekten ziyade öznenin kendim olduğu cümleler kurmayı tercih ediyorum. Belki de bu zaten hep böyleydi, buzun görünen kısmı artmaya başladı.
Ayşe Arman bile ne demiş zamanında: "Kimse Okumazsa Ben Okurum"
//
hadi buyur bakalım hoşgeldin.
