gelip gitmeler yasaklanmalı acilen.
aynı etkiyi yaratan şarkıları da yok etmeliyiz.
bunların tümünü hallettikten sonra hepimiz derin bir nefes alıp arkamıza yaslanabilir, saatin tik taklarına bakıp "zaman geçmek bilmiyor" yahu diyebiliriz.
Ağustos 16, 2008
Bazen sadece müzik anlatır söze gerek kalmaz.
inatla ghosts from the past...
ve bazıları geçmiş'imde bile yer alamıyorken...
en yeniye, en gelecek'ten gelmişe ghost muamelesi yapıp past ile sarmak sarmalamak, gitmesin diye sıkıca sarılmak ki
trenler kalkarken kulağı sağır edecek o sireni çalmaya devam ediyorlar hala.
hayatı eksik yaşamak bizim gibiler için kaçınılmaz olmalı, yoksa bu kadar karavana atış arada bir de olsa gideceğinden, biteceğinden emin olduğumuz nice ödüllerle taçlandırılmazdı.
öyle bir korkaklık hali ki tüm bedeninle uçmak isterken ayağını yerden çekememek...
inatla ghosts from the past...
ve bazıları geçmiş'imde bile yer alamıyorken...
en yeniye, en gelecek'ten gelmişe ghost muamelesi yapıp past ile sarmak sarmalamak, gitmesin diye sıkıca sarılmak ki
trenler kalkarken kulağı sağır edecek o sireni çalmaya devam ediyorlar hala.
hayatı eksik yaşamak bizim gibiler için kaçınılmaz olmalı, yoksa bu kadar karavana atış arada bir de olsa gideceğinden, biteceğinden emin olduğumuz nice ödüllerle taçlandırılmazdı.
öyle bir korkaklık hali ki tüm bedeninle uçmak isterken ayağını yerden çekememek...
Temmuz 30, 2008
Hayata dair söyleyeceğim yeni bir şeyim yoksa, hayata dair "yeni" beklentilerim yoksa ki çoğunluk umut diyor bunun adına, hayata dair gücüm yoksa, yorgunsam ve sıkılmışsam...
o halde ne önemi var?
gerçekten, ne kadar?
ya ben olduğum yerde kalmak için çok ısrar ediyorum ya da dünyanın geri kalanı çok hızlı hareket ediyor, yetişemiyorum.
film de değil ki sıkılınca durdurup istediğinde devam edesin. hayatımda en çok play/pause butonunun eksikliğini çekiyorum şu aralar. söylemenize gerek yok farkındayım hemen ötede "stop" var...
o halde ne önemi var?
gerçekten, ne kadar?
ya ben olduğum yerde kalmak için çok ısrar ediyorum ya da dünyanın geri kalanı çok hızlı hareket ediyor, yetişemiyorum.
film de değil ki sıkılınca durdurup istediğinde devam edesin. hayatımda en çok play/pause butonunun eksikliğini çekiyorum şu aralar. söylemenize gerek yok farkındayım hemen ötede "stop" var...
Temmuz 22, 2008
Her zaman iyi hissettiren yalnızlığım da dünyadaki diğer her şey gibi karşılık beklediğini belirtti. Yalnız olduğum için sunabileceğim hiçbir şeyim yoktu, giderken yarattığı boşluğa can sıkıntısını ekledi.
Bazen öyle anlar geliyor ki silik hissediyorum kendimi. Sanki etrafımdaki herkes sahip olduğu tonun en doygun noktasına ulaşmış da ben eksik kalmışım. Sanırım tam da bu yüzden saydamım. Yine de geçirgenliğimin de bir üst noktası olmalı. Zira içimden geçen her şey girerken de çıkarken de iz bırakıyor. O izleri görmezden gelerek yaşamaksa tahmin edebileceğiniz gibi ömrümden götürüyor.
Hiçkimseye ulaşamıyorum, hiçkimseye dokunamıyorum, hiçkimsede yaşayamıyorum. Sadece nefes alıp veriyorum,
alıp veriyorum.
alıp
...
Bazen öyle anlar geliyor ki silik hissediyorum kendimi. Sanki etrafımdaki herkes sahip olduğu tonun en doygun noktasına ulaşmış da ben eksik kalmışım. Sanırım tam da bu yüzden saydamım. Yine de geçirgenliğimin de bir üst noktası olmalı. Zira içimden geçen her şey girerken de çıkarken de iz bırakıyor. O izleri görmezden gelerek yaşamaksa tahmin edebileceğiniz gibi ömrümden götürüyor.
Hiçkimseye ulaşamıyorum, hiçkimseye dokunamıyorum, hiçkimsede yaşayamıyorum. Sadece nefes alıp veriyorum,
alıp veriyorum.
alıp
...
Temmuz 21, 2008
Durduk yere bir şeyleri bir şeylere benzeterek anlattığımız, belki de böyle yaparak verdikleri acıyı azaltmaya çalıştığımız günler...
İlişkiler yara bandı gibiler.
Sen ve ben bantın yapışkanına tutunmuş saydam parçalardık. Biri geldi, önce seni çekti sonra beni. Bantla yarasını kapattı. Bizi bir daha birleşmemek üzere ayırdı. Kendini durdururken bizi kanattı.
Hiçbir şarkı sözü "you don't want me to know // time to leave me now, you've had your fun" kadar canımı acıtmamıştı.
Daha çok acıyoruz artık, daha çok ağlıyoruz, daha çok ölüyoruz sabahları uykumuzdan uyanırken. İnatla azaltamıyoruz ama içimizdeki ağrıyı. O ilk günkü yeni'liğiyle duruyor orada.
Bir şey değişirken hayatımızda, beraberinde her şeyi değiştiriyor. Önünde duramıyoruz, engelleyemiyoruz. Geçip giden yaza ayak uydurup sıcak kumlara uzanamıyor, kavrulmuş kum taneleriyle ruhumuzu dağlıyoruz. Sahi biz, verilenin ne kadarını yaşıyoruz?
İlişkiler yara bandı gibiler.
Sen ve ben bantın yapışkanına tutunmuş saydam parçalardık. Biri geldi, önce seni çekti sonra beni. Bantla yarasını kapattı. Bizi bir daha birleşmemek üzere ayırdı. Kendini durdururken bizi kanattı.
Hiçbir şarkı sözü "you don't want me to know // time to leave me now, you've had your fun" kadar canımı acıtmamıştı.
Daha çok acıyoruz artık, daha çok ağlıyoruz, daha çok ölüyoruz sabahları uykumuzdan uyanırken. İnatla azaltamıyoruz ama içimizdeki ağrıyı. O ilk günkü yeni'liğiyle duruyor orada.
Bir şey değişirken hayatımızda, beraberinde her şeyi değiştiriyor. Önünde duramıyoruz, engelleyemiyoruz. Geçip giden yaza ayak uydurup sıcak kumlara uzanamıyor, kavrulmuş kum taneleriyle ruhumuzu dağlıyoruz. Sahi biz, verilenin ne kadarını yaşıyoruz?
Temmuz 19, 2008
Gül Kendine albümü kadar yumuşak ve özünde sert aslında yaşadıklarım. Yine de hayata gözlerimi hiç kapamadım. Bu sabır nereden geliyor bilmiyorum.
Öyle şeyler olurdu ki eskiden, ters köşeye yattığımdan emin olurdum.
Öyle şeyler oluyor ki şimdi, sırada ne var acaba bile diyemiyorum.
Hiç kıpırdamadan, nefes bile almadan olduğum yerde dursam, avuçlarımı sıkıp gözlerimi kapasam beni görmezden gelip oyun dışında bırakmazlar mı acaba?
Çünkü ne öne sürebileceğim sahipliklerim var artık ne de oynama isteğim.
Öyle şeyler olurdu ki eskiden, ters köşeye yattığımdan emin olurdum.
Öyle şeyler oluyor ki şimdi, sırada ne var acaba bile diyemiyorum.
Hiç kıpırdamadan, nefes bile almadan olduğum yerde dursam, avuçlarımı sıkıp gözlerimi kapasam beni görmezden gelip oyun dışında bırakmazlar mı acaba?
Çünkü ne öne sürebileceğim sahipliklerim var artık ne de oynama isteğim.
Temmuz 17, 2008
Belki de durduğum yerle alakalıdır diye rahatlatıyorum kendimi. Çünkü dünya çok büyük ve ben gerçekten de çok küçüğüm.
Sarı çizginin ötesinde beklerken kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Ay ışığıyla parlayan gökyüzü çok uzakta denizle birleşiyor. Kaldırımda sabahki yağmurdan kalma su birikintileri. Kimsenin hayatında birikemedim. Uzun uzun düşününce ne kadar yürüdüğünün çok da önemi yok aslında. Çünkü yolun sonuna geldiğinde mutlaka düşüyorsun ve aynı anda iki işi yapmaktan aciz insan bedeninin mucizesi, düşerken düşünemiyorsun.
Hayatın her anında "lütfen sarı çizgiyi geçmeyiniz" gibi uyarılar yer alsa da kırılmadan yaşayabileceğime inanmıyorum.
Ve birikintiye düşen her yeni damla gibi diğerlerine karışıp sıradanlaşıyorum.
Beklenti ve gerçek arasında kurulan dengesiz arz talep ilişkisi ve hayat benim için bile bir zamanlar gerçekten çok güzeldi...
Sarı çizginin ötesinde beklerken kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Ay ışığıyla parlayan gökyüzü çok uzakta denizle birleşiyor. Kaldırımda sabahki yağmurdan kalma su birikintileri. Kimsenin hayatında birikemedim. Uzun uzun düşününce ne kadar yürüdüğünün çok da önemi yok aslında. Çünkü yolun sonuna geldiğinde mutlaka düşüyorsun ve aynı anda iki işi yapmaktan aciz insan bedeninin mucizesi, düşerken düşünemiyorsun.
Hayatın her anında "lütfen sarı çizgiyi geçmeyiniz" gibi uyarılar yer alsa da kırılmadan yaşayabileceğime inanmıyorum.
Ve birikintiye düşen her yeni damla gibi diğerlerine karışıp sıradanlaşıyorum.
Beklenti ve gerçek arasında kurulan dengesiz arz talep ilişkisi ve hayat benim için bile bir zamanlar gerçekten çok güzeldi...
Temmuz 16, 2008
Uykuya dalmadan önce düşünülen son şey...
Baskısı tekrarlanmayacak kitapların yazgısıyla özdeş kaderim. Kapağımda yer yer solmuş kahve lekelerim, sigara kokusu sinmiş harflerim, benliğim ve bazı sayfaları kopup parçalanmış, güneşle hırpalanmış sayfalarım, cildim, cümlelerim. Yıllardır beni arayan koleksiyoncuya kavuşana dek sahafın raflarında oradan oraya savrulup, arada sırada yaşadığım bu gel gitlerle birikmiş tozlarımdan kurtulup bekleyeceğim.
Baskısı tekrarlanmayacak kitapların yazgısıyla özdeş kaderim. Kapağımda yer yer solmuş kahve lekelerim, sigara kokusu sinmiş harflerim, benliğim ve bazı sayfaları kopup parçalanmış, güneşle hırpalanmış sayfalarım, cildim, cümlelerim. Yıllardır beni arayan koleksiyoncuya kavuşana dek sahafın raflarında oradan oraya savrulup, arada sırada yaşadığım bu gel gitlerle birikmiş tozlarımdan kurtulup bekleyeceğim.
Temmuz 14, 2008
Temmuz 09, 2008
Hayatın da önünde soluklanabileceğimiz, dilediğimizde kapatıp sorunları dışarıda bırakıp dilediğimizde sonuna kadar açıp temiz havayı içimize çekebileceğimiz pencereleri olmalı.
Ancak özgürlüğe açılan/kapanan hiçbir pencereye - ya da kapıya - koruma amaçlı zincir çekilmemeli. Zira görüp de dokunamamak daha çok acıtır. Ve hepimizin bildiği üzere göz göre göre acıtmak, acımaktan çok daha kolaydır.
Temmuz 07, 2008
Ve ben kabuslarımda yılanlarla, farelerle, böceklerle boğuşup sıçrayarak uyanırken, "hayatla derdin ne senin?" sorusuyla irkilebilen bir insan oldum bugünlerde.
Yüzümü ekranda görüp öpen bir annem var oysa ki...
Bu kadarı fazla dediğinde, kendi "fazla"lıklarımı düşündüm ve sustum. Susmam gerekiyor çoğunlukla, konuştuğumda saçmalıyorum yoksa.
Soruya vereceğim cevabı ararken fark ettim ki benim hayatla bir derdim yok, şayet bir dert varsa sahiplenilecek o kesinlikle hayata ait. Bulunduğum noktadan geriye dönüp baktığımda gördüğüm her şey dışta günlük güneşlik...
Dışı seni, içi beni.
Yüzümü ekranda görüp öpen bir annem var oysa ki...
Bu kadarı fazla dediğinde, kendi "fazla"lıklarımı düşündüm ve sustum. Susmam gerekiyor çoğunlukla, konuştuğumda saçmalıyorum yoksa.
Soruya vereceğim cevabı ararken fark ettim ki benim hayatla bir derdim yok, şayet bir dert varsa sahiplenilecek o kesinlikle hayata ait. Bulunduğum noktadan geriye dönüp baktığımda gördüğüm her şey dışta günlük güneşlik...
Dışı seni, içi beni.
Haziran 23, 2008
Haziran 19, 2008
Jilet kanatlı kelebeklerin içime salınmasından bahsediyorum, buna sebebiyet verecek şarkıları "repeat"e alıp öyle dinliyorum. Dinledikçe kanıyorum. Ne güzel!
Fotoğrafla konuşmayalı ne uzun zaman olmuş oysa O, gökyüzüne bakarken, çok uzaklara bakarken, gülümserken ya da sadece... beni dinliyor sanki. Anlattığım her şeyi duyuyor olsaydı şayet eminim susmazdı, bir şeyler söylerdi. Susmak da bir tepki biçimiyse eğer ben bu seferkini reddediyorum. Etkim çok büyük çünkü.
Olasılıklar ne kadar geniş ve uçsuz bucaksız görünse de ihtimaller bir o kadar dar ve kısıtlı aslında. Olasılık ve ihtimalin aynı şey olduğundan bahsetmeyin bana, ben nasıl istiyorsam öyle. Olasılık ve ihtimalin aynı şey olmadığından da bahsetmeyin sakın, dedim ya ben nasıl istiyorsam öyle.
Sen uyurken, sen uyanırken, sen konuşurken, sen susarken, sen öperken, ... Peki ya ben?
Fotoğrafla konuşmayalı ne uzun zaman olmuş oysa O, gökyüzüne bakarken, çok uzaklara bakarken, gülümserken ya da sadece... beni dinliyor sanki. Anlattığım her şeyi duyuyor olsaydı şayet eminim susmazdı, bir şeyler söylerdi. Susmak da bir tepki biçimiyse eğer ben bu seferkini reddediyorum. Etkim çok büyük çünkü.
Olasılıklar ne kadar geniş ve uçsuz bucaksız görünse de ihtimaller bir o kadar dar ve kısıtlı aslında. Olasılık ve ihtimalin aynı şey olduğundan bahsetmeyin bana, ben nasıl istiyorsam öyle. Olasılık ve ihtimalin aynı şey olmadığından da bahsetmeyin sakın, dedim ya ben nasıl istiyorsam öyle.
Sen uyurken, sen uyanırken, sen konuşurken, sen susarken, sen öperken, ... Peki ya ben?
Haziran 16, 2008
- Aa, kedi ağaca çıktı!
- Ne ilginç...
"Sular kesik" günaydın'dan sonraki birkaç cümleden biri olunca insan hayatında, çok can sıkabiliyormuş. Hazırlıksız yakalanmanın huzursuzluğu, yine de tüpün yanında bulunan 5 litrelik şişenin hayat kurtarıcılığı içinde bocalanan bir gün. Etiketi: Yeni.
Köşesine yerleşecek bir kalp bulmuştum ben. Bundan çook uzun zaman önceydi. Üzerine birkaç kişi geldi, üzerinden birkaç kişi gitti. O yüzey gibiydi. En altta, en derinde kaldı. Hiç gitmedi. Bugünlerde istiyorum ki o beni biraz sevsin. Havalar ısındı diye mi böyle oldu, yolculuk yaklaştı diye mi bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu ki, sesini duymadığım, tenine dokunmadığım, yüzünü hiç görmediğim O'nu çok özlüyorum.
Öyle bir özlemekse benimkisi, böylece yaşamak işte aslında hayatımın ta kendisi.
İçimde en sarsıntılı depremlerin yaşandığını sanıyor insanlar. Oysa öyle bir huzur ki. Uykudan uyanıp da "ımmm" dedirten rüyalardan biri içindeyim. Diyorlar ki "sen şu an böyle ve şöylesin" diyorum ki ben şu an "öyle" değilim. İnanıyorlar mı? Anlıyorlar mı? Sanmıyorum. Her sabah uyuyorum, her gece uyanıyorum. Gün içinde en çok görüp de hatırladığım rüyaları seviyorum.
En iyi arkadaşım rüyalarım ve en sadık oyuncağım hayatım. Pazartesileri sevmesem de sonsuza kadar oynayacağım.
~ okullarda, nasıl ölüneceğini öğretecek dersler olmalı.
- Ne ilginç...
"Sular kesik" günaydın'dan sonraki birkaç cümleden biri olunca insan hayatında, çok can sıkabiliyormuş. Hazırlıksız yakalanmanın huzursuzluğu, yine de tüpün yanında bulunan 5 litrelik şişenin hayat kurtarıcılığı içinde bocalanan bir gün. Etiketi: Yeni.
Köşesine yerleşecek bir kalp bulmuştum ben. Bundan çook uzun zaman önceydi. Üzerine birkaç kişi geldi, üzerinden birkaç kişi gitti. O yüzey gibiydi. En altta, en derinde kaldı. Hiç gitmedi. Bugünlerde istiyorum ki o beni biraz sevsin. Havalar ısındı diye mi böyle oldu, yolculuk yaklaştı diye mi bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu ki, sesini duymadığım, tenine dokunmadığım, yüzünü hiç görmediğim O'nu çok özlüyorum.
Öyle bir özlemekse benimkisi, böylece yaşamak işte aslında hayatımın ta kendisi.
İçimde en sarsıntılı depremlerin yaşandığını sanıyor insanlar. Oysa öyle bir huzur ki. Uykudan uyanıp da "ımmm" dedirten rüyalardan biri içindeyim. Diyorlar ki "sen şu an böyle ve şöylesin" diyorum ki ben şu an "öyle" değilim. İnanıyorlar mı? Anlıyorlar mı? Sanmıyorum. Her sabah uyuyorum, her gece uyanıyorum. Gün içinde en çok görüp de hatırladığım rüyaları seviyorum.
En iyi arkadaşım rüyalarım ve en sadık oyuncağım hayatım. Pazartesileri sevmesem de sonsuza kadar oynayacağım.
~ okullarda, nasıl ölüneceğini öğretecek dersler olmalı.
"the lesson today is how to die."
Mayıs 13, 2008
Bugün beni kimse sevmedi. Kimse bana sarılmak istemedi bugün. Çok kalabalıktım dün. Yapayalnızım bugün.
Geç kalınmış pişmanlıklarım geldiler, kapımı çaldılar. Açmadım.
Keşkelerim kaderim olduklarını söylediler, kederime katmadım.
Bugün hiç acıkmadım ve bu yüzden hiç doymadım.
Gördüklerime, duyduklarıma yine, yine, yine, yine, yine kat la na ma dım...
Başaramadım.
Çamurları üzerime bulaştıramadım...
Paslanamadım...
Çok çok çok çok kirli insanlar tanıdım...
Onlara masum olduğumu anlatamadım.
İnandıramadım...
Yapamadım...
Yaşayamadım.
h e r ş e y ç o k zor. çokçokzor
Geç kalınmış pişmanlıklarım geldiler, kapımı çaldılar. Açmadım.
Keşkelerim kaderim olduklarını söylediler, kederime katmadım.
Bugün hiç acıkmadım ve bu yüzden hiç doymadım.
Gördüklerime, duyduklarıma yine, yine, yine, yine, yine kat la na ma dım...
Başaramadım.
Çamurları üzerime bulaştıramadım...
Paslanamadım...
Çok çok çok çok kirli insanlar tanıdım...
Onlara masum olduğumu anlatamadım.
İnandıramadım...
Yapamadım...
Yaşayamadım.
h e r ş e y ç o k zor. çokçokzor
Mayıs 12, 2008
Hayat tıpkı çay gibi, az demlesen yavanlığından çok demlesen acılığından yaşanmıyor.
Her şeyi biriktirebileceğimi sanmıştım oysa ben daha yolun başında. Ucu bucağı olmayan bir valiz yanılgısına kapılmıştım hafızamı her hatırladığımda. Hafızadan bahsederken bile "hatırlamak" sözcüğünü kullanmak birilerinin oyunu olmalı, bu oyunu oynayan saklandığı yerden bir an önce çıkmalı.
Bazen daha önce çoğu zaman yanında bulduğun, sağında solunda, eteğinde yamacında bulduğun kişiyi en çok istediğin anda yanında bulamıyorsun. Etrafında dönüp anlamsızca haline ağlıyorsun. Ağlamana sebep okudukların da var, hatıraların da var. Utanmıyorsun ve usanmıyorsun. İşte tam da bu anda tüm hatıralar geliyorlar bekledikleri yerlerden. Reklamdaki gibi zihninin tüm dolaplarından, bütün çekmecelerinden bir şeyler fırlıyor. Sen ayak uyduramıyorsun yalnız, şaşırıp kalıyorsun. Donakalıyorsun hatta. Gözünde yaşlarınla don'akalıyorsun. Sonra teknolojiye sığınıp özlem gidermeye çalışıyorsun. Her şey yarım yamalak. Sevgilerimiz bile şebeke kurbanı. Çekmiyor, ses gelmiyor, ses gitmiyor, lanet ediyorsun. Anlamsızca yaşını hatırlıyorsun sonra, daha küçüğüm deyip gülümsüyorsun. Öyle içten gülümsüyorsun ki sokaktan geçenler de sana gülümsüyor. Yanında olsa o da sana gülümser, eminsin. İzmir'de olduğunu anımsıyorsun. Hani esnafın yüzünün hep güldüğü, birkaç kelimenin farklı adlarla çağırıldığı ve güneşin hep denize battığı bu sıcak şehir. Adı İzmir.
Burada olmamak için o kadar çok şey verebilirdim ki ve burada olmak için ne kadar çok şey verebilirsin... Bilmek, anlamak çözmeye yetmiyor. Sorunlarımız boyumuzu aştı, sorularımız yaşımızı aştı. "Sen çok iyi birisin"
Yalnızlık, yalnızlık, yalnızlık...
Kendimden çıkıp kendime dönüyorum.
Her şeyi biriktirebileceğimi sanmıştım oysa ben daha yolun başında. Ucu bucağı olmayan bir valiz yanılgısına kapılmıştım hafızamı her hatırladığımda. Hafızadan bahsederken bile "hatırlamak" sözcüğünü kullanmak birilerinin oyunu olmalı, bu oyunu oynayan saklandığı yerden bir an önce çıkmalı.
Bazen daha önce çoğu zaman yanında bulduğun, sağında solunda, eteğinde yamacında bulduğun kişiyi en çok istediğin anda yanında bulamıyorsun. Etrafında dönüp anlamsızca haline ağlıyorsun. Ağlamana sebep okudukların da var, hatıraların da var. Utanmıyorsun ve usanmıyorsun. İşte tam da bu anda tüm hatıralar geliyorlar bekledikleri yerlerden. Reklamdaki gibi zihninin tüm dolaplarından, bütün çekmecelerinden bir şeyler fırlıyor. Sen ayak uyduramıyorsun yalnız, şaşırıp kalıyorsun. Donakalıyorsun hatta. Gözünde yaşlarınla don'akalıyorsun. Sonra teknolojiye sığınıp özlem gidermeye çalışıyorsun. Her şey yarım yamalak. Sevgilerimiz bile şebeke kurbanı. Çekmiyor, ses gelmiyor, ses gitmiyor, lanet ediyorsun. Anlamsızca yaşını hatırlıyorsun sonra, daha küçüğüm deyip gülümsüyorsun. Öyle içten gülümsüyorsun ki sokaktan geçenler de sana gülümsüyor. Yanında olsa o da sana gülümser, eminsin. İzmir'de olduğunu anımsıyorsun. Hani esnafın yüzünün hep güldüğü, birkaç kelimenin farklı adlarla çağırıldığı ve güneşin hep denize battığı bu sıcak şehir. Adı İzmir.
Burada olmamak için o kadar çok şey verebilirdim ki ve burada olmak için ne kadar çok şey verebilirsin... Bilmek, anlamak çözmeye yetmiyor. Sorunlarımız boyumuzu aştı, sorularımız yaşımızı aştı. "Sen çok iyi birisin"
Yalnızlık, yalnızlık, yalnızlık...
Kendimden çıkıp kendime dönüyorum.
Mayıs 11, 2008
Nisan 22, 2008
Ve eğer ki huzur depolanabilen bir şeyse, en çok ileride harcamak üzere biriktireceğimden emin olabilirsiniz.
Ya da atlamak üzere olduğum bu eşikten, elimi tutup, benimle atlayabilir ve arkamızdan su dökecek anneme gözyaşlarına katık etmesi için incecik bir gülümseme bırakabilirsiniz.
İnsana en iyi gelen şeyin zamansız dinlenmeler olduğunu bilen herkese, iyi tatiller.
Ya da atlamak üzere olduğum bu eşikten, elimi tutup, benimle atlayabilir ve arkamızdan su dökecek anneme gözyaşlarına katık etmesi için incecik bir gülümseme bırakabilirsiniz.
İnsana en iyi gelen şeyin zamansız dinlenmeler olduğunu bilen herkese, iyi tatiller.
Nisan 14, 2008
Okuduğum kitaplardaki öyküler bana kan tadı veriyor. Cümleler kanar mı gerçekte de yeşil balık? Konuşmak için ağzını açtığında içine su doluyor, durduramıyorum. Sana yardım edemiyorum.
İsteklerimin önüne geçmek için geliştirdiğim otokontrol sonucu yine bir şeyleri engelliyorum.
İlk cinayetimi gördüğümde kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. Sular kana bulanmıştı. Su kanallarından günlerce oluk oluk kan akmıştı. Hangi Tanrı kanı bu kadar çok sevebilirdi ki? O gün birilerinin tanrısı olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapadım.
Gözlerimi tekrar açtığımda ergenliğin saçma evrelerinden birinde kısır döngüye girmiş evrimimi tamamlamaya çalışıyordum. Çikolatalar kana bulanmıştı. Adet kanını çikolatalara sürüp sevgililerine yedirmek isteyen kızlar etrafımı sarmıştı. Hangi genç kız sevgilisini ömrünün sonuna kadar kendine bağlayacak kadar sevebilirdi ki? O gün birilerinin sevgilisi olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapadım.
Gözlerimi yeniden açtığımda o kadın kulağıma dünyanın en kötü şarkısını söylüyordu. Çeliğin deriye girerken yaşadığı anlık zorlamanın ardından yuvasına oturan anahtar gibi arka arkaya ete girip çıkmasını ve ortalığı kana bulamasını izledim. Yapacak bir şey yoktu. Kesilme sesi duyulmuştu ve kan akacak yolu çoktan bulmuştu. Koşamadığı için öldürülecek diyorlardı, peki başka çare yok muydu? Yoktu. Hangi insan sahip olduğu şeyi 'onun iyiliği için böyle olmalı' diyerek yok edebilirdi ki? O gün birilerine ve bir şeylere sahip olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapamadım, yuvalarından çıkardım.
Hepinizden daha çok kanadım. İnce jiletlerin damarlarımın üzerinde dans etmesine, minik iğnelerin damarlarımın içindekini çekmesine hiç aldırmadım.
Kanı arkadaş belledim, kan kokusunu çok sevdim.
Bugün cinayetlere kayıtsız kalmam, düşen çocuklara bakıp kahkahalar atmam, öleceğim diyenlere ardımı dönmem bu yüzden.
Dünyanın bütün kanlarını gördüm ve o kanların tadına doydum ben.
"etimizden geçen zamanla, içimizden geçen zaman aynı değildi çünkü." - m. mungan
İsteklerimin önüne geçmek için geliştirdiğim otokontrol sonucu yine bir şeyleri engelliyorum.
İlk cinayetimi gördüğümde kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. Sular kana bulanmıştı. Su kanallarından günlerce oluk oluk kan akmıştı. Hangi Tanrı kanı bu kadar çok sevebilirdi ki? O gün birilerinin tanrısı olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapadım.
Gözlerimi tekrar açtığımda ergenliğin saçma evrelerinden birinde kısır döngüye girmiş evrimimi tamamlamaya çalışıyordum. Çikolatalar kana bulanmıştı. Adet kanını çikolatalara sürüp sevgililerine yedirmek isteyen kızlar etrafımı sarmıştı. Hangi genç kız sevgilisini ömrünün sonuna kadar kendine bağlayacak kadar sevebilirdi ki? O gün birilerinin sevgilisi olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapadım.
Gözlerimi yeniden açtığımda o kadın kulağıma dünyanın en kötü şarkısını söylüyordu. Çeliğin deriye girerken yaşadığı anlık zorlamanın ardından yuvasına oturan anahtar gibi arka arkaya ete girip çıkmasını ve ortalığı kana bulamasını izledim. Yapacak bir şey yoktu. Kesilme sesi duyulmuştu ve kan akacak yolu çoktan bulmuştu. Koşamadığı için öldürülecek diyorlardı, peki başka çare yok muydu? Yoktu. Hangi insan sahip olduğu şeyi 'onun iyiliği için böyle olmalı' diyerek yok edebilirdi ki? O gün birilerine ve bir şeylere sahip olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapamadım, yuvalarından çıkardım.
Hepinizden daha çok kanadım. İnce jiletlerin damarlarımın üzerinde dans etmesine, minik iğnelerin damarlarımın içindekini çekmesine hiç aldırmadım.
Kanı arkadaş belledim, kan kokusunu çok sevdim.
Bugün cinayetlere kayıtsız kalmam, düşen çocuklara bakıp kahkahalar atmam, öleceğim diyenlere ardımı dönmem bu yüzden.
Dünyanın bütün kanlarını gördüm ve o kanların tadına doydum ben.
"etimizden geçen zamanla, içimizden geçen zaman aynı değildi çünkü." - m. mungan
Nisan 10, 2008
"İçimizden geçen düşünceler dışarıdan görünüyor mu? İnsanın ruhunda kocaman bir ateş yanıyor olabilir, ama hiçbir zaman kendi kendini ısıtamaz onunla; gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler.
Ve birdenbire insanlar, en yakın dostların bile, az çok yabancı gelmeye başlayacak. Kafan başka şeylerle dolu olacak da ondan. Birden diyeceksin ki, Allah kahretsin, düş mü görüyorum?.."
vincent van gogh -theo'ya mektuplar
"Düş görür gibi yaşamaktan korkan biri, gerçeği nasıl değerlendirebilir ki?
Beni kalemimden, beni benden başka, hiç kimse, hiçbir şey.
Parçalarım bütünüme fazla geliyor."
yekta kopan - eşik cini / sayı 9 / 'Sevgili Kardeşim'
Ve birdenbire insanlar, en yakın dostların bile, az çok yabancı gelmeye başlayacak. Kafan başka şeylerle dolu olacak da ondan. Birden diyeceksin ki, Allah kahretsin, düş mü görüyorum?.."
vincent van gogh -theo'ya mektuplar
"Düş görür gibi yaşamaktan korkan biri, gerçeği nasıl değerlendirebilir ki?
Beni kalemimden, beni benden başka, hiç kimse, hiçbir şey.
Parçalarım bütünüme fazla geliyor."
yekta kopan - eşik cini / sayı 9 / 'Sevgili Kardeşim'
Nisan 06, 2008
Zamanın içine giremeyecek ve zamanın içinden çıkamayacak kadar yorgun olduğum zamanlardan biri.
Hazinelerime saldırdıklarında
hayretimden ve ağızlarından akan suyu görmek istemememden gözlerimi kapıyorum.
Açlık ve yalnızlık.
Riyakarlık ve kırılganlık.
Aynı bedende var olmaya çalışan tezat duyguların temsili.
Bir o çıkıyor üste bir diğeri, halbuki yok birbirlerinden eksiği.
"Güneşin altında yeni bir şey yok." diye çınlıyor kulaklarım, sonsuza kadar içime hapsettim sandığım kayıp ruhlarım.
Her şey benden çıkıp yine bana dönüyor.
Ben, ben, ben...
Sen yok'sun, ol'ma-dın.
ile
Ol'a'mayacaksın
ile
dur'a'mayacaksın
ile
gör'emeyecek'mi'sin.
gümüş tabakta sunulan kutsal aşkı, elimin tersiyle itemeyecek kadar inançlıydım bir zamanlar.
Hazinelerime saldırdıklarında
hayretimden ve ağızlarından akan suyu görmek istemememden gözlerimi kapıyorum.
Açlık ve yalnızlık.
Riyakarlık ve kırılganlık.
Aynı bedende var olmaya çalışan tezat duyguların temsili.
Bir o çıkıyor üste bir diğeri, halbuki yok birbirlerinden eksiği.
"Güneşin altında yeni bir şey yok." diye çınlıyor kulaklarım, sonsuza kadar içime hapsettim sandığım kayıp ruhlarım.
Her şey benden çıkıp yine bana dönüyor.
Ben, ben, ben...
Sen yok'sun, ol'ma-dın.
ile
Ol'a'mayacaksın
ile
dur'a'mayacaksın
ile
gör'emeyecek'mi'sin.
gümüş tabakta sunulan kutsal aşkı, elimin tersiyle itemeyecek kadar inançlıydım bir zamanlar.
Nisan 04, 2008
Kendime not:
3 - 4 çay kaşığı naneyi suya koy, birkaç dilim de kabuğu soyulmuş limon ekle, yarım limonun suyunu da sık içine. İyice kaynadıktan sonra süzerek fincanına koy, içine 2 kesme esmer şeker at. Öncesinde 1 dilim kuru ekmeği midenin suyunu alsın diye boğazından ittire ittire ye, yutkundukça canın yansa da. Midenin suyunu alacakmış, miden çamaşır makinesi gibi. İçindeki suyun saat yönündeki dönüşünü yattığın yerden hissedebiliyorsun. İlaçlarını almadığın için krizlerin başladı, kendini ihmal ediyorsun.
Yazık, çok ayıp ediyorsun.
Üst üste biriktirdiğim hayatları, ayakkabı kutularında -sanki hiç bitmemişler gibi- saklamaktan vazgeçmeliyim.
Ayrıca o adam kurtarıcın olacak, yazdığı her şeyi oku.3 - 4 çay kaşığı naneyi suya koy, birkaç dilim de kabuğu soyulmuş limon ekle, yarım limonun suyunu da sık içine. İyice kaynadıktan sonra süzerek fincanına koy, içine 2 kesme esmer şeker at. Öncesinde 1 dilim kuru ekmeği midenin suyunu alsın diye boğazından ittire ittire ye, yutkundukça canın yansa da. Midenin suyunu alacakmış, miden çamaşır makinesi gibi. İçindeki suyun saat yönündeki dönüşünü yattığın yerden hissedebiliyorsun. İlaçlarını almadığın için krizlerin başladı, kendini ihmal ediyorsun.
Yazık, çok ayıp ediyorsun.
Nisan 02, 2008
Üzerinde yürüdüğü çizgi ince ve o, o kadar dengesiz ki düşmesinden korktuğum için dudaklarım kanıyor. Neyin intikamını kendimden alıyorum bilmiyorum.
Sorular çıkıyor içimden birer birer, karşıma geldiklerinde biliyorum ki yaşadıklarımla gövdelendiler. Bir çocuk ve o kadar küçük ki, işaret parmağını sallıyor şiddetle, azarladığı benim suratım ve bedenim yok oluyor ayna karşısında incele incele...
Sorular çıkıyor içimden birer birer, karşıma geldiklerinde biliyorum ki yaşadıklarımla gövdelendiler.
ayaklarımı birbirine değdirerek adım atıyorum
karanlıkta yürümeye çalışmak gibi
ama ben önümü değil,
ardımı göremiyorum.
Mart 31, 2008
Evden çıktı. Arkasına bakmadan yürüdü. Uzun uzun yollar, yollarda boy boy taşlar. Ceplerine doldurdu.
Arkasına bakmadan koştu. Nefesi kesilene kadar, teri yere damlayana kadar. Dilini tükürüğüne katık edip yutana kadar. Durdu. Dilini yuttu. Lal oldu.
Sormadılar adını, sorsalar da söylemezdi anlamını.
Kolundan tuttular. Bu taraftan yürü, dediler. Yürüdü. Onlarla beraber, taşlara basarak merdivenleri çıktılar. Duvarı örülmemiş katlar. Evlerinde aile olmayan insanlar.
Cebinden şırıngayı çıkarttı. İğneyi ucuna taktı. Etrafında koruyucu bir kalkan gibiydi tanımı.
Çocuk.
Sorgusu suali olmazdı yaptıklarının. Gülüp geçerlerdi yarattığı sonuçlara suçlarının. Onun yerine hep ben dayak yedim. O yaptı diye beni dövdüler. Ağzımdan kan getirdiler. Dilimi kustum oracığa. Gözümden hiç yaş akmadı. Gözlerim hiç ağlamadı.
Şırıngayı sıkı sıkı tuttular. Bir kas darbesiyle sapladılar. Hiç kan akmadı.
Yıkık dökük merdivenlerden usul usul çıktılar. Konuşanın ağzına pat diye vurdular. Şırıngayı sapladılar. Kanı içine doldurdular. İğneyi diğerine soktular. Kanı içine akıttılar. Kan hiç ağlamadı. Kanı kanına karıştı. Kankardeş oldular. Ama hiç ağlamadılar. Çocuktular.
O kadın şarkı söylerken içimdeki en dokunulmaması gereken yerlere dokunup kabukları gözünü kırpmadan kopartıyor. Çocuklukta kirlenen beyazdaki lekeler asla çıkmıyor.
Arkasına bakmadan koştu. Nefesi kesilene kadar, teri yere damlayana kadar. Dilini tükürüğüne katık edip yutana kadar. Durdu. Dilini yuttu. Lal oldu.
Sormadılar adını, sorsalar da söylemezdi anlamını.
Kolundan tuttular. Bu taraftan yürü, dediler. Yürüdü. Onlarla beraber, taşlara basarak merdivenleri çıktılar. Duvarı örülmemiş katlar. Evlerinde aile olmayan insanlar.
Cebinden şırıngayı çıkarttı. İğneyi ucuna taktı. Etrafında koruyucu bir kalkan gibiydi tanımı.
Çocuk.
Sorgusu suali olmazdı yaptıklarının. Gülüp geçerlerdi yarattığı sonuçlara suçlarının. Onun yerine hep ben dayak yedim. O yaptı diye beni dövdüler. Ağzımdan kan getirdiler. Dilimi kustum oracığa. Gözümden hiç yaş akmadı. Gözlerim hiç ağlamadı.
Şırıngayı sıkı sıkı tuttular. Bir kas darbesiyle sapladılar. Hiç kan akmadı.
Yıkık dökük merdivenlerden usul usul çıktılar. Konuşanın ağzına pat diye vurdular. Şırıngayı sapladılar. Kanı içine doldurdular. İğneyi diğerine soktular. Kanı içine akıttılar. Kan hiç ağlamadı. Kanı kanına karıştı. Kankardeş oldular. Ama hiç ağlamadılar. Çocuktular.
O kadın şarkı söylerken içimdeki en dokunulmaması gereken yerlere dokunup kabukları gözünü kırpmadan kopartıyor. Çocuklukta kirlenen beyazdaki lekeler asla çıkmıyor.
Mart 26, 2008
Gece. Yoldayım. Camdan dışarı bakıp ışıkları izliyorum. Biz mi onları geçiyoruz, yoksa sabitiz de onlar mı yol alıyor kavrayamıyorum.
Evimden çok uzağa gidiyoruz, ben ve eşyalarım. Bir ara seni görüyorum uçsuz bucaksız tarlaların ortasında. "Burada ineceğim" diye bağırıyorum. Duymuyorlar, durmuyorlar. Camları kırdığım için beni otobüsten atıp eşyalarımı kaçırıyorlar. Kimbilir kim giyecek artık o çok sevdiğim kazağımı...
Ardıma bakıyorum, yoksun. Yol boyunca meyve satan adamlar ve yanlarında karıları. Satmak için tahta sandıkların üzerine çocuklarıymış gibi özenle dizdikleri kavunları.
Adamın yüzü, kadının çocuğu yok. Rüzgarın dövdüğü çadırda her gece kavunları emzirmeye çalışıyor. Memesinden sızan süt kabuklardan oluk oluk akıp yere damlıyor. Yazık, toprakta bir şey yeşermiyor.
Yol boyunca ağaç süsü verilmiş ışıkları meyve sanıp koparıyorum dallardan. Hırsla ısırıyorum açlığımdan. Önce dudaklarım kesiliyor parçalardan, sonra dilim bir daha birleşmemek üzere kopuyor ağzımdan.
Toprak kurak ve çorak, üzerime kar yağıyor. Üşüyorum, kanıyorum. Bir an tüm gücümü toplayıp yine ardıma bakıyorum. Yoksun. Camlar var sadece kırılmış ve biraz da kan daha yeni dudaklarımdan akmış.
Evimden çok uzağa gidiyoruz, ben ve eşyalarım. Bir ara seni görüyorum uçsuz bucaksız tarlaların ortasında. "Burada ineceğim" diye bağırıyorum. Duymuyorlar, durmuyorlar. Camları kırdığım için beni otobüsten atıp eşyalarımı kaçırıyorlar. Kimbilir kim giyecek artık o çok sevdiğim kazağımı...
Ardıma bakıyorum, yoksun. Yol boyunca meyve satan adamlar ve yanlarında karıları. Satmak için tahta sandıkların üzerine çocuklarıymış gibi özenle dizdikleri kavunları.
Adamın yüzü, kadının çocuğu yok. Rüzgarın dövdüğü çadırda her gece kavunları emzirmeye çalışıyor. Memesinden sızan süt kabuklardan oluk oluk akıp yere damlıyor. Yazık, toprakta bir şey yeşermiyor.
Yol boyunca ağaç süsü verilmiş ışıkları meyve sanıp koparıyorum dallardan. Hırsla ısırıyorum açlığımdan. Önce dudaklarım kesiliyor parçalardan, sonra dilim bir daha birleşmemek üzere kopuyor ağzımdan.
Toprak kurak ve çorak, üzerime kar yağıyor. Üşüyorum, kanıyorum. Bir an tüm gücümü toplayıp yine ardıma bakıyorum. Yoksun. Camlar var sadece kırılmış ve biraz da kan daha yeni dudaklarımdan akmış.
Mart 22, 2008
Seni, ilk kez cuma sabahı yağmurda buğulanmış camdan dışarı bakarken gördüm. Pembe converselerinle yağmura ve yerdeki su birikintilerine aldırmadan karşıdan karşıya geçiyordun. Ayakkabılarınla dikkatimi çeksen de camdaki su damlacıkları yüzünü görmemi engelliyordu. Siluet gibiydi bütünün. Sıkıcı derslerle boğuşup fakülteden çıktığımda hala az da olsa yağmur yağıyordu. Yürüdüm çünkü otobüse binmedim. Köşeyi döndüm, biraz daha devam ettim.
Seni ikinci kez gördüğümde Brian'ın sesine eşlik eden David'in şarkıyı nasıl da güzelleştirdiğini düşünüyordum ve elimde olmadan şarkıyı biter bitmez başa alıyordum. Beni ilk gördüğünde okuldan çıkmış, kulaklıklarımla müzik dinleyerek yürüyordum. Adımlarım sana doğru gelirken seninkiler tam karşı istikametinde devam ediyordu. Kocaman bir ters L harfi gibiydi ayak izlerimiz. Ne kadar yürüsek de bir türlü kesişemediğimiz.
Biraz önce üzerinden geçtiğin çimenlere basarak okuldan çıktım. Kafamdaki binlerce düşünceyi her zamanki gibi yanıma aldım. Metronun merdivenlerinden inerken önümdeki pembe ayakkabılara takıldım.
Seni üçüncü kez gördüğümde nasıl olduğunu anlamasam da önümde yürüyordun. Vagonları birer birer geçerken gözlerinle oturabileceğin bir yer arıyordun. Ayakkabının sert kısmı bileklerinin arkasına vuruyordu. Teninde oluşan pembelik ayağındakilerle uyum yaratıyordu. Acıyan yere parmaklarımla dokunmayı isterken bir vagona bindin aniden, tabii ki hemen ardından ben...
Yüzün kapıya dönüktü, yüzüm karşıdaki insanlara dönüktü. İlk göz göze geldiğimizde kulaklığımdaki sesler "without you i'm nothing at all" diyordu. Sen gözlerini camın ardına çevirirken ben an'ın romantizmine kapılmıştım. Yolculuk boyunca tam 4 göre birbirine değdi gözlerimiz ta ki 3. koltukta oturan Y gözlerimizin kesişmesini fark edene kadar.
Seni gördüm, dedi Y, gözleriyle, gözlerime bakarak. X ve seni, gördüm.
Başımı önüme eğdim, gözlerini üzerimde gezdiriyor olmanın verdiği hisle dudaklarıma yarım yamalak bir gülümseme yerleştirdim.
5. kez gözlerine baktığımda ve gözlerime baktığında benden tam 2 durak önce inmek üzereydin.
Tüm kahverengiliğinle hoşça kal, dedin ve ben pembe ayakkabılarından nefret ederek içimden you never see the lonely me at all, dedim.
Seni ikinci kez gördüğümde Brian'ın sesine eşlik eden David'in şarkıyı nasıl da güzelleştirdiğini düşünüyordum ve elimde olmadan şarkıyı biter bitmez başa alıyordum. Beni ilk gördüğünde okuldan çıkmış, kulaklıklarımla müzik dinleyerek yürüyordum. Adımlarım sana doğru gelirken seninkiler tam karşı istikametinde devam ediyordu. Kocaman bir ters L harfi gibiydi ayak izlerimiz. Ne kadar yürüsek de bir türlü kesişemediğimiz.
Biraz önce üzerinden geçtiğin çimenlere basarak okuldan çıktım. Kafamdaki binlerce düşünceyi her zamanki gibi yanıma aldım. Metronun merdivenlerinden inerken önümdeki pembe ayakkabılara takıldım.
Seni üçüncü kez gördüğümde nasıl olduğunu anlamasam da önümde yürüyordun. Vagonları birer birer geçerken gözlerinle oturabileceğin bir yer arıyordun. Ayakkabının sert kısmı bileklerinin arkasına vuruyordu. Teninde oluşan pembelik ayağındakilerle uyum yaratıyordu. Acıyan yere parmaklarımla dokunmayı isterken bir vagona bindin aniden, tabii ki hemen ardından ben...
Yüzün kapıya dönüktü, yüzüm karşıdaki insanlara dönüktü. İlk göz göze geldiğimizde kulaklığımdaki sesler "without you i'm nothing at all" diyordu. Sen gözlerini camın ardına çevirirken ben an'ın romantizmine kapılmıştım. Yolculuk boyunca tam 4 göre birbirine değdi gözlerimiz ta ki 3. koltukta oturan Y gözlerimizin kesişmesini fark edene kadar.
Seni gördüm, dedi Y, gözleriyle, gözlerime bakarak. X ve seni, gördüm.
Başımı önüme eğdim, gözlerini üzerimde gezdiriyor olmanın verdiği hisle dudaklarıma yarım yamalak bir gülümseme yerleştirdim.
5. kez gözlerine baktığımda ve gözlerime baktığında benden tam 2 durak önce inmek üzereydin.
Tüm kahverengiliğinle hoşça kal, dedin ve ben pembe ayakkabılarından nefret ederek içimden you never see the lonely me at all, dedim.
Mart 15, 2008
Ben eve girdiğimde sen yoktun. Ya da sen varken girmiştim ama ben içerideyken sen, yoktun.
Kitaplarını izledim oturduğum yerden uzun uzun. Sonra birini seçtim gelişigüzel, sayfalara aldığın notları, altını çizdiğin cümleleri okudum. Yastığına dokundum. Gözlerimi kapadım ve buradaymışsın gibi seni izledim. Gözkapaklarımla gözbebeğim arasında duran seni, çok sevdim.
Kısa hikayelerini gördüm sonra. Onları oluşturan cümlelerin harflerinde parmaklarımı gezdirdim. Seni oluşturan şeyleri anlamaya çalıştım, bıraktığın izler yardımıyla tanımaya çabaladım.
Sen yoktun ve saat çalışıyordu duvarda. Yalnız hissettim, kimsesiz hissettim, zavallı hissettim olmadığın odada.
Nefesimi tuttum bir ara. Geldiğinde tüm nefesimi sana vereyim istedim. Sensizliğinde onu biriktirmeyi bile beceremedim.
Kalemi kağıtlarına değdirdim. Yastığının altına cümlelerimi koydum, kitaplarının sayfalarında gözlerimi bıraktım ve hiç bilmediğim hayatın için ağladım.
Sonra sen geldin ve seninle beraber hiç bilmediğim mavilikler geldi, sarının en güzel tonları yüzüne serpildi. Işığa yüzünü görebilmemi sağladığı için minnet ettim.
İçinde sıkıştığımız o kısa "an" hiç bitmesin istedim.
Bitti.
Beraberinde ben de, düşüncelerim de, hissettiklerim de bitti.
Sandım.
Yanıldım.
Gözkapaklarım ve gözbebeklerim arasındasın sen şimdi. Gözlerini görebilmek için kapıyorum benimkileri.
Ve saçlarının arasına, boynunun biraz yukarısına bırakıyorum keşkelerimi. Sonsuza kadar içimde taşıyarak görebilmen ve anlayabilmen ümidini.
Kalabalığı güldüren palyaçoların da hisleri ve ağlayabilme lüksleri vardır. Yokluğunda seni bana anlatan yegane şey; hayatını geçirdiğin, nefesini verdiğin -nefesimi aldığım- dört duvarlı boş, bomboş odandır.
Tüm kesikler içimizde ağır ağır kanarken kahkahalarla gülelim halimize şimdi. Tıpkı daha önce de yaptığımız gibi.
Kitaplarını izledim oturduğum yerden uzun uzun. Sonra birini seçtim gelişigüzel, sayfalara aldığın notları, altını çizdiğin cümleleri okudum. Yastığına dokundum. Gözlerimi kapadım ve buradaymışsın gibi seni izledim. Gözkapaklarımla gözbebeğim arasında duran seni, çok sevdim.
Kısa hikayelerini gördüm sonra. Onları oluşturan cümlelerin harflerinde parmaklarımı gezdirdim. Seni oluşturan şeyleri anlamaya çalıştım, bıraktığın izler yardımıyla tanımaya çabaladım.
Sen yoktun ve saat çalışıyordu duvarda. Yalnız hissettim, kimsesiz hissettim, zavallı hissettim olmadığın odada.
Nefesimi tuttum bir ara. Geldiğinde tüm nefesimi sana vereyim istedim. Sensizliğinde onu biriktirmeyi bile beceremedim.
Kalemi kağıtlarına değdirdim. Yastığının altına cümlelerimi koydum, kitaplarının sayfalarında gözlerimi bıraktım ve hiç bilmediğim hayatın için ağladım.
Sonra sen geldin ve seninle beraber hiç bilmediğim mavilikler geldi, sarının en güzel tonları yüzüne serpildi. Işığa yüzünü görebilmemi sağladığı için minnet ettim.
İçinde sıkıştığımız o kısa "an" hiç bitmesin istedim.
Bitti.
Beraberinde ben de, düşüncelerim de, hissettiklerim de bitti.
Sandım.
Yanıldım.
Gözkapaklarım ve gözbebeklerim arasındasın sen şimdi. Gözlerini görebilmek için kapıyorum benimkileri.
Ve saçlarının arasına, boynunun biraz yukarısına bırakıyorum keşkelerimi. Sonsuza kadar içimde taşıyarak görebilmen ve anlayabilmen ümidini.
Kalabalığı güldüren palyaçoların da hisleri ve ağlayabilme lüksleri vardır. Yokluğunda seni bana anlatan yegane şey; hayatını geçirdiğin, nefesini verdiğin -nefesimi aldığım- dört duvarlı boş, bomboş odandır.
Tüm kesikler içimizde ağır ağır kanarken kahkahalarla gülelim halimize şimdi. Tıpkı daha önce de yaptığımız gibi.
Mart 11, 2008
Belirlenmiş sınırları aşmaya çalışan kişilere ağzının payını kim verecek? Peki ya Kağıthane yerle bir edildikten sonra o kadar insan nereye gidecek?
Onların gözünden bakarsak olaya:
Tüm minareleri yavaş yavaş çaldık, kılıflarını zaten önceden hazırlamıştık. Yuvalarını kümes yıkar gibi dağıttık, üç beş kuruşla ağızlarını kapattık.
Bir avuç çığlık; susar sanmıştık, susturamadık.
"Dön bak dünyaya..."
Onların gözünden bakarsak olaya:
Tüm minareleri yavaş yavaş çaldık, kılıflarını zaten önceden hazırlamıştık. Yuvalarını kümes yıkar gibi dağıttık, üç beş kuruşla ağızlarını kapattık.
Bir avuç çığlık; susar sanmıştık, susturamadık.
"Dön bak dünyaya..."
Mart 09, 2008
"Günün en güzel saatleri akşam altı-yedidir diyordum; sanıyorum bu da doğru değil. Sonbaharı da (sahip olamadığım tek mevsimimi; yani, yaşamımı) yine elimden kaçırdım. Gerilerden konuşuyorum, sık sık (getirdiğim bir şey olmamasına rağmen). Bazen de öne geçmeyi deniyorum, ve nereye baksam, yaşamım değil gördüğüm. Bunu doğruluyor bir başka yüzüm. Kendimi ve sesimi suya düşürdüğüm yeri ve zamanı bile hatırlamıyorum. Bir yankı olarak kalıyorum suyun üstündeki aksimle - bir gün silivermeyi düşlediğim... Yaşamım bir can çekişme süresi-ni bilmediğim. Ve hiçbir şeye şaşmıyorum - her şey bildik diyordum ya; bu da doğru değil. Ben dünyaya olup biteni hayretle izlemeye ve şaşırmaya gelmişim - durmadan şaşırmaya... Ama ne söylersem söyleyeyim, ne çalarsam çalayım, bu kamburu yüklendiğim için oyunbozan oluyorum. Yine söylemek istediğim bunlar değil - Ve tüm ağrılar gibi bu da iğrenç."
iç kapaktan alıntı.
iç kapaktan alıntı.
Mart 08, 2008
öyle bir ruh hali ki, ağzından çıkabilen tek cümle yine "ne gerek var?"
oysa bir yaz gününde moda çay bahçesinin oralarda bırakmıştın o cümleyi. bırakacağına söz vermiştin hatta.
sözünü tutamamanın ağırlığı, hatta üzerine toz biber gibi bahar yorgunluğu...
parmağını kıpırdatacak gücün yokken ağlayabiliyorsun hala. demek ki yaşıyorsun.
ah sylvia çık o kitaplardan, sıyrıl duvardaki fotoğrafından, karşıma gel beraber gözyaşı dökelim. bir işe yarasın tuzlu sularımız...
"istanbul'da kimim var? kimin için bu toz duman" derken pinhani, klavyeden damlalarını siliyorsun... yalnızlığını kalabalıkta yaşayamıyorsun.
oysa bir yaz gününde moda çay bahçesinin oralarda bırakmıştın o cümleyi. bırakacağına söz vermiştin hatta.
sözünü tutamamanın ağırlığı, hatta üzerine toz biber gibi bahar yorgunluğu...
parmağını kıpırdatacak gücün yokken ağlayabiliyorsun hala. demek ki yaşıyorsun.
ah sylvia çık o kitaplardan, sıyrıl duvardaki fotoğrafından, karşıma gel beraber gözyaşı dökelim. bir işe yarasın tuzlu sularımız...
"istanbul'da kimim var? kimin için bu toz duman" derken pinhani, klavyeden damlalarını siliyorsun... yalnızlığını kalabalıkta yaşayamıyorsun.
Mart 07, 2008
Sabahın en tanımsız vakitlerindeyiz. Bir otobüs dolusu insanız. Bir kısmımız otururken bir kısmımız ayaktayız.
Tiksinerek boyası soyulmuş demire tutunuyorum. Ayaklarım oldukları yerde dans ediyorlar, tutamıyorum. Yanımda duran kızın suni deri çantası -ellerinde sımsıkı, üzerinde 9 köşeli metal yıldızı. 9 ucu var yıldızın etime yavaşça batan, battıkça kanatan. Yıldız işkenceden memnun, kanımı akıtıyor. Annem evden çıkarken tanımadığım kişilerle konuşmamamı söylüyor. Kaç yaşında olduğumun önemi yok. Otobüs kalabalık ve tanımadığım kişiler etrafımda, onlar çok. Çok! Olduğum yerde kanıyorum, onlar konuşuyor ben susuyorum, biraz daha pusuyorum. Durmuyorlar, 9 köşeli yıldızın her ucu etimin daha derinine saplanmak için birbileriyle yarışıyorlar. Ağızlarındaki 9 gümüş dişle sırıtarak salyalarını çenelerinden akıtıyorlar. Susuyorum anne ve ilk cinayetimi işliyorum.
Artık otobüste yapayalnızım, belki de hep yalnızdım. Ayaktayım ve ağlıyorum. Önümde oturan çocuk gözyaşlarımı havada yakalayıp kendi gözlerine koyuyor. Damarlarındaki kuraklığı benim yaşlarımla gideriyor. Ben eksiliyorum, eksildiğimle çoğalıyor.
Adını bilmediğim duraktan bir falcı kadın otobüse biniyor, kalabalığı geçip yanıma geliyor. Koynundan çıkardığı bıçağın tahta sapı yer yer kırık. Elimi avucuna alıp uzun uzun bakıyor. Bıçağın sivri ucuyla adımı avucuma kazıyor. Adımdaki 6 harften ilk defa nefret ediyorum.
Otobüs daha önce gitmediğim bir yere gidiyor, tüm yolcular uykuda bense hala ayaktayım. Aniden midem bulanıyor. Tutamıyorum kendimi, çocuğun rengarenk balonları üzerine kusuyorum.
9 uçlu yıldız en derinimde, yer yer kırık tahta saplı bıçak falcının göğsünde, adım kanıyor elimde.
Biliyor musun ben bugün katil oldum, Anne.
Tiksinerek boyası soyulmuş demire tutunuyorum. Ayaklarım oldukları yerde dans ediyorlar, tutamıyorum. Yanımda duran kızın suni deri çantası -ellerinde sımsıkı, üzerinde 9 köşeli metal yıldızı. 9 ucu var yıldızın etime yavaşça batan, battıkça kanatan. Yıldız işkenceden memnun, kanımı akıtıyor. Annem evden çıkarken tanımadığım kişilerle konuşmamamı söylüyor. Kaç yaşında olduğumun önemi yok. Otobüs kalabalık ve tanımadığım kişiler etrafımda, onlar çok. Çok! Olduğum yerde kanıyorum, onlar konuşuyor ben susuyorum, biraz daha pusuyorum. Durmuyorlar, 9 köşeli yıldızın her ucu etimin daha derinine saplanmak için birbileriyle yarışıyorlar. Ağızlarındaki 9 gümüş dişle sırıtarak salyalarını çenelerinden akıtıyorlar. Susuyorum anne ve ilk cinayetimi işliyorum.
Artık otobüste yapayalnızım, belki de hep yalnızdım. Ayaktayım ve ağlıyorum. Önümde oturan çocuk gözyaşlarımı havada yakalayıp kendi gözlerine koyuyor. Damarlarındaki kuraklığı benim yaşlarımla gideriyor. Ben eksiliyorum, eksildiğimle çoğalıyor.
Adını bilmediğim duraktan bir falcı kadın otobüse biniyor, kalabalığı geçip yanıma geliyor. Koynundan çıkardığı bıçağın tahta sapı yer yer kırık. Elimi avucuna alıp uzun uzun bakıyor. Bıçağın sivri ucuyla adımı avucuma kazıyor. Adımdaki 6 harften ilk defa nefret ediyorum.
Otobüs daha önce gitmediğim bir yere gidiyor, tüm yolcular uykuda bense hala ayaktayım. Aniden midem bulanıyor. Tutamıyorum kendimi, çocuğun rengarenk balonları üzerine kusuyorum.
9 uçlu yıldız en derinimde, yer yer kırık tahta saplı bıçak falcının göğsünde, adım kanıyor elimde.
Biliyor musun ben bugün katil oldum, Anne.
Şubat 26, 2008
Birisiyle sevişmeyeli ne kadar zaman oldu sevgili okuyucu... Gel seninle monosohbetlerimizden birini daha yapalım. Biliyor musun kendimi adeta sanata adadım! Bu cuma senfoni konserine gidiyorum, haftaya cuma sahnelenecek oyun için biletimi aldım bile. Oyunun ertesi günü baleye, sonraki cumartesi günü de operaya gidiyorum. Ajandamdaki günlerin neredeyse çoğu full! Boş zamanlarımda film izliyor ve kitap okuyorum. En çok sanatla baştan yaratılmış, yönetmenin bir şeyler anlatmayı amaçladığı, elit kesimce üzerine bol bol "hımm"lanmış ve yıldızlanmış filmleri seviyorum. Okuduklarımsa bazen yazarının adını bile doğru yazmayı beceremediğim -ve bunu kasıtlı olarak yapıyorum ihihi- kültleşmiş, pek çok eleştirmenden tam not almış, ebat olarak bir tuğlayla yarışabilecek potansiyelde ve genel olarak özünden çok jelatinini anladığım kitaplar. Yine de dert etmiyorum zaten sanırım birçok kişi de böyle yapıyor. Baksana feyvırıt listeleri bunlarla dolu. Takip etmekten anam ağladı yani. Bir gün biri çıkıp "peki ya kargalar hakkındaki düşünceleriniz?" der diye ödüm kopuyor fakat ben yine de çaktırmıyorum. Çoğu zaman fotoğraflarda yüzümü göstermiyorum. Sükse üzerine sükse yapıyorum. İtalya'dan aldığım baksırın üzerindeki kalplere bakıp hayat üzerine uzuuun düşüncelere dalıyorum. Sanırım büyüyünce dünyayı kurtarıcam. Çok önemli bir yazar da olabilirim aslında. Seçim tamamen bana ait. Bugünden itibaren günde 5 tane sigara içeceğim, saat 17'den sonra sade kahve içmeyeceğim ve asitli içeceklerden uzak duracağım konusunda kendime söz verdim. Kitaplığımdaki okumadığım kitaplar hakkında yazılanları internetten sular seller gibi yutuyorum ki biri kocaman evime ya da küçücük odama geldiğinde soru sorarsa rahatlıkla cevaplayabileyim. Aslında dışardan bakıldığında bir balon gibi görünüyor hayatım. Hani günden güne şişiriyorum, şişiriyorum ve şişiriyorum... Bu yüzden iğnelerden şiddetle sakınıyorum. Olur a biri değiverir sonra bamgümpat, alt üst olur her şey. Sanırım şimdi sokağa çıkacağım -evet akşamları sokağa çıkabilen bir bireyim!- ve önüme gelen ilk dişiye etkileyici bakışlar atacağım. Sonra ne mi? Tabii ki sevişeceğim, sevişeceğim, sevişeceğiz. Dünyayı sevişerek kurtaran bir yazar olmayı seçiyorum Tanrım. Ayrıca bir insanı çekici kılan tek şey farkındalıktır. Bu söylediklerimi bir önceki oyunda yanıma oturup sürekli sms gönderen ve dirseğini benim alanıma kaydırıp rahatsız olmamı sağlayan geberesice adama ithaf etmek istiyorum. Ya bir gün saldıracak/eleştirecek/yerecek kimse kalmazsa dünyada ya da sen'den bahsetmeyi öğrenirsem bir gün? Hayalini kurması bile korkunç!!! Acil bakıma almalıyım kendimi hem bu kötü düşüncelerden arınmak için hem de yaza formda girmek için. Ha ha!
dedi ve anlamadığı kitaplarından birisini okumak üzere sallanan sandalyesine gömülmeye çekildi. Bense burada durmuş çok özlediğim P.'in mezardaki halini düşünüyordum. O kadar güçlü kemiklere sahipti ki etleri lime lime olup eriyip gitse de karşı koyuyordu tamamen toprağın olmaya. Öyle ya hayatı boyunca zaten hep başka şey'lerin bir 'şey'i olmuştu. Bu defa kazanan o'ydu. Göz çukurunda gezinen kurtlardan birini ağzına götürdü, çiğnemeden yuttu. Bugün de nihayet yazacak kadar toktu.
dedi ve anlamadığı kitaplarından birisini okumak üzere sallanan sandalyesine gömülmeye çekildi. Bense burada durmuş çok özlediğim P.'in mezardaki halini düşünüyordum. O kadar güçlü kemiklere sahipti ki etleri lime lime olup eriyip gitse de karşı koyuyordu tamamen toprağın olmaya. Öyle ya hayatı boyunca zaten hep başka şey'lerin bir 'şey'i olmuştu. Bu defa kazanan o'ydu. Göz çukurunda gezinen kurtlardan birini ağzına götürdü, çiğnemeden yuttu. Bugün de nihayet yazacak kadar toktu.
Şubat 25, 2008
Hayatta bazı şeyler olmuyor. Tüm gücünle zorlaman ve bütün düşüncelerini ona yönlendirmen işe yaramıyor.
Bu yüzden adımlarını atarken geride kalan her ayak izinde uzaklaşarak aslında ondan kurtuluyorsun. Bir şeylerin değiştiğini hissediyorsun, kendince seviniyorsun. Yüzüne tuttukları ayna gözlerini kamaştırıyor, uçurumun kenarında olduğunu boşluğa düşmeden fark edemiyorsun.
Sigaranın sıcaklığıyla camdaki buzları eritip avucunda sıktığın kar topunu fırlatacak kimsen olmadığında yalnızlığın bir tercih değil yaşamın olduğunu anlıyorsun.
Baharın geldiğine aldanıp çiçek açan erik ağaçlarından bir farkım yok benim. Tıpkı onlar gibi hepinizden daha erken kuruyup zamansız öleceğim.
Bu yüzden adımlarını atarken geride kalan her ayak izinde uzaklaşarak aslında ondan kurtuluyorsun. Bir şeylerin değiştiğini hissediyorsun, kendince seviniyorsun. Yüzüne tuttukları ayna gözlerini kamaştırıyor, uçurumun kenarında olduğunu boşluğa düşmeden fark edemiyorsun.
Sigaranın sıcaklığıyla camdaki buzları eritip avucunda sıktığın kar topunu fırlatacak kimsen olmadığında yalnızlığın bir tercih değil yaşamın olduğunu anlıyorsun.
Baharın geldiğine aldanıp çiçek açan erik ağaçlarından bir farkım yok benim. Tıpkı onlar gibi hepinizden daha erken kuruyup zamansız öleceğim.
Şubat 17, 2008
Dıgıdık dıgıdık dıgıdık. Dümdüz düzlüklerden geç. Demirlerin üzerinden geç. Onları birbirine bağlayan demirleri görmeden dümdüz düzlüklerin üzerine konulmuş diğer demirlere bakıyormuş numarası yapıp aslında gece olduğu için aynalaşmış cama dayadığın yüzünün yansımasına bakarak hepsinin üzerinden geç
her şeyin,
herkesi''n'' üzeri n den geç -bozulan zar sesi
sonra biraz bulutlara tutun
biraz da kar tanelerinin üzerinden geç
ama seke seke geç,
zıplaya zıplaya geç
atlaya atlaya geç
geçtin mi?
şimdi beni dinle ve o kızın yokuştan düşen kız olduğunu sanma aptal çocuk
çünkü ar t ık her şey için çok geç
herke s içi....n çok geç
çok
~
bugün kendime yine yalan söyledim.
ama kimseye fark ettirmedim.
bir gün olacak, dedim
bir gün gelecek, dedim.
-de dinletemedim.
o halde ağlayın dünyanın bütün aptalları
haydi hepiniz bir araya gelip kaderinize
ve hiç olmadığı kadar geçmişinize
ve asla inanmadığınız geleceğinize -ki hak etmiyorsunuz onu bile
ağlayın.
nefret ediyorum gözyaşı sandığınız yalanlarınızdan.
ve görmeyi öğrenemediğim rüyalarınızdan.
her şeyin,
herkesi''n'' üzeri n den geç -bozulan zar sesi
sonra biraz bulutlara tutun
biraz da kar tanelerinin üzerinden geç
ama seke seke geç,
zıplaya zıplaya geç
atlaya atlaya geç
geçtin mi?
şimdi beni dinle ve o kızın yokuştan düşen kız olduğunu sanma aptal çocuk
çünkü ar t ık her şey için çok geç
herke s içi....n çok geç
çok
çok
geç
~
bugün kendime yine yalan söyledim.
ama kimseye fark ettirmedim.
bir gün olacak, dedim
bir gün gelecek, dedim.
-de dinletemedim.
o halde ağlayın dünyanın bütün aptalları
haydi hepiniz bir araya gelip kaderinize
ve hiç olmadığı kadar geçmişinize
ve asla inanmadığınız geleceğinize -ki hak etmiyorsunuz onu bile
ağlayın.
nefret ediyorum gözyaşı sandığınız yalanlarınızdan.
ve görmeyi öğrenemediğim rüyalarınızdan.
Şubat 11, 2008
no love no glory
no hero.
gelirken can yakmayan giderken en çok koyan şey oluyormuş.
hamile kadınlar ya da sıkışık trafikte dura kalka ilerleyen dolmuşlar gibi yerli yersiz gözyaşı.
en çok da ayakkabılarımın üzerinde duran cümleleri okuduğumda.
ne güzel günler/anlar/dakikalar demeyi bilmeli tamam da, insanoğlu bu doyumsuz diye öğretenler de yok muydu sanki?
hayatım boyunca teşekkür edeceğim sanırım.
istanbul.
bit'erken...
no hero.
gelirken can yakmayan giderken en çok koyan şey oluyormuş.
hamile kadınlar ya da sıkışık trafikte dura kalka ilerleyen dolmuşlar gibi yerli yersiz gözyaşı.
en çok da ayakkabılarımın üzerinde duran cümleleri okuduğumda.
ne güzel günler/anlar/dakikalar demeyi bilmeli tamam da, insanoğlu bu doyumsuz diye öğretenler de yok muydu sanki?
hayatım boyunca teşekkür edeceğim sanırım.
istanbul.
bit'erken...
Şubat 07, 2008
: hiç holivudda bulundun mu?
: hayır, ama çok aradılar
: annadım. peki son bişey daha sorucam şimdi mesela niye hep dönemin norml
: sorma diye
: taam
benim amca oğlu çok komik.
zaten blog da tam böyle bi'şey için var, öbdüm şeker.
: hayır, ama çok aradılar
: annadım. peki son bişey daha sorucam şimdi mesela niye hep dönemin norml
: sorma diye
: taam
benim amca oğlu çok komik.
zaten blog da tam böyle bi'şey için var, öbdüm şeker.
Şubat 06, 2008
Buones noches. Ha ha!
Otobüsleri çok severim. Cam kenarında olmadığım bir yolculuk benim için sadece işkencedir. Otobüste/vapurda/metroda/uçakta/sokakta/vb. ağlayan veya ağlamayan çocuklardan ve bebeklerden nefret ederim. Özellikle sebepsiz ağlayanlarının ses tellerini ellerimle sökmek ve sonra suratlarına bakıp "oldu mu şimdi?" diye sormak isterim. Ağlayan çocuğuna vuran kadınlardan tiksinirim. Bu kadınlara arka arkaya tokatlar atmaktan hoşlanırım. Yine de kadına yönelik şiddete karşı çıkarım. Boş klavye gördüm mü mutlaka oturup bir şeyler yazarım. Bilgisayar ya da daktilom olmadan kağıt kalem ile yazacaklarımı yetiştiremem. Beynimin elime yenik düşmesine çok kızarım. Beynimle bi'kaç gün küs kalıp sonra barışırım.
Bütün sevgililerimle arkadaş kalırım. Ayrıldıktan sonra aramızdaki ilişkiyi onlar anlamadan vıcıklaştırır böylece üzerimize çökecek hüzün bulutundan kurtulmaya çalışırım. Çoğu zaman başarılı olsam da bazılarıyla yürütemeyiz. Zaten binlerce kişinin yaşadığı şehirlerde de mutlaka birbirimizi bir gün buluruz, karşılaştığımızda kafalarımızı çeviririz. Böylece gerçekleşecek iletişimi engellediğimizi sansak da yanıldığımızı mutlaka anlarız.
Kahvesine şeker/süt/süt tozu ekleyen insanları anlamam, saygı duyarım. Pazar günleri beni sokağa çağıran arkadaşlarımın çağrılarına uymam, onlarla renkli istop oynamak yerine evimde kitap okur, pipo içer, bohem bir hayat yaşarım.
Hikmet gibi perşembelerden hoşlanmasam da bunu ona hiçbir zaman söylemem. Her perşembe onu neşelendirmeye çalışırım. Eğer evden çıkmam gerekliyse onu yalnız bıraksam da balkona çıkılan kapıyı kilitlemeyi unutmam. Böylece onun hayatını güvenceye alırım.
Müzik dinlemiyorsam yürümeyi tercih etmem. Olduğum yerden bir adım öteye kıpırdamam. İpodumda çalan şarkıyı sessiz olarak söylerim ve dudak hareketlerimden hangi şarkıyı dinlediğimi anlayan biriyle ilk durakta inip evine giderim.
Yeni ayakkabılarımı bir süre giymem, kutusunda saklarım. Bundan garip ve tarifsiz bir haz alırım.
Halihazırdaki köşe yazarlarından çok daha iyi yazdığını iddia eden ve bunu ezkaza bana söyleyen arkadaşlarıma gülümserim, "o halde al yazılarını git genel yayın yönetmenine göster" derim.
Yalandan korkmam yılandan korktuğum kadar. Arada sırada yalan söylerim. Ortada kalmış yalanları sahipsiz bırakmam, hepsini evlat edinirim. Evlilikten hoşlanmak yerine birlikte yaşayan insanları severim.
Boş zamanlarımda ttku ile evlere girer, domates salçasında oluşmuş küfleri temizler ve birikmiş bulaşıkları yıkarım. Üzerine bir sigara yakıp bitene kadar Boş Ev'deki aşkı düşünürüm. Eğer birini o aşkla seversem onunla evleneceğime dair söz veririm. Evleneceğim gün söz verdiğim kişiyi ortada bırakır İstanbul'da tekila içerim.
Daha az kelimeyle özü anlatmak yerine daha çok kelimeyle laf kalabalığı yapan arkadaşımı önce tokatlarım, sonra onu öperim ve çok sevdiğimi söylerim. Dağıttığımız odayı toplamamız konusunda ısrarcı olsa da eğer sarhoşsak işleri sabaha bırakırız. Uykuya çok değer veririz. Verdiğimiz değer yüzünden uyanmamız gereken zamanlarda uyanmaz ve sonra içten içe kaçırdığımız şeyler için üzülürüz.
Kudra'nın yazdıklarına taparım. Yazdığı kitabı kutsal kabul edip baş ucuma koyarım. Böylece oluşturduğumuz dinin sahte peygamberliğini yapmaktan tutuklanıp hapse atılırım. Temiz çamaşır ve sigara getiren arkadaşlarımı küçük bir deftere not eder hapisten kaçtığımda onların evlerinde saklanırım.
Bazen her şeyi gereksiz yere uzatırım. Yusuf'un atıldığı kuyunun etrafında dolaşırım. Beni kuyuya atmak yerine boynuma sarılan karımın omzunda hıçkıra hıçkıra ağlarım.
Gün içinde bulduğum her aynada kendime ilk kez görüyormuşum gibi bakarım. Bu yüzden en çok kendimle göz göze gelirim. Yürürken göz göze geldiğim insanlar olursa mutlu olurum.
Facebook sayesinde kavuştuğum arkadaşlarımla saat başı buluşmaktan hoşlanırım. Her buluşmaya mavi önlüğümü giyerek gider eski günlerin tadını yakalamaya çalışırım.
Üzerimi değiştirirken duvarlarımdaki Dali resimlerini incelemekten hoşlanırım. Yeni keşfettiğim bir detay gördüğümde önce kendi etrafımda 3 kere döner sonra o detayı öpücüğe boğarım.
Yazdığı kıytırık manifestoyla aklımı başımdan alan minik balkabağımın saçını çekmek için Ankara'ya gitmeyi planlarım ve bunu ona hiçbir zaman söylemem. Öğrendiğinde saçlarını kestirmesinden ölesiye korkarım.
Sylvia Plath ölmesin diye her gece dua eder, ölüm yıldönümünde ülke genelinde yas ilan edilmesi için imza toplarım. (Ha ha! O öldü bile akıllım, diyecek yiğidin alnını karışlarım.)
İzlediğim filmlerden ve okuduğum cümlelerden etkilenip yerli yersiz yolculuklara çıkar, bir yılın 11 ayını İstanbul'da geçirmemi sağlarım.
Kazak giymek yerine lahana gibi üst üste giyinmekten hoşlanırım. Kazak giydiğim zamanlarda huysuzlaşır ve saldırgan davranışlarımla etrafımdakilerin canını sıkarım.
Siyaset ve politika arasındaki ayrımı bilir soranlara araştırmalarını öğütlerim. Okuduğum fakülteyi sevmesem de bölümümden çok hoşlanır ve arada sırada muhalif gazetelerde çalışırım.
Duvarlara sprey boyayla yazılmış 3 C simgesini hayal gücümle 3 Ç yapar böylece hem olası karışıklıkları engeller hem de narsistliğime tavan yaptırırım.
Migrenimden hoşlanmam, kriz zamanlarımda onu ağrı kesiciyle besler ve oyalanmasını sağlarım. Nilüfer ölse hiç üzülmem ama sanırım yine de ağlarım.
Yazıyı buraya kadar sıkılmadan okuyan herkesi Hıncal Uluç'tan hayatları boyunca köşe bucak saklarım. Sizden birini sorduğunda "aa o daha gelmedi memleketten" demeyi boynumun borcu sayarım.
Sevdiğim-sevmediğim, yaptığım-yapmadığım birçok şeyi işte aynen böyle arka arkaya sıralar, "acaba hangisi doğru" diye merak edenlerin hevesini kursağında bırakırım.
Ve son olarak yokuştan düşen kızı gördüğümde artık sadece tekmeler ve ona aptal demeyi bir an evvel bırakırım.
Otobüsleri çok severim. Cam kenarında olmadığım bir yolculuk benim için sadece işkencedir. Otobüste/vapurda/metroda/uçakta/sokakta/vb. ağlayan veya ağlamayan çocuklardan ve bebeklerden nefret ederim. Özellikle sebepsiz ağlayanlarının ses tellerini ellerimle sökmek ve sonra suratlarına bakıp "oldu mu şimdi?" diye sormak isterim. Ağlayan çocuğuna vuran kadınlardan tiksinirim. Bu kadınlara arka arkaya tokatlar atmaktan hoşlanırım. Yine de kadına yönelik şiddete karşı çıkarım. Boş klavye gördüm mü mutlaka oturup bir şeyler yazarım. Bilgisayar ya da daktilom olmadan kağıt kalem ile yazacaklarımı yetiştiremem. Beynimin elime yenik düşmesine çok kızarım. Beynimle bi'kaç gün küs kalıp sonra barışırım.
Bütün sevgililerimle arkadaş kalırım. Ayrıldıktan sonra aramızdaki ilişkiyi onlar anlamadan vıcıklaştırır böylece üzerimize çökecek hüzün bulutundan kurtulmaya çalışırım. Çoğu zaman başarılı olsam da bazılarıyla yürütemeyiz. Zaten binlerce kişinin yaşadığı şehirlerde de mutlaka birbirimizi bir gün buluruz, karşılaştığımızda kafalarımızı çeviririz. Böylece gerçekleşecek iletişimi engellediğimizi sansak da yanıldığımızı mutlaka anlarız.
Kahvesine şeker/süt/süt tozu ekleyen insanları anlamam, saygı duyarım. Pazar günleri beni sokağa çağıran arkadaşlarımın çağrılarına uymam, onlarla renkli istop oynamak yerine evimde kitap okur, pipo içer, bohem bir hayat yaşarım.
Hikmet gibi perşembelerden hoşlanmasam da bunu ona hiçbir zaman söylemem. Her perşembe onu neşelendirmeye çalışırım. Eğer evden çıkmam gerekliyse onu yalnız bıraksam da balkona çıkılan kapıyı kilitlemeyi unutmam. Böylece onun hayatını güvenceye alırım.
Müzik dinlemiyorsam yürümeyi tercih etmem. Olduğum yerden bir adım öteye kıpırdamam. İpodumda çalan şarkıyı sessiz olarak söylerim ve dudak hareketlerimden hangi şarkıyı dinlediğimi anlayan biriyle ilk durakta inip evine giderim.
Yeni ayakkabılarımı bir süre giymem, kutusunda saklarım. Bundan garip ve tarifsiz bir haz alırım.
Halihazırdaki köşe yazarlarından çok daha iyi yazdığını iddia eden ve bunu ezkaza bana söyleyen arkadaşlarıma gülümserim, "o halde al yazılarını git genel yayın yönetmenine göster" derim.
Yalandan korkmam yılandan korktuğum kadar. Arada sırada yalan söylerim. Ortada kalmış yalanları sahipsiz bırakmam, hepsini evlat edinirim. Evlilikten hoşlanmak yerine birlikte yaşayan insanları severim.
Boş zamanlarımda ttku ile evlere girer, domates salçasında oluşmuş küfleri temizler ve birikmiş bulaşıkları yıkarım. Üzerine bir sigara yakıp bitene kadar Boş Ev'deki aşkı düşünürüm. Eğer birini o aşkla seversem onunla evleneceğime dair söz veririm. Evleneceğim gün söz verdiğim kişiyi ortada bırakır İstanbul'da tekila içerim.
Daha az kelimeyle özü anlatmak yerine daha çok kelimeyle laf kalabalığı yapan arkadaşımı önce tokatlarım, sonra onu öperim ve çok sevdiğimi söylerim. Dağıttığımız odayı toplamamız konusunda ısrarcı olsa da eğer sarhoşsak işleri sabaha bırakırız. Uykuya çok değer veririz. Verdiğimiz değer yüzünden uyanmamız gereken zamanlarda uyanmaz ve sonra içten içe kaçırdığımız şeyler için üzülürüz.
Kudra'nın yazdıklarına taparım. Yazdığı kitabı kutsal kabul edip baş ucuma koyarım. Böylece oluşturduğumuz dinin sahte peygamberliğini yapmaktan tutuklanıp hapse atılırım. Temiz çamaşır ve sigara getiren arkadaşlarımı küçük bir deftere not eder hapisten kaçtığımda onların evlerinde saklanırım.
Bazen her şeyi gereksiz yere uzatırım. Yusuf'un atıldığı kuyunun etrafında dolaşırım. Beni kuyuya atmak yerine boynuma sarılan karımın omzunda hıçkıra hıçkıra ağlarım.
Gün içinde bulduğum her aynada kendime ilk kez görüyormuşum gibi bakarım. Bu yüzden en çok kendimle göz göze gelirim. Yürürken göz göze geldiğim insanlar olursa mutlu olurum.
Facebook sayesinde kavuştuğum arkadaşlarımla saat başı buluşmaktan hoşlanırım. Her buluşmaya mavi önlüğümü giyerek gider eski günlerin tadını yakalamaya çalışırım.
Üzerimi değiştirirken duvarlarımdaki Dali resimlerini incelemekten hoşlanırım. Yeni keşfettiğim bir detay gördüğümde önce kendi etrafımda 3 kere döner sonra o detayı öpücüğe boğarım.
Yazdığı kıytırık manifestoyla aklımı başımdan alan minik balkabağımın saçını çekmek için Ankara'ya gitmeyi planlarım ve bunu ona hiçbir zaman söylemem. Öğrendiğinde saçlarını kestirmesinden ölesiye korkarım.
Sylvia Plath ölmesin diye her gece dua eder, ölüm yıldönümünde ülke genelinde yas ilan edilmesi için imza toplarım. (Ha ha! O öldü bile akıllım, diyecek yiğidin alnını karışlarım.)
İzlediğim filmlerden ve okuduğum cümlelerden etkilenip yerli yersiz yolculuklara çıkar, bir yılın 11 ayını İstanbul'da geçirmemi sağlarım.
Kazak giymek yerine lahana gibi üst üste giyinmekten hoşlanırım. Kazak giydiğim zamanlarda huysuzlaşır ve saldırgan davranışlarımla etrafımdakilerin canını sıkarım.
Siyaset ve politika arasındaki ayrımı bilir soranlara araştırmalarını öğütlerim. Okuduğum fakülteyi sevmesem de bölümümden çok hoşlanır ve arada sırada muhalif gazetelerde çalışırım.
Duvarlara sprey boyayla yazılmış 3 C simgesini hayal gücümle 3 Ç yapar böylece hem olası karışıklıkları engeller hem de narsistliğime tavan yaptırırım.
Migrenimden hoşlanmam, kriz zamanlarımda onu ağrı kesiciyle besler ve oyalanmasını sağlarım. Nilüfer ölse hiç üzülmem ama sanırım yine de ağlarım.
Yazıyı buraya kadar sıkılmadan okuyan herkesi Hıncal Uluç'tan hayatları boyunca köşe bucak saklarım. Sizden birini sorduğunda "aa o daha gelmedi memleketten" demeyi boynumun borcu sayarım.
Sevdiğim-sevmediğim, yaptığım-yapmadığım birçok şeyi işte aynen böyle arka arkaya sıralar, "acaba hangisi doğru" diye merak edenlerin hevesini kursağında bırakırım.
Ve son olarak yokuştan düşen kızı gördüğümde artık sadece tekmeler ve ona aptal demeyi bir an evvel bırakırım.
Şubat 02, 2008
Parmaklarım yok benim.
9 ya da 10 yaşında kaybettiğim bir babaoğulsavaşında bedeli parmaklarımla ödedim. Kesilirken hiç kan akmadı. Zaten canım da hiç yanmadı.
Gözlerim yok benim.
Yine çocuk olduğum bir yaşta erkek kardeşimin kırdığı oyuncaklara ağladım. Susmam için gözlerimi istedi. Tereddüt etmedim. Yuvaları boş kalan göz çanaklarımı aynada hiç görmedim. Zaten bir daha hiç ağlamadım.
Saçlarım yok benim.
Çocuk olmak yerine kardan adam olmak istediğim bir günde kaybettim onları. Gözsüz suratımdan ayrılırken her biri tel tel ben hiç ağlayamadım. Parmaksız ellerimle anneme karşı koyamadım. Kafam hiç kanamadı, gözümden hiç yaş akmadı, parmaklarıkesilmişellerim hiç sızlamadı. Zaten bir daha hiç berbere gitmedim.
Ben'liğim yok benim. Bugüne kadar hep başkalarından aldıklarımla kendimi oluşturdum. Karşılığında ben'den başka verecek hiçbir şeyim yoktu. Aldım, verdim, hesabı kendimle ödedim. Kimse aldırış etmedi. Zaten bir daha hiç kimseyle konuşmadım.
Edebiyat dünyasını sarsacak kelimeleri yan yana getirip mükemmel romanlar yazabilirdim. Yazmadım. Yokuştan düşen kızı göremedim. Yokuştan düşen kıza dokunamadım. Yokuştan düşen kıza saç tellerimden hatıralar bırakamadım. Yokuştan düşen kıza verecek hiçbir şeyim yoktu. Oysa tüm terk edilmiş sevgililerime bedenimden birer parça ayırmıştım.
Göremediğim, dokunamadığım, yıkayamadığım bir dünyada bedensiz kaldım. O kadar çok istediler ki benden, çağrılarını yanıtsız bırakamadım.
Parçalara ayrıldım, azaldım, yalnız kaldım.
Yokuştan düşen kızın beni anlamasını bir türlü sağlayamadım.
Tamamı gerçek ya da tamamı sahte hikayeler tasarladım. Boş bırakılmış satırları kafamdakilerin cümleleriyle doldurmaya çalıştım. Bazılarının çığlıklarına katlanamazken, bazılarını hiç duyamadım. Hiçkimseye canımı nasıl yaktıklarını anlatmadım. Zaten kimseyi varlıklarına inandıramadım.
9 ya da 10 yaşında kaybettiğim bir babaoğulsavaşında bedeli parmaklarımla ödedim. Kesilirken hiç kan akmadı. Zaten canım da hiç yanmadı.
Gözlerim yok benim.
Yine çocuk olduğum bir yaşta erkek kardeşimin kırdığı oyuncaklara ağladım. Susmam için gözlerimi istedi. Tereddüt etmedim. Yuvaları boş kalan göz çanaklarımı aynada hiç görmedim. Zaten bir daha hiç ağlamadım.
Saçlarım yok benim.
Çocuk olmak yerine kardan adam olmak istediğim bir günde kaybettim onları. Gözsüz suratımdan ayrılırken her biri tel tel ben hiç ağlayamadım. Parmaksız ellerimle anneme karşı koyamadım. Kafam hiç kanamadı, gözümden hiç yaş akmadı, parmaklarıkesilmişellerim hiç sızlamadı. Zaten bir daha hiç berbere gitmedim.
Ben'liğim yok benim. Bugüne kadar hep başkalarından aldıklarımla kendimi oluşturdum. Karşılığında ben'den başka verecek hiçbir şeyim yoktu. Aldım, verdim, hesabı kendimle ödedim. Kimse aldırış etmedi. Zaten bir daha hiç kimseyle konuşmadım.
Edebiyat dünyasını sarsacak kelimeleri yan yana getirip mükemmel romanlar yazabilirdim. Yazmadım. Yokuştan düşen kızı göremedim. Yokuştan düşen kıza dokunamadım. Yokuştan düşen kıza saç tellerimden hatıralar bırakamadım. Yokuştan düşen kıza verecek hiçbir şeyim yoktu. Oysa tüm terk edilmiş sevgililerime bedenimden birer parça ayırmıştım.
Göremediğim, dokunamadığım, yıkayamadığım bir dünyada bedensiz kaldım. O kadar çok istediler ki benden, çağrılarını yanıtsız bırakamadım.
Parçalara ayrıldım, azaldım, yalnız kaldım.
Yokuştan düşen kızın beni anlamasını bir türlü sağlayamadım.
Tamamı gerçek ya da tamamı sahte hikayeler tasarladım. Boş bırakılmış satırları kafamdakilerin cümleleriyle doldurmaya çalıştım. Bazılarının çığlıklarına katlanamazken, bazılarını hiç duyamadım. Hiçkimseye canımı nasıl yaktıklarını anlatmadım. Zaten kimseyi varlıklarına inandıramadım.
Ocak 29, 2008
İnsan sigara içmeden yaşayabiliyor da sigara olmadan ölemiyor. Bu yüzden soğuğa rağmen dışarı çıktım. Suratım kesiklerle dolu. Avucuna düşen kar taneleri burada beni yaralıyor. Sana "hava çok soğuk" demeyi düşündüm önce sonra vazgeçtim. Sen de biliyorsun, burada -orada- çok daha soğuk, derdin bana.
Her yazı yeni bir ölüm demek. Çünkü her kelime geçmişten geliyor sanki ve gelirken dikenleri kanatıyor içimdekileri.
Tozlanmasına izin vermediğim, yosun tutmasın diye sürekli oradan oraya yuvarladığım anılarım. Düşüncelerim arasında kaybolmuşlar, bir araya toplamaya çalışıyorum. Neden geçmiş bu kadar öldürücü? Ölmemiştik ama yaşarken... Neyse.
Utandığın ya da pişman olduğun bir şeyler mi var dedi önündeki siyahkaplıbeyazçizgilisayfalı deftere adımı yazarken. Sonrasında anlattıklarımla hiç ilgilenmedi. Ben de ilgilenmedim anlattıklarımla. Arkasındaki camdan 3 kuş geçti, evet tek tek saydım. Odada ben, o, anlattıklarım ve camın önünde bekleyen kuşlarla yalnızdık. Ne ben biliyordum ne yapacağımızı ne de o söylüyordu yapılması gerekeni. Bir süre düşündü. Nükleer silahların insanları öldürebildiği kadar kısa ve görüşmediğimiz aylar kadar uzun geldi bana bu düşünme süresi. Sıkıntımı belli etmedim. İlaçlar bitince tekrar gel dedi. Geri dönmedim. Zaten ilaçlar da hiç bitmedi. Tüketilmeyen şeyler üretildiğiyle kalıyor, yazık.
O siren sesli alete kafamı soktuklarında, yoo hayır öncesinde iki yanına süngerler sıkıştırmışlardı, aklıma önce Sylvia geldi. Odada koca beyaz borumtrak alet ve içinde ben ve ayak ucumda yediği elektrik şoklarıyla şakakları morarmış Sylvia, yalnızdık. Dışardaki adam ve kadın bir ekrandan kafama bakıyorlardı. En içine. Sizi görecekler diye çok korktum, saklayabileceğim noktalara yerleştirdim aceleyle. Önemsiz buldular, görmediler. Yine ben kazandım. Sylvia giderken "geri gelecek" dedi, geri geldin.
Gözlerin hiç önemi yok aslında biliyor musun... Onları yerlerinden çıkartıp sana yollayabilirim eğer istersen. Böylece gerçekliğini test etmiş olursun. Ah yokuştan düşen kız, hala testler uyguluyor musun insanlara ve hala güveniyor musun onlara? Onlar bizi asla yalnız bırakmadılar. Onlar bizi asla dışlamadılar. Katre katre içlerine soktular da nefessiz kalmamızı sağladılar. Çıkarken ardımdan gelirsin sanıyordum, camdaki kuşlara takılıp orada kaldın.
Sen zaten her zaman biraz daha akıllıydın. Önde ya da geride kimse olmasın diye çabaladın. Eşitlediğin andaysa kayboldum sandın.
Yokuştan düşen kız, sen hayatın boyunca yanıldın, seni sana anlatmak istiyorum şimdi.
Hem ne demişti taptığım kitapların sahibi; -miş gibi yaşamalı.
Valizler, eşikte bekleyen cinler ve sigaralar. Hepsi ters köşede üst üste biriktiler ve bana "git" dediler.
Bu yüzden gidiyorum şimdi, umarım görebilirsin neden geldiğimi.
Her yazı yeni bir ölüm demek. Çünkü her kelime geçmişten geliyor sanki ve gelirken dikenleri kanatıyor içimdekileri.
Tozlanmasına izin vermediğim, yosun tutmasın diye sürekli oradan oraya yuvarladığım anılarım. Düşüncelerim arasında kaybolmuşlar, bir araya toplamaya çalışıyorum. Neden geçmiş bu kadar öldürücü? Ölmemiştik ama yaşarken... Neyse.
Utandığın ya da pişman olduğun bir şeyler mi var dedi önündeki siyahkaplıbeyazçizgilisayfalı deftere adımı yazarken. Sonrasında anlattıklarımla hiç ilgilenmedi. Ben de ilgilenmedim anlattıklarımla. Arkasındaki camdan 3 kuş geçti, evet tek tek saydım. Odada ben, o, anlattıklarım ve camın önünde bekleyen kuşlarla yalnızdık. Ne ben biliyordum ne yapacağımızı ne de o söylüyordu yapılması gerekeni. Bir süre düşündü. Nükleer silahların insanları öldürebildiği kadar kısa ve görüşmediğimiz aylar kadar uzun geldi bana bu düşünme süresi. Sıkıntımı belli etmedim. İlaçlar bitince tekrar gel dedi. Geri dönmedim. Zaten ilaçlar da hiç bitmedi. Tüketilmeyen şeyler üretildiğiyle kalıyor, yazık.
O siren sesli alete kafamı soktuklarında, yoo hayır öncesinde iki yanına süngerler sıkıştırmışlardı, aklıma önce Sylvia geldi. Odada koca beyaz borumtrak alet ve içinde ben ve ayak ucumda yediği elektrik şoklarıyla şakakları morarmış Sylvia, yalnızdık. Dışardaki adam ve kadın bir ekrandan kafama bakıyorlardı. En içine. Sizi görecekler diye çok korktum, saklayabileceğim noktalara yerleştirdim aceleyle. Önemsiz buldular, görmediler. Yine ben kazandım. Sylvia giderken "geri gelecek" dedi, geri geldin.
Gözlerin hiç önemi yok aslında biliyor musun... Onları yerlerinden çıkartıp sana yollayabilirim eğer istersen. Böylece gerçekliğini test etmiş olursun. Ah yokuştan düşen kız, hala testler uyguluyor musun insanlara ve hala güveniyor musun onlara? Onlar bizi asla yalnız bırakmadılar. Onlar bizi asla dışlamadılar. Katre katre içlerine soktular da nefessiz kalmamızı sağladılar. Çıkarken ardımdan gelirsin sanıyordum, camdaki kuşlara takılıp orada kaldın.
Sen zaten her zaman biraz daha akıllıydın. Önde ya da geride kimse olmasın diye çabaladın. Eşitlediğin andaysa kayboldum sandın.
Yokuştan düşen kız, sen hayatın boyunca yanıldın, seni sana anlatmak istiyorum şimdi.
Hem ne demişti taptığım kitapların sahibi; -miş gibi yaşamalı.
Valizler, eşikte bekleyen cinler ve sigaralar. Hepsi ters köşede üst üste biriktiler ve bana "git" dediler.
Bu yüzden gidiyorum şimdi, umarım görebilirsin neden geldiğimi.
Ocak 25, 2008
O çocuğun suratını cama vuruyorlar önce. Hiçbir nedeni yok. Hiçbir suçu yok. Suratını camın ortasına gömüyorlar. Ölüler cam kırıklarıyla gömülmemeli. Yüzündeki kırıkların her birini teker teker temizliyorum. Paramparça etlerini bütünleştirmeye çalışıp öncesinde nasıl olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bu noktada hayal gücü devreye giriyor. Hayal gücü hep hazır bekliyor zaten. Hayat ne zaman sırasını savsa yerine hayal gücü bakıyor. Görevi hiç bitmeyen sadık nöbetçi ve o kadar memnun ki halinden, bembeyaz içi...
Deniz kenarındayız. O kadar çok güneş var ki etrafımızda, üzerimizdeki şemsiyenin rengini göremiyoruz. Aslında beyaz, ikimiz de biliyoruz. Sen durmadan bir şeyler anlatıyorsun ve deniz köpürüyor sen konuştukça. Dalgalar ayaklarımızın altına geliyor... Duvara vurup yılgın biçimde geri dönüyor. Hiç vazgeçilmeyen bir döngü. Parçalandıkça çoğalıyor. Bir sonrakinde hep kendinden parçalar oluyor. Bu cümleden ne kadar çok benzetme çıkar. Düşünsene... Hayır vazgeçtim düşünme. Hiç gereği yok.
Biri beni anlamayalı ne kadar uzun zaman geçmiş. Bu yüzden "anlıyorum seni" dediğinde ellerim kesildi aniden. Yere düştüler. Yerde deniz vardı, batmadılar, şimdi suyun üzerindeler. Uzanıp ellerimi alıyorsun, onlara yabancıymış gibi bakıyorsun. Tanıdığım kadarıyla seni tanımadığımı iddia edebilirim. Hangi yüzünle tanıştım ben? Aynada parçalanan çocuk kimdi o halde? Hepsi bendim ve benim parçalanmışlığım içinde geçmişten gelen biraz da sen. Deniz geçmişimiz olsun. Dalgalar biz olalım. Önümüze çıkan her duvara çarpıp biraz daha hırslanalım. Ama yoo, hayır. Yıldık biz. Yorulduk, unuttuk, vurduk ve vurulduk. Bu yüzden unuttuğum duyguları bana hatırlatacak gücün yok biliyorum. Tükettik hepsini, ne çantamızda ne ruhumuzda hiç kalmadı izleri. Yedeklemeye gerek duymamıştık zamanında. Sonsuzluğa inanıyorduk o yıllarda.
Şimdi sen yokuştan düşen kız, her cümlemin sana seslendiğini sanıyorsun. Kelimelerim arasındaki boşluklarda dinlenmeye çalışıp uykuya dalmak istiyorsun. Eğer katil olsaydım uyurken öldürmek isterdim seni en çok. En masum anında, en savunmasız yerinden asmak isterdim boynunu. Beyaz şemsiyenin rüzgarla kopmuş parçalarını bu yüzden biriktirdim ben. Boynuna o kadar çok yakışıyordu ki dünya sen uyurken... Öldürmek istedim. Yapamadım. Belki de bu yüzden intihar ettim ellerim ellerindeyken.
Sığınabileceğin liman kalmadı. Hadi uyan artık, seni uyutacak sözcükleri şişeye koydum ve suya bıraktım. Uykuya dalmak istediğin omuzların hepsini harflerimle bir bir yaktım.
Deniz kenarındayız. O kadar çok güneş var ki etrafımızda, üzerimizdeki şemsiyenin rengini göremiyoruz. Aslında beyaz, ikimiz de biliyoruz. Sen durmadan bir şeyler anlatıyorsun ve deniz köpürüyor sen konuştukça. Dalgalar ayaklarımızın altına geliyor... Duvara vurup yılgın biçimde geri dönüyor. Hiç vazgeçilmeyen bir döngü. Parçalandıkça çoğalıyor. Bir sonrakinde hep kendinden parçalar oluyor. Bu cümleden ne kadar çok benzetme çıkar. Düşünsene... Hayır vazgeçtim düşünme. Hiç gereği yok.
Biri beni anlamayalı ne kadar uzun zaman geçmiş. Bu yüzden "anlıyorum seni" dediğinde ellerim kesildi aniden. Yere düştüler. Yerde deniz vardı, batmadılar, şimdi suyun üzerindeler. Uzanıp ellerimi alıyorsun, onlara yabancıymış gibi bakıyorsun. Tanıdığım kadarıyla seni tanımadığımı iddia edebilirim. Hangi yüzünle tanıştım ben? Aynada parçalanan çocuk kimdi o halde? Hepsi bendim ve benim parçalanmışlığım içinde geçmişten gelen biraz da sen. Deniz geçmişimiz olsun. Dalgalar biz olalım. Önümüze çıkan her duvara çarpıp biraz daha hırslanalım. Ama yoo, hayır. Yıldık biz. Yorulduk, unuttuk, vurduk ve vurulduk. Bu yüzden unuttuğum duyguları bana hatırlatacak gücün yok biliyorum. Tükettik hepsini, ne çantamızda ne ruhumuzda hiç kalmadı izleri. Yedeklemeye gerek duymamıştık zamanında. Sonsuzluğa inanıyorduk o yıllarda.
Şimdi sen yokuştan düşen kız, her cümlemin sana seslendiğini sanıyorsun. Kelimelerim arasındaki boşluklarda dinlenmeye çalışıp uykuya dalmak istiyorsun. Eğer katil olsaydım uyurken öldürmek isterdim seni en çok. En masum anında, en savunmasız yerinden asmak isterdim boynunu. Beyaz şemsiyenin rüzgarla kopmuş parçalarını bu yüzden biriktirdim ben. Boynuna o kadar çok yakışıyordu ki dünya sen uyurken... Öldürmek istedim. Yapamadım. Belki de bu yüzden intihar ettim ellerim ellerindeyken.
Sığınabileceğin liman kalmadı. Hadi uyan artık, seni uyutacak sözcükleri şişeye koydum ve suya bıraktım. Uykuya dalmak istediğin omuzların hepsini harflerimle bir bir yaktım.
Ocak 23, 2008
Şimdi sen her şeyin sana müptela olduğunu düşünüyorsun biliyorum. Dünyayı döndürebilecek kadar iyisin hatta. En iyisisin diyorum. İnanmıyorsun. Benden iyi bir şeyler duymayalı kaç sene oldu? Kaç dakika ya da...
Öyle bir hayat ki filmlerin üzerinde kitaplar, sayfalarında minik, minicik -gözle görülemeyecek kadar silik kahve lekeleri. Halıya düşen izmarit kendi halinde bir yuvarlak oluşturmuş. Ateş değdiği her şeyi sertleştirmek zorunda mı?
Şimdi sen, yokuştan düşen kız... Dizlerindeki yaraların kabuklarını bir bir kopartıp oturduğun kaldırıma koyarken yıkılmış o binaya bakıyorsun. Ne o, yoksa ağlıyor musun? Evet biliyorum. O kadını sen de tanıyordun. Yokuştan düşerken bir tek onu görüyordun. Elleri soğuktu bence. Biliyor musun öldü o kadın. Bir gecede, evinde, kimsesizce. Cenazesini görmedim. Önce camlarını kırdılar, sonra kapısına tuğlalar, duvarlar... Yerden aldığım tebeşirle hoşça kal yazmak istedim. Görseydin kesin halime gülerdin. Hala eskisi gibi mi gülüyorsun? O'na bakarken mesela?
Şimdi sen zamansız bir hayatın varlığını geçiriyorsun aklından. Ben öyle olmasını istiyorum belki de. Beyazla karışık siyah. Yaralarına griyi sürsen, bulutlar sana göz kırpıp üzerine ağlardı. Elimi tutma istedim ama karşıya geçerken yalnız kalmak değildi beklediğim. Her git denildiğinde gider misin sen böyle usulca?
Şimdi ben bir caddenin ortasında bana çarpmayan arabalara teşekkür ederek gelmeni bekliyorum. Şanslı olduğumdan söz edebilir miyiz kahvelerimizi yudumlarken? Kokunu koltuklarda, masalarda ve kasada bırakmamanı öğretmediler mi sana?
Yokuştan düşen kız, yazık değil miydi sana... Peki ya bana?
Öyle bir hayat ki filmlerin üzerinde kitaplar, sayfalarında minik, minicik -gözle görülemeyecek kadar silik kahve lekeleri. Halıya düşen izmarit kendi halinde bir yuvarlak oluşturmuş. Ateş değdiği her şeyi sertleştirmek zorunda mı?
Şimdi sen, yokuştan düşen kız... Dizlerindeki yaraların kabuklarını bir bir kopartıp oturduğun kaldırıma koyarken yıkılmış o binaya bakıyorsun. Ne o, yoksa ağlıyor musun? Evet biliyorum. O kadını sen de tanıyordun. Yokuştan düşerken bir tek onu görüyordun. Elleri soğuktu bence. Biliyor musun öldü o kadın. Bir gecede, evinde, kimsesizce. Cenazesini görmedim. Önce camlarını kırdılar, sonra kapısına tuğlalar, duvarlar... Yerden aldığım tebeşirle hoşça kal yazmak istedim. Görseydin kesin halime gülerdin. Hala eskisi gibi mi gülüyorsun? O'na bakarken mesela?
Şimdi sen zamansız bir hayatın varlığını geçiriyorsun aklından. Ben öyle olmasını istiyorum belki de. Beyazla karışık siyah. Yaralarına griyi sürsen, bulutlar sana göz kırpıp üzerine ağlardı. Elimi tutma istedim ama karşıya geçerken yalnız kalmak değildi beklediğim. Her git denildiğinde gider misin sen böyle usulca?
Şimdi ben bir caddenin ortasında bana çarpmayan arabalara teşekkür ederek gelmeni bekliyorum. Şanslı olduğumdan söz edebilir miyiz kahvelerimizi yudumlarken? Kokunu koltuklarda, masalarda ve kasada bırakmamanı öğretmediler mi sana?
Yokuştan düşen kız, yazık değil miydi sana... Peki ya bana?
Ocak 21, 2008
Verdiğimiz sözleri unuttuk. Ne kadar çoktular oysa... Hepsini gerçekleştirebilirdik değil mi? Öyle bir güç, ölesiye kudret ve aidiyetten duyduğumuz emniyet. Yanıldığını biliyorum bugün. Yanıldığımdan da bir o kadar eminim. Kimseye ait olmadığımız kadar birbirimize de ait olmadık. Olamadık.
Kimseye ve hiçbir şeye karşı sorumluluk hissedemediğim bir hayat. İzle. O kadar çok anlamlı ve anlamsız ki yaptıklarım. Öğreniyorum? Öğrettiklerini yudum yudum içiyorum.
Yok, hayır, sandığınız gibi değilim. Hala paslanmadım. Oyundan çıktım, atılan paslara vurmadım.
Yeşilin benim için ne ifade ettiğini asla bilemezsin. Seninle hiç alakası yok. Seninle hiç alakası olmadı zaten, hiçbir şeyin, seninle, hiç. Duy. Yattığımda kalbimin sesini yastığımda buluyorum. Kulak çınlaması gibi bir şey ama değil işte. Ben yaratıyorum. Nefesimi tuttuğumda yavaşlıyor, sesi azalıyor, hızlı hızlı soluduğumdaysa birileri bir yerlerde davul çalıyor. Yoksa sen yapmadın mı?
Aynaya baktığımda gördüklerim, seni hiç ilgilendirmediler. Hiç de ilgilendirmeyecekler. Hisset. Ayna, ben, sen, hiç, yok. Hayatında bir kere bile yansımanı öpmediysen ve öptüğün yansımadaki soğukluğa üzülmediysen gerçekten yitiksindir. Yitirilmişsindir. Bir tecavüz sonrası arsaya atılmış artık'lardan farkın yok. Gelen geçen belli değil. Köpekler ayak parmaklarını kemirirken, kediler kemiklerini sıyırmak için dağ eteklerinde bekliyor.
Ve kuşlar. Onlardan hep nefret ettim. Onlardan hep nefret ettim. Mavimtraktı ve kafasını kapıya sıkıştırarak intihar etmişti. Verdiğim süs buna işaretti. Git. Şimdi ben sana ne söylesem, dün ne söylediysem ya da -hepsi boş aslında biliyorsun.
Anlatamayacağım bir sır var diyelim. Arkadaşlarınla toplanmış, etrafımı çevirmiş, gözlerime bakıyorsun. Diğerleri çoktan sıkılmış bu saçma oyundan ama kediler var değil mi. Her şey o kedilerin hatrına.
Ah aptal kız, yokuştan bile düşemeyecek kadar yorgunsun içinde. Yosun tutmamaya çalışmanı anlıyorum. Yine de sen daha fazla direnme ki zevk almak kutsal bugünlerde.
Kimseye ve hiçbir şeye karşı sorumluluk hissedemediğim bir hayat. İzle. O kadar çok anlamlı ve anlamsız ki yaptıklarım. Öğreniyorum? Öğrettiklerini yudum yudum içiyorum.
Yok, hayır, sandığınız gibi değilim. Hala paslanmadım. Oyundan çıktım, atılan paslara vurmadım.
Yeşilin benim için ne ifade ettiğini asla bilemezsin. Seninle hiç alakası yok. Seninle hiç alakası olmadı zaten, hiçbir şeyin, seninle, hiç. Duy. Yattığımda kalbimin sesini yastığımda buluyorum. Kulak çınlaması gibi bir şey ama değil işte. Ben yaratıyorum. Nefesimi tuttuğumda yavaşlıyor, sesi azalıyor, hızlı hızlı soluduğumdaysa birileri bir yerlerde davul çalıyor. Yoksa sen yapmadın mı?
Aynaya baktığımda gördüklerim, seni hiç ilgilendirmediler. Hiç de ilgilendirmeyecekler. Hisset. Ayna, ben, sen, hiç, yok. Hayatında bir kere bile yansımanı öpmediysen ve öptüğün yansımadaki soğukluğa üzülmediysen gerçekten yitiksindir. Yitirilmişsindir. Bir tecavüz sonrası arsaya atılmış artık'lardan farkın yok. Gelen geçen belli değil. Köpekler ayak parmaklarını kemirirken, kediler kemiklerini sıyırmak için dağ eteklerinde bekliyor.
Ve kuşlar. Onlardan hep nefret ettim. Onlardan hep nefret ettim. Mavimtraktı ve kafasını kapıya sıkıştırarak intihar etmişti. Verdiğim süs buna işaretti. Git. Şimdi ben sana ne söylesem, dün ne söylediysem ya da -hepsi boş aslında biliyorsun.
Anlatamayacağım bir sır var diyelim. Arkadaşlarınla toplanmış, etrafımı çevirmiş, gözlerime bakıyorsun. Diğerleri çoktan sıkılmış bu saçma oyundan ama kediler var değil mi. Her şey o kedilerin hatrına.
Ah aptal kız, yokuştan bile düşemeyecek kadar yorgunsun içinde. Yosun tutmamaya çalışmanı anlıyorum. Yine de sen daha fazla direnme ki zevk almak kutsal bugünlerde.
Kasım 25, 2007
Adın dudaklarımdan çıkarken canım acımıyor, bir şeyler oluyor içimde tutamıyorum sadece. Neden tutayım zaten, ne gerek var... -bi yerlerden hatırla bunu çapçik-
En hüzünlü şarkılar sen, en eğlenceli şarkılar sen...
Sen, ben. Ben, sen.
Matruşka mıyız ki biz birbirimizin içinden çıkıp duruyoruz...
Ne güzel her şey... Dingin.
Bir damla dalgalandırabilecekken suyumuzu, ne güzel örtüyoruz üzerini dünün ve bembeyaz örtüler seriyoruz bugüne.
İyi ki varsın demek senin bilmediğin zamanlarda, bilmediğin yerlerde, bilmediğin insanlara.
Sevmek seni hem seninleyken hem sen yokken ve içindeyken, dışındayken, nefes aldığın her köşeden dönerken ve ayağını bastığın taşlarda hala ağırlığını hissederken.
Sığınmak istiyorum sadece, sol bileğimde seni koklarken.
En hüzünlü şarkılar sen, en eğlenceli şarkılar sen...
Sen, ben. Ben, sen.
Matruşka mıyız ki biz birbirimizin içinden çıkıp duruyoruz...
Ne güzel her şey... Dingin.
Bir damla dalgalandırabilecekken suyumuzu, ne güzel örtüyoruz üzerini dünün ve bembeyaz örtüler seriyoruz bugüne.
İyi ki varsın demek senin bilmediğin zamanlarda, bilmediğin yerlerde, bilmediğin insanlara.
Sevmek seni hem seninleyken hem sen yokken ve içindeyken, dışındayken, nefes aldığın her köşeden dönerken ve ayağını bastığın taşlarda hala ağırlığını hissederken.
Sığınmak istiyorum sadece, sol bileğimde seni koklarken.
Kasım 22, 2007
Ekim 24, 2007
Zaten yeterince ıslanmışken insan, yanında olmayan şemsiyesine küfretmemeli. Yağmur yağarken şemsiye kullandığı için kendine küfretmesi daha mantıklı bana göre.
Hava bazen ne kadar soğuk ve ben ne kadar inceyim. Becerebildiğim kadar inceldiğim ve dolayısıyla incindiğim için birçoklarına göre görünmez, birkaçına göreyse vazgeçilmezim. Ah tersköşe sen tam bir fenomensin. Fenomeni cümle içinde kullanabildiğim için kendimle gurur duyma evresini çoktan geçtim,
ehliyet almamak için ayak direttim,
bol bol karamelli dondurma yedim,
istediğim yerde uyudum ve istediğim yerde uyandım her zaman.
sorgulamalara yanımda çekiçle girdim ve yüzüme tuttukları o ucuz sarı ışığı yansıtan ampulü sapını kavradığım çekicin metal kısmıyla parçaladım
hayatın her zaman istediğim yönde gidemeyeceğini sanan sizler
hiçbir suya yatak olamamışken ve tevekkülü elden, dilden bırakamezken şu an yaşadığım şeyin istediğim hayat olmadığını nereden bileceksiniz?
velhasıl kelam 50 ykr olduğu için paket paket m&m's aldım.
yokken neredeyse hiçbirinizi okumadım. -şimdi de okuyacağımın garantisini veremem
ama bol bol dinlendim
çokça okudum
yeni bir yazarla tanıştım ve cümlelerine aşık oldum -onun kim olduğunu iyi ki bir elin parmağından daha az insan biliyor-
zaten benim için hep böyle oldu; ay battı ve güneş doğdu.
çok güzel kelimelerle alengirli cümleler oluşturabilir okuyanı hayretler içerisine düşürüp arka arkaya sigara içebilirdim.
yataktan kalkıp kağıt kalem almaya üşendiğim için hiçbirini yazmadım uyumadan önce kendime ne kadar tekrar etsem de uyandığımda hiçbirini hatırlamadım
bunu yapan herkes benim nazarımda en az benim kadar yazardır
zaten her zaman okunmak istemez sözcükler bazen gömülmek isterler. ben sözcüklerimin isteğini yaptım bi'kaç aylığına onları gömdüm ve şimdi gün ışığına çıkarttım.
~
verdiğim sözlerin hepsini tuttuğum için artık söz vermeyeceğim, siz yine de incelikli davranın.
kimseyi davet etmediğim ancak davetiye ile girilebilen blogumu tekrar halka arz etmekten dolayı ya mutluyum ya gururluyum ya da öyle bir şey adını henüz bilmiyorum.
biterken şarkı sözüne gönderme yaparcasına;
bana yeniden yeni postlar yazdıran kadın.
Hava bazen ne kadar soğuk ve ben ne kadar inceyim. Becerebildiğim kadar inceldiğim ve dolayısıyla incindiğim için birçoklarına göre görünmez, birkaçına göreyse vazgeçilmezim. Ah tersköşe sen tam bir fenomensin. Fenomeni cümle içinde kullanabildiğim için kendimle gurur duyma evresini çoktan geçtim,
ehliyet almamak için ayak direttim,
bol bol karamelli dondurma yedim,
istediğim yerde uyudum ve istediğim yerde uyandım her zaman.
sorgulamalara yanımda çekiçle girdim ve yüzüme tuttukları o ucuz sarı ışığı yansıtan ampulü sapını kavradığım çekicin metal kısmıyla parçaladım
hayatın her zaman istediğim yönde gidemeyeceğini sanan sizler
hiçbir suya yatak olamamışken ve tevekkülü elden, dilden bırakamezken şu an yaşadığım şeyin istediğim hayat olmadığını nereden bileceksiniz?
velhasıl kelam 50 ykr olduğu için paket paket m&m's aldım.
yokken neredeyse hiçbirinizi okumadım. -şimdi de okuyacağımın garantisini veremem
ama bol bol dinlendim
çokça okudum
yeni bir yazarla tanıştım ve cümlelerine aşık oldum -onun kim olduğunu iyi ki bir elin parmağından daha az insan biliyor-
zaten benim için hep böyle oldu; ay battı ve güneş doğdu.
çok güzel kelimelerle alengirli cümleler oluşturabilir okuyanı hayretler içerisine düşürüp arka arkaya sigara içebilirdim.
yataktan kalkıp kağıt kalem almaya üşendiğim için hiçbirini yazmadım uyumadan önce kendime ne kadar tekrar etsem de uyandığımda hiçbirini hatırlamadım
bunu yapan herkes benim nazarımda en az benim kadar yazardır
zaten her zaman okunmak istemez sözcükler bazen gömülmek isterler. ben sözcüklerimin isteğini yaptım bi'kaç aylığına onları gömdüm ve şimdi gün ışığına çıkarttım.
~
verdiğim sözlerin hepsini tuttuğum için artık söz vermeyeceğim, siz yine de incelikli davranın.
kimseyi davet etmediğim ancak davetiye ile girilebilen blogumu tekrar halka arz etmekten dolayı ya mutluyum ya gururluyum ya da öyle bir şey adını henüz bilmiyorum.
biterken şarkı sözüne gönderme yaparcasına;
bana yeniden yeni postlar yazdıran kadın.
Ağustos 10, 2007
Ağustos 07, 2007
"Her uçurumdan sarktık."
Ne zaman doyacağı belli olmayan koca bir midenin girişi yine koca bir ağız gibi üzerime geliyor x, y ve z'ler.
Bu kaçıncı denklem, hangimiz en bilinmeyen bilmiyorum.
Süslü insanlarım ve parıltılı arkadaşlıklarım vardı benim. Kollarına rengarenk balonlar bağlayıp hepsini uçurdum.
Müzikle bir tarafımı tavana ve yere vura vura oynamak isterken -masallardaki korkulan yaratık benim, evet- vokal yüzünden yerime çakılıp ağladığımı sanıyorum.
Salıncakta tüm hızınla sallanır da tepe noktasından aşağıya salınırsın, ruhun yukarıda kalır içinin çekildiğini sanarsın. O duyguyu 10 -on- ile çarp ve hiçbir şeye bölme -üzgünüm komünizm- hissettiğim galiba buydu seni gördüğümde.
En çok da deprem olursa "anne" diye bağırdığımda duyamayacak olmasından korkuyorum. Bir sabahtı, kalorifer peteği üzerime düşmüştü, yatak beşik gibi sallanırken birbirimize sarılıp ağlamıştık.
Kendime sarılmaktan yoruldum.
Ne zaman doyacağı belli olmayan koca bir midenin girişi yine koca bir ağız gibi üzerime geliyor x, y ve z'ler.
Bu kaçıncı denklem, hangimiz en bilinmeyen bilmiyorum.
Süslü insanlarım ve parıltılı arkadaşlıklarım vardı benim. Kollarına rengarenk balonlar bağlayıp hepsini uçurdum.
Müzikle bir tarafımı tavana ve yere vura vura oynamak isterken -masallardaki korkulan yaratık benim, evet- vokal yüzünden yerime çakılıp ağladığımı sanıyorum.
Salıncakta tüm hızınla sallanır da tepe noktasından aşağıya salınırsın, ruhun yukarıda kalır içinin çekildiğini sanarsın. O duyguyu 10 -on- ile çarp ve hiçbir şeye bölme -üzgünüm komünizm- hissettiğim galiba buydu seni gördüğümde.
En çok da deprem olursa "anne" diye bağırdığımda duyamayacak olmasından korkuyorum. Bir sabahtı, kalorifer peteği üzerime düşmüştü, yatak beşik gibi sallanırken birbirimize sarılıp ağlamıştık.
Kendime sarılmaktan yoruldum.
Temmuz 26, 2007
Temmuz 21, 2007
Temmuz 16, 2007
İnsanın kendini huzurlu hissettiği yer ev midir yoksa ev mi huzur veren yerdir bilmiyorum.
Bir haftalığına eve gidiyorum.
Huzursuz edenlerden uzakta gerçekleşecek, huzura yolculuk.
Ağır gelmemeli kimse bir diğerine. Sonra atılmadığını anlar. Koltuksundur ve ağırsındır işgal ettiğin yerden daha çok batan varlığındır. Gidersin böyle olduğunda. Hem ağırlığını silersin o evden, yerden, duvarlardan kazırsın nefesini; hem de kendini taşırsın bir başka ağırlığın koynuna. Bilinmez en derin kuyuya atarsın zihnini. Taş düşse su sesi gelmez, yaş düşse kimse sileyim demez.
Koyunun ve çobanın olursun aynı anda. Herkesten çok, kendinden bir adım uzakta. Geride kalan sensindir aslında.
Bir haftalığına eve gidiyorum.
Huzursuz edenlerden uzakta gerçekleşecek, huzura yolculuk.
Ağır gelmemeli kimse bir diğerine. Sonra atılmadığını anlar. Koltuksundur ve ağırsındır işgal ettiğin yerden daha çok batan varlığındır. Gidersin böyle olduğunda. Hem ağırlığını silersin o evden, yerden, duvarlardan kazırsın nefesini; hem de kendini taşırsın bir başka ağırlığın koynuna. Bilinmez en derin kuyuya atarsın zihnini. Taş düşse su sesi gelmez, yaş düşse kimse sileyim demez.
Koyunun ve çobanın olursun aynı anda. Herkesten çok, kendinden bir adım uzakta. Geride kalan sensindir aslında.
Temmuz 11, 2007
Temmuz 06, 2007
Tüm şehirde çıplak ayakla dolaşalım.
Yağmur yağacak.
Hissettiğim her duyguyu ve aklımdan geçen kelimelerin hepsini kağıda saçmak istiyorum. Kağıt külah biçimini alsın, altını biri kıvırsın. İçinde kelimeler dökülmeden birbirine karışsın. Yere saçtığımda cam bilyeler gibi dışları saydam içleri alacalı olsun, parlasın.
Kimse mükemmel değildir derdim eğer sizleri tanımasaydım.
(gönderdim, anladın mı?)
Cep telefonu olsaydım kesinlikle mp3 çalar/kamera/fotoğraf makinesi özellikleri taşımazdım. Her işi yapacak başka insanlar ve başka aletler mevcutken "hepsini yar hepsini" bencilliğinde ve bencilliğin getirdiği eksiklikte yaşamaya didinmek ne acıdır. Ben bilirim, siz bilmezsiniz. Siz bilirsiniz, ben bilmem ya da.
Yağmur yağacak.
Hissettiğim her duyguyu ve aklımdan geçen kelimelerin hepsini kağıda saçmak istiyorum. Kağıt külah biçimini alsın, altını biri kıvırsın. İçinde kelimeler dökülmeden birbirine karışsın. Yere saçtığımda cam bilyeler gibi dışları saydam içleri alacalı olsun, parlasın.
Kimse mükemmel değildir derdim eğer sizleri tanımasaydım.
(gönderdim, anladın mı?)
Cep telefonu olsaydım kesinlikle mp3 çalar/kamera/fotoğraf makinesi özellikleri taşımazdım. Her işi yapacak başka insanlar ve başka aletler mevcutken "hepsini yar hepsini" bencilliğinde ve bencilliğin getirdiği eksiklikte yaşamaya didinmek ne acıdır. Ben bilirim, siz bilmezsiniz. Siz bilirsiniz, ben bilmem ya da.
Haziran 30, 2007
Haziran 27, 2007
Haziran 24, 2007
Haziran 19, 2007
18 Haziran 2007.
Düşününce ne kadar kısa ama aslında ne kadar uzun.
Çirkin ördek yavrusu olsa bu kadar takamazdı kafasına. Bazen gülmek lazım, eğlenmek lazım. Mısır yerken ağız açmak, ağlarken fotoğraf çekmek muhakkak da Beşiktaş'a yürümek lazım.
Bu maskeli balo ve O'nun sahte yüzleri.
not: rembanaheaderyaptı
Düşününce ne kadar kısa ama aslında ne kadar uzun.
Çirkin ördek yavrusu olsa bu kadar takamazdı kafasına. Bazen gülmek lazım, eğlenmek lazım. Mısır yerken ağız açmak, ağlarken fotoğraf çekmek muhakkak da Beşiktaş'a yürümek lazım.
Bu maskeli balo ve O'nun sahte yüzleri.
not: rembanaheaderyaptı
Haziran 16, 2007
Haziran 13, 2007
Yüzyıllar önce çıkmış, çıktığı dönemde popüler olmuş/olmamış sevdiğimiz şarkılar dönüp duruyor listede.
Sabah bindiğim metroyu beklerken gözümün içine bakan kız sen olsaydın eğer sağ elimin parmaklarıyla saçlarını kafanın arkasından sıkıca tutar suratını camla kaplı yangın dolabına çarpardım.
Böyle bir his var içimde. Adını duyduğumda, adımı andığında, adımı aklında dolaştırdığında aklıma geliyor.
Metrolardan uzak dur, camla kaplı yangın dolaplarının yanındayım.
Ortalamayla geçtiğimiz zamanlardan bir hatıra gibisin aslında sen. Karnenin hep "ortalama ile" şıkkı işaretli ve sağ altta, imzanın biraz yukarısında, hep o sahte "daha çok çalışmalısın" ibaresi. Bence böyle mühürleri vardı öğretmenlerimizin, çaktılar mı el yazısı şeklini alıyordu. Zira hala değişen bir şey yok benim nazarımda. Rengi bile hala aynı.
En çok da sigara söndürmeyi severdik. Bir kez denedik. İzi bile kalmadı. Adın bile kalmayacak.
Ölümü düşünmek ne kadar kötü ve rahatlatıcı zaman zaman. Sen ölüyorsun ve unutuluyorsun. Hayatların sürerliğinde hiçbir etkin yok, çarpma işlemindeki etkisiz elemandan farksızsın. Bir yerlere, başka hayatlara girip artıyorsun, çıkıp eksiliyorsun ama çarptığında hiçsin. Belki de miniciksin.
Camla kaplı yangın dolabı, uzak dur. Suratın dağılırken bileğimde sigara söndürmeyi özledim.
Sabah bindiğim metroyu beklerken gözümün içine bakan kız sen olsaydın eğer sağ elimin parmaklarıyla saçlarını kafanın arkasından sıkıca tutar suratını camla kaplı yangın dolabına çarpardım.
Böyle bir his var içimde. Adını duyduğumda, adımı andığında, adımı aklında dolaştırdığında aklıma geliyor.
Metrolardan uzak dur, camla kaplı yangın dolaplarının yanındayım.
Ortalamayla geçtiğimiz zamanlardan bir hatıra gibisin aslında sen. Karnenin hep "ortalama ile" şıkkı işaretli ve sağ altta, imzanın biraz yukarısında, hep o sahte "daha çok çalışmalısın" ibaresi. Bence böyle mühürleri vardı öğretmenlerimizin, çaktılar mı el yazısı şeklini alıyordu. Zira hala değişen bir şey yok benim nazarımda. Rengi bile hala aynı.
En çok da sigara söndürmeyi severdik. Bir kez denedik. İzi bile kalmadı. Adın bile kalmayacak.
Ölümü düşünmek ne kadar kötü ve rahatlatıcı zaman zaman. Sen ölüyorsun ve unutuluyorsun. Hayatların sürerliğinde hiçbir etkin yok, çarpma işlemindeki etkisiz elemandan farksızsın. Bir yerlere, başka hayatlara girip artıyorsun, çıkıp eksiliyorsun ama çarptığında hiçsin. Belki de miniciksin.
Camla kaplı yangın dolabı, uzak dur. Suratın dağılırken bileğimde sigara söndürmeyi özledim.
Haziran 11, 2007
Haziran 07, 2007
O fotoğrafı ben çekmeliydim, bu cümleyi ben kurmalıydım.
O fotoğrafı ben çekmedim, bu cümleyi ben kurmadım.
Hiçbir şey de yapmadım değil, öyle anlaşılmasın. Yaptıklarım yerine geçsin de istemiyorum yapmadıklarımın. Sadece kıskanmak değil de başka bir şey bu, anlayabilir misin bilmiyorum, söylemek istedim.
Gözlerimi kaparken kulaklarımı da tıkıyorum. Önce parmaklarımı çekiyorum kulaklarımdan bir gürültü doluyor içeri. Kalabalığın sesi. Sonra yavaş yavaş gözlerimi aralıyorum. Beton basamaklardan birinde oturmuş gecenin bir vakti gelip geçen insanları izliyorum. Duyduğum ve duyamadığım tüm seslerden siz sorumlusunuz! Müzik, bu müzik olmalı evet. Ayağa kalkıyorum, onlarla beraberim şimdi. Dans ediyoruz. Şarkılar söylüyoruz bilmediğimiz yerlerde dudaklarımızı oynatıyoruz anlamsızca. Hep öyle olmaz mı zaten? Eşlik edemiyor olmanın azabıyla karışık eşlik edenlerdenmiş gibi görünme çabası. İcat edilmemiş bir dille şarkılar söylemek...
Kimse kimseyi rahatsız etmiyor, hepimiz ölecek kadar rahat ve huzurluyuz.
Ölüyoruz ve biz huzurluyuz.
Huzurluyuz.
Huzursuz muyuz?
Tüm param 120 ytl ve 10 dolar. Hepsini senin için saklamıştım. Giderken bir sigara bırak, lütfen.
O fotoğrafı ben çekmedim, bu cümleyi ben kurmadım.
Hiçbir şey de yapmadım değil, öyle anlaşılmasın. Yaptıklarım yerine geçsin de istemiyorum yapmadıklarımın. Sadece kıskanmak değil de başka bir şey bu, anlayabilir misin bilmiyorum, söylemek istedim.
Gözlerimi kaparken kulaklarımı da tıkıyorum. Önce parmaklarımı çekiyorum kulaklarımdan bir gürültü doluyor içeri. Kalabalığın sesi. Sonra yavaş yavaş gözlerimi aralıyorum. Beton basamaklardan birinde oturmuş gecenin bir vakti gelip geçen insanları izliyorum. Duyduğum ve duyamadığım tüm seslerden siz sorumlusunuz! Müzik, bu müzik olmalı evet. Ayağa kalkıyorum, onlarla beraberim şimdi. Dans ediyoruz. Şarkılar söylüyoruz bilmediğimiz yerlerde dudaklarımızı oynatıyoruz anlamsızca. Hep öyle olmaz mı zaten? Eşlik edemiyor olmanın azabıyla karışık eşlik edenlerdenmiş gibi görünme çabası. İcat edilmemiş bir dille şarkılar söylemek...
Kimse kimseyi rahatsız etmiyor, hepimiz ölecek kadar rahat ve huzurluyuz.
Ölüyoruz ve biz huzurluyuz.
Huzurluyuz.
Huzursuz muyuz?
Tüm param 120 ytl ve 10 dolar. Hepsini senin için saklamıştım. Giderken bir sigara bırak, lütfen.
Haziran 05, 2007
Hayata dair o veya bu şekillerde her evrede bazı kararlar almışızdır. Bunların çoğu biraz da hayallerimizin gölgesinde kalıp uygulanmamıştır. Olsun, devam etmek lazım.
Şu sıralar en çok hayalini kurduğum şey bir an önce staj yapmaya başlamak. Yo hayır, ev/araba/para/sevgili/çocuk vb. değil gayet basit bir şey istediğim. Bunu neden istiyorum diye kendime sorduğumda aldığım cevap idiot musun dercesine bağırıyor: "Dostum sen bu mesleğin okulunu okuyorsun?"
Ama hemen kafalarımızı pratiğe çevirip bir de görüyoruz ki gazetelerin yarıdan fazlası Aydın Doğan'a ait lise tarafından tutulmuş geriye kalanlarıysa kapanmakla kapanmamak arasında gidip geliyor gözleri stajyer görmüyor. Eline bir gazete alıyorsun içi gazetecilikle uzaktan yakından alakası olmayan, tecrübesi bulunmayan, Türkçe'yi neredeyse blogunun ağzıyla konuşup yazan ve belki de sizin ya da sizin çizginizde olup bekleyenlerin çok daha iyi yapabileceği işi, yazmayı, sizin yerinize o yapıyor. Böyle durumlarla karşılaştığınızda tıpkı berbat geçen finalinizden çıktığınızda söylediğiniz gibi sinirlenip "bırakıyorum her şeyi" diyebiliyorsunuz, tabii ki öyle yapmıyorsunuz.
Ortamda yeterince zembille inmiş blog yazarından/kitap yazarından/söz yazarından/bekliyorum çok yakında bizim sokaktaki bakkaldan bozma köşe yazarı ve kendine gazeteci etiketini yapıştırmış kişi varken meydanı boş bırakmak olmaz.
En eğlencelik kısmı da ilk yazılarında yer alan "ay gastecilik -sen şimdi şuraya otur hepsi geçecek- benim çocukluk hayalimdi X amcam sağolsun -ayırsana şu kelimeyi be!- beni bu köşeye oturttu bi daha da kalkma dilediğin kadar saçmala dedi" cümleleri. Kah saç yolarak kah gülmekten ağlayarak okuyoruz köşelerinizi. Bunu da "a aa amma kıskanmış beni, neyse şekerim nazar değmesin bi tarafımızı kaşıyalım şuradan bi Tdk sözlüğü alalım da havamızı bulalım"cı arkadaşlara tüm saygı ve sevgilerimle yolluyorum.
Kusura bakmayın köşelerinizden ve gökten indiğiniz zembillerden nefret ediyorum. Ha bizde yok mu? Cep telefonumuz zembille dolu ama siz, "mankense mankenlik yapsın şarkı söylemesinci" arkadaşlar, bugün tükürdüğünüzü yalarken gazeteci olmak için çabalamak yerine başka yollara başvurmaya ne gerek var? Çetrefilli yolda ilerlemek daha eğlenceli, ileride ayağını kaydıracağımız her siz, bugünlerin "bonus"u olarak bizlere geri döneceksiniz.
Çok öptüm.
Şu sıralar en çok hayalini kurduğum şey bir an önce staj yapmaya başlamak. Yo hayır, ev/araba/para/sevgili/çocuk vb. değil gayet basit bir şey istediğim. Bunu neden istiyorum diye kendime sorduğumda aldığım cevap idiot musun dercesine bağırıyor: "Dostum sen bu mesleğin okulunu okuyorsun?"
Ama hemen kafalarımızı pratiğe çevirip bir de görüyoruz ki gazetelerin yarıdan fazlası Aydın Doğan'a ait lise tarafından tutulmuş geriye kalanlarıysa kapanmakla kapanmamak arasında gidip geliyor gözleri stajyer görmüyor. Eline bir gazete alıyorsun içi gazetecilikle uzaktan yakından alakası olmayan, tecrübesi bulunmayan, Türkçe'yi neredeyse blogunun ağzıyla konuşup yazan ve belki de sizin ya da sizin çizginizde olup bekleyenlerin çok daha iyi yapabileceği işi, yazmayı, sizin yerinize o yapıyor. Böyle durumlarla karşılaştığınızda tıpkı berbat geçen finalinizden çıktığınızda söylediğiniz gibi sinirlenip "bırakıyorum her şeyi" diyebiliyorsunuz, tabii ki öyle yapmıyorsunuz.
Ortamda yeterince zembille inmiş blog yazarından/kitap yazarından/söz yazarından/bekliyorum çok yakında bizim sokaktaki bakkaldan bozma köşe yazarı ve kendine gazeteci etiketini yapıştırmış kişi varken meydanı boş bırakmak olmaz.
En eğlencelik kısmı da ilk yazılarında yer alan "ay gastecilik -sen şimdi şuraya otur hepsi geçecek- benim çocukluk hayalimdi X amcam sağolsun -ayırsana şu kelimeyi be!- beni bu köşeye oturttu bi daha da kalkma dilediğin kadar saçmala dedi" cümleleri. Kah saç yolarak kah gülmekten ağlayarak okuyoruz köşelerinizi. Bunu da "a aa amma kıskanmış beni, neyse şekerim nazar değmesin bi tarafımızı kaşıyalım şuradan bi Tdk sözlüğü alalım da havamızı bulalım"cı arkadaşlara tüm saygı ve sevgilerimle yolluyorum.
Kusura bakmayın köşelerinizden ve gökten indiğiniz zembillerden nefret ediyorum. Ha bizde yok mu? Cep telefonumuz zembille dolu ama siz, "mankense mankenlik yapsın şarkı söylemesinci" arkadaşlar, bugün tükürdüğünüzü yalarken gazeteci olmak için çabalamak yerine başka yollara başvurmaya ne gerek var? Çetrefilli yolda ilerlemek daha eğlenceli, ileride ayağını kaydıracağımız her siz, bugünlerin "bonus"u olarak bizlere geri döneceksiniz.
Çok öptüm.
Haziran 04, 2007
Okula giderken dinleyeceğim hiçbir şarkının beni ayıltamayacağını bildiğim için ruhumu yatağımda bırakacağım. Şüphesiz ki dersler kalınmak için alınır. Amin.
Ortalıkta insanlar var ve tüm dünyayı isteklerimizin yönlendirdiğini falan söylüyorlar. Asla "hayır, olmaz" ve benzeri gibi olumsuz kelimeler kullanmıyorlar.
Sorarım sana ey bilir kişi; bir kadın, kafasında evine gitme ve mutlu mutlu televizyon izleme isteği ve bir erkek, kafasında yoldan geçmekte olan bir kadını taciz etme isteğindeyken karşılaşırlarsa, adam mı kadını taciz edecek yoksa kadın mı adamı televizyon izlemesine eşlik etmesi için evine götürecek zira olumsuz şeyler söylemeyecek ya adama... Şey diyebilir mi mesela "lütfen bunu erteleyelim, belki daha sonra" ? Bir diğer iddiası da geçtiğimiz haftalarda yaşanan ve onlarca çocuğun ölümüne yol açan trafik kazasını da aslında çocukların ve ailelerinin çağırdığı. Bu şekilde arka arkaya sıralanmış anlamsız cümleler silsilesi.
Evet teyzeciğim biri sana söylemeyi unutmuş ama senin annen bir melekti.
Saygı duyamıyorum ve üzgün de değilim.
Düşünce gücü, evren "gerçekten" istediğini almana yardımcı oluyor tamam ama, bu kadarına da pes demek istiyorum.
Tüm dünya bu şekilde mutlu olacaksa ben mutsuz olmaya çoktan hazırım.
Ortalıkta insanlar var ve tüm dünyayı isteklerimizin yönlendirdiğini falan söylüyorlar. Asla "hayır, olmaz" ve benzeri gibi olumsuz kelimeler kullanmıyorlar.
Sorarım sana ey bilir kişi; bir kadın, kafasında evine gitme ve mutlu mutlu televizyon izleme isteği ve bir erkek, kafasında yoldan geçmekte olan bir kadını taciz etme isteğindeyken karşılaşırlarsa, adam mı kadını taciz edecek yoksa kadın mı adamı televizyon izlemesine eşlik etmesi için evine götürecek zira olumsuz şeyler söylemeyecek ya adama... Şey diyebilir mi mesela "lütfen bunu erteleyelim, belki daha sonra" ? Bir diğer iddiası da geçtiğimiz haftalarda yaşanan ve onlarca çocuğun ölümüne yol açan trafik kazasını da aslında çocukların ve ailelerinin çağırdığı. Bu şekilde arka arkaya sıralanmış anlamsız cümleler silsilesi.
Evet teyzeciğim biri sana söylemeyi unutmuş ama senin annen bir melekti.
Saygı duyamıyorum ve üzgün de değilim.
Düşünce gücü, evren "gerçekten" istediğini almana yardımcı oluyor tamam ama, bu kadarına da pes demek istiyorum.
Tüm dünya bu şekilde mutlu olacaksa ben mutsuz olmaya çoktan hazırım.
Haziran 03, 2007
Kendimi neden bu kadar sıktığımı ve beynimi neden bu kadar zorladığımı -gelecek günleri düşünerek- anlayamıyorum.
Kişinin kendi kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden biri bu mu? Tüm muallaktakileri gerçeklerle yer değiştirme çabası ve olacakların bilinen ve bilinmeyenlerle yapılan takası.
Yetiştiğim son metrodan inip eve doğru yürürken -hatta neredeyse koşarken- kafamda yol boyu ne olacağımı tasarladım durdum. Sanırım ayarlamadığım işlerin zamanı yaklaştıkça ben ne yapacağını bilmez ve sürekli tırnak/dudak yer bir hal alıyorum. Oysa ki sorun gayet basit: STAJ!
Kendime ait hissetmediğim bir kelimeyi evirip çevirip ve sanki İstanbul'daymış gibi çantama hırsla sarılıp eve koşar adım gelmemin neye ve kime faydası var ki? Kapı açılacak ve babam elinde tuttuğu mektupla bana staj için falanca gazetenin filanca servisinden çağırıldığımı haykırıp boynuma atlayacak. NAH! Tabii ki öyle olmayacak.
Olacakları belirleyen kuvvet ya da merkez ben olmadıkça -yo, hayır Tanrısallaşmakla bir alakası yok bahsettiğim konunun- uyuduğum uykuların hiçbirinde huzur bulamayacağım.
Huzursuz bir halde, yatağımda uyumaya çalışıp ve pazartesi günü gireceğim -henüz hiç çalışmadığım- 2, yazıyla iki, finalimi düşünüp kendimi daha çok harap edeceğim. Müzik kanallarından birinde tam da bu anda elinde tutuğu şeyin fotoğraf makinesi değil bir dürbün olduğunu sanan, "çok param var ve kendimi o kadar çok tekrarlıyorum ki, ama olsun ya ben çok mu cool'um ne" şarkıcısı yine aynı şarkıyı farklı bir melodi eşliğinde söyleyecek. Adını anmama gerek yok çünkü onu girdiği duşun altında, slow motion çekimde omzuna, dövmesine, damlayan su damlaları yüzünden bir daha asla unutamayacağız.
Ve ölen, öldürdüğümüz, ölmesine göz yumduğumuz tüm "buradan" insanları ölmeleri şerefine onurlandırdığımızı ve onları asla unutmayacağımızı sanarak ve ispatlamak istercesine saçma sapan kültür merkezlerine isimlerini verip duracağız.
Çöp bidonunun yanındaki tahta valize girip ölümü beklemek istedim.
Kişinin kendi kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden biri bu mu? Tüm muallaktakileri gerçeklerle yer değiştirme çabası ve olacakların bilinen ve bilinmeyenlerle yapılan takası.
Yetiştiğim son metrodan inip eve doğru yürürken -hatta neredeyse koşarken- kafamda yol boyu ne olacağımı tasarladım durdum. Sanırım ayarlamadığım işlerin zamanı yaklaştıkça ben ne yapacağını bilmez ve sürekli tırnak/dudak yer bir hal alıyorum. Oysa ki sorun gayet basit: STAJ!
Kendime ait hissetmediğim bir kelimeyi evirip çevirip ve sanki İstanbul'daymış gibi çantama hırsla sarılıp eve koşar adım gelmemin neye ve kime faydası var ki? Kapı açılacak ve babam elinde tuttuğu mektupla bana staj için falanca gazetenin filanca servisinden çağırıldığımı haykırıp boynuma atlayacak. NAH! Tabii ki öyle olmayacak.
Olacakları belirleyen kuvvet ya da merkez ben olmadıkça -yo, hayır Tanrısallaşmakla bir alakası yok bahsettiğim konunun- uyuduğum uykuların hiçbirinde huzur bulamayacağım.
Huzursuz bir halde, yatağımda uyumaya çalışıp ve pazartesi günü gireceğim -henüz hiç çalışmadığım- 2, yazıyla iki, finalimi düşünüp kendimi daha çok harap edeceğim. Müzik kanallarından birinde tam da bu anda elinde tutuğu şeyin fotoğraf makinesi değil bir dürbün olduğunu sanan, "çok param var ve kendimi o kadar çok tekrarlıyorum ki, ama olsun ya ben çok mu cool'um ne" şarkıcısı yine aynı şarkıyı farklı bir melodi eşliğinde söyleyecek. Adını anmama gerek yok çünkü onu girdiği duşun altında, slow motion çekimde omzuna, dövmesine, damlayan su damlaları yüzünden bir daha asla unutamayacağız.
Ve ölen, öldürdüğümüz, ölmesine göz yumduğumuz tüm "buradan" insanları ölmeleri şerefine onurlandırdığımızı ve onları asla unutmayacağımızı sanarak ve ispatlamak istercesine saçma sapan kültür merkezlerine isimlerini verip duracağız.
~
Çöp bidonunun yanındaki tahta valize girip ölümü beklemek istedim.
Mayıs 31, 2007
Lise sondaydım. En asi olduğumuz; kollarımız bileklikten gözükmüyor, siyah giysilerimizden asla vazgeçilmiyor, mütemadiyen sarhoş izlenimi uyandırılıyor, tüm hocalarla kavga edilip derslerde itina ile uyunuyor ve içimize Teoman kaçmış gibi etrafa kısık gözlerle bakılıp garip bir ses tonuyla konuşuluyor, kısacası özlenmek ve özlenmemek arasında sıkışıp kalmış nadir zamanlar... Vakit ilerliyor, bazılarımız akıllanıyor bazılarımız şimdilerde okullarına bağlı kanallarda "kadın programları" sunup elalemin kocası, kızı, koca memeleriyle falan uğraşıyor. Durum vahim.
O yıllardan aklımda kalan en canlı hatıralardan biri; cin/ruh çağırma seanslarımız. Şu sıralar "Kadınca" adlı programı ile ekranlarda boy gösteren genç kızımız o zamanlar bol siyah makyajı, elinde fincan gelmesi için bir şeyler çağırıyor. Fincanın etrafında küçük kağıtlara yazılıp daire oluşturulmuş alfabe ve bir salon dolusu heyecanlı yeni yetme. Ne kadar da "başka işin mi kalmadı"cıyız!
Sonuç; metafizik olaylar ya da beyin gücüyle gerçekleşen ürkütücü olaylar, evde yükselen çığlıklar ve tuvalete 30 kişiyle beraber gitmeceler...
2 gün önce şeytan dürtmüş olmalı ki Gözen Hanım'ın evinde yeni bir seans düzenledik. Seanslarımız 2 gün boyunca devam etti. Fincan kah daireler çizdi, kah kimsenin bilmediği sorulara doğru cevaplar verip hepimizin gözlerini yuvalarından pörtletti. İtiraf ediyorum sinirden ağladığım bile oldu -ahahahah-
Gece sabah ezanı ile sonlanırken tırsmış bünyeler balkondaki çamaşırların gölgesinden ve yere düşen masa lambasından ürküp çığlıklar attı, yer yataklarına serilip kabuslardan kabus beğenip uyumaya çalıştı. 2 fincan 5. kattan atılarak kırıldı. Zarardayız. Konuyla alakalı bilinen hikayeler havada uçuştu, hep böyle olmaz mı zaten?
Hafızalarımıza özlenecek zamanlardan biri olarak yaşadığımız anlar adeta kazındı. Her şeye rağmen çok eğlenceliydi; konuyla ilgili merakı olanlar, seanslar düzenlemek isteyenler bana ulaşın. İtinayla cin/ruh çağırılır. Şirket falan mı kursam ne yapsam bilemedim.
Temiz bi dayak paklar bizi ama atan da yok ki.
Neyse, 3 kere söylerseniz geliyorlar benden söylemesi.
O yıllardan aklımda kalan en canlı hatıralardan biri; cin/ruh çağırma seanslarımız. Şu sıralar "Kadınca" adlı programı ile ekranlarda boy gösteren genç kızımız o zamanlar bol siyah makyajı, elinde fincan gelmesi için bir şeyler çağırıyor. Fincanın etrafında küçük kağıtlara yazılıp daire oluşturulmuş alfabe ve bir salon dolusu heyecanlı yeni yetme. Ne kadar da "başka işin mi kalmadı"cıyız!
Sonuç; metafizik olaylar ya da beyin gücüyle gerçekleşen ürkütücü olaylar, evde yükselen çığlıklar ve tuvalete 30 kişiyle beraber gitmeceler...
~
2 gün önce şeytan dürtmüş olmalı ki Gözen Hanım'ın evinde yeni bir seans düzenledik. Seanslarımız 2 gün boyunca devam etti. Fincan kah daireler çizdi, kah kimsenin bilmediği sorulara doğru cevaplar verip hepimizin gözlerini yuvalarından pörtletti. İtiraf ediyorum sinirden ağladığım bile oldu -ahahahah-
Gece sabah ezanı ile sonlanırken tırsmış bünyeler balkondaki çamaşırların gölgesinden ve yere düşen masa lambasından ürküp çığlıklar attı, yer yataklarına serilip kabuslardan kabus beğenip uyumaya çalıştı. 2 fincan 5. kattan atılarak kırıldı. Zarardayız. Konuyla alakalı bilinen hikayeler havada uçuştu, hep böyle olmaz mı zaten?
Hafızalarımıza özlenecek zamanlardan biri olarak yaşadığımız anlar adeta kazındı. Her şeye rağmen çok eğlenceliydi; konuyla ilgili merakı olanlar, seanslar düzenlemek isteyenler bana ulaşın. İtinayla cin/ruh çağırılır. Şirket falan mı kursam ne yapsam bilemedim.
Temiz bi dayak paklar bizi ama atan da yok ki.
Neyse, 3 kere söylerseniz geliyorlar benden söylemesi.
Mayıs 30, 2007
"Savaşa Hiç Gerek Yok" biterken Britney'den "Do Something"in başlaması tesadüf değil de nedir?
Dut ağacı, kırmızı top ve iki çocuktan oluşan senaryolaştırılabilecek bir öykü arıyorum.
Genellikle her şey ne kadar sıkıcı, nefret ettiğin bir şarkıyı eve gelip tekrar tekrar dinlemek ya da su akarken sakinleşmeye çalışmak gibi, anlamsız gibi görünen anlamlı cümleler.
Bilmiyorum.
~
Dut ağacı, kırmızı top ve iki çocuktan oluşan senaryolaştırılabilecek bir öykü arıyorum.
Genellikle her şey ne kadar sıkıcı, nefret ettiğin bir şarkıyı eve gelip tekrar tekrar dinlemek ya da su akarken sakinleşmeye çalışmak gibi, anlamsız gibi görünen anlamlı cümleler.
Bilmiyorum.
Mayıs 27, 2007
Şu sıralar en hüzünlü ve en eğlenceli şarkıları söyleyen kadın, Göksel. Sesiyle ürperiyorum, sesiyle dans ediyorum.
Hiç açık hava sinemasına gitmemiştim ben, perşembe gittim. Dev gibi ekrana karşı oturduğum tahta ve rahatsız sandalyeler muhteşemdi.
Bir tarafım ağrıdıkça yeni yeni oturma stilleri buldum. Özgü Namal'ın ekrandaki kocaman gözlerine ve en saf, en doğal hallerine bayıldım. Kitabı seneler önce okumuş ve birçok yeri unutmuştum. Meğer filmde kitaba tamamen sadık kalınmamış, umursamadım. Zorlasam da hatırlayamazdım.
En melankolisi de "bu filmin adı neden Mutluluk" sorusuydu, cevap veremedim.
Bugün temizliğin dibine vurdum. Dün de uykunun dibine vurmuştum, hatırlarsınız belki.
İşe yarayan, yaramayan birçok şeyi çöpe attım. Her nesnenin tozunu aldım. Kitaplarımın yerlerini değiştirdim. Biriktirdiğim parayı tekrar tekrar saydım. 10, 20, 30. 10, 20, 30, 40. 10, 20, ...
Belki de ben balık olmuşumdur, hafızam 3 ya da 5 saniyede bir kendini yeniliyordur.
Filmli makine masamda öylece dururken ben ne çekeceğimi bilmiyorum. Renkli filmi bile dijitalden daha çok seviyorum.
Ne diyordum, Göksel. Sesinde bir şey var çözemedim, Kardan Adamlar* yaptım.
Birini sevmek istedikçe kendimi yitiriyorum. Yok, hayır. Ben, ben olmadan yaşayamıyorum, çift kişi olmaya ne yaparsam yapayım alışamıyorum. Üzgün ve miskinim, çünkü kardan adamlar yaptım.
Ruhum çocuktan tehlikeli suları sevdi. Bitti, bu kadar.
*allah belanı versin etkisi yapan bir şarkı bu üzerimde.
Hiç açık hava sinemasına gitmemiştim ben, perşembe gittim. Dev gibi ekrana karşı oturduğum tahta ve rahatsız sandalyeler muhteşemdi.
Bir tarafım ağrıdıkça yeni yeni oturma stilleri buldum. Özgü Namal'ın ekrandaki kocaman gözlerine ve en saf, en doğal hallerine bayıldım. Kitabı seneler önce okumuş ve birçok yeri unutmuştum. Meğer filmde kitaba tamamen sadık kalınmamış, umursamadım. Zorlasam da hatırlayamazdım.En melankolisi de "bu filmin adı neden Mutluluk" sorusuydu, cevap veremedim.
Bugün temizliğin dibine vurdum. Dün de uykunun dibine vurmuştum, hatırlarsınız belki.
İşe yarayan, yaramayan birçok şeyi çöpe attım. Her nesnenin tozunu aldım. Kitaplarımın yerlerini değiştirdim. Biriktirdiğim parayı tekrar tekrar saydım. 10, 20, 30. 10, 20, 30, 40. 10, 20, ...
Belki de ben balık olmuşumdur, hafızam 3 ya da 5 saniyede bir kendini yeniliyordur.
Filmli makine masamda öylece dururken ben ne çekeceğimi bilmiyorum. Renkli filmi bile dijitalden daha çok seviyorum.
Ne diyordum, Göksel. Sesinde bir şey var çözemedim, Kardan Adamlar* yaptım.
Birini sevmek istedikçe kendimi yitiriyorum. Yok, hayır. Ben, ben olmadan yaşayamıyorum, çift kişi olmaya ne yaparsam yapayım alışamıyorum. Üzgün ve miskinim, çünkü kardan adamlar yaptım.
Ruhum çocuktan tehlikeli suları sevdi. Bitti, bu kadar.
*allah belanı versin etkisi yapan bir şarkı bu üzerimde.
Mayıs 26, 2007
Mayıs 25, 2007
Çok sevdiğim kişilere ulaşmak isteyip ulaşamamak gibi bir şey. Ne kadar yutkunursan yutkunayım kan tadı bu, geçmiyor. İzmaritte lekesi kalmış gören kimse eskisi kadar şaşırmıyor.
Açıklanan final tarihleri bünyemde bayram etkisi yarattı. Fotokopilerin neresinden girip neresinden çıkacağım belli değilken hava hala yağmurlu. Hayret...
Balon olmuş kişilere iğneyle yaklaşmak en sevdiklerimden.
Biraz eğlensek, mesela neler yapabiliriz ki?
Neyse boşver, bitti zaten.
Açıklanan final tarihleri bünyemde bayram etkisi yarattı. Fotokopilerin neresinden girip neresinden çıkacağım belli değilken hava hala yağmurlu. Hayret...
Balon olmuş kişilere iğneyle yaklaşmak en sevdiklerimden.
Biraz eğlensek, mesela neler yapabiliriz ki?
Neyse boşver, bitti zaten.
Mayıs 23, 2007
Küçük odaya taşınmıştım ben. Güneş neredeyse gözüme doğuyordu ve hayat ne kadar da iğrençti.
Odalarımız yaşam alanlarımızsa içindeyken nefes alınabilmesi gerekir.
Fakat odam o kadar küçüktü ki aynı anda nefesi ve güneşi misafir etmem yerimden kıpırdamamı güçleştiriyordu. İki (2) kişi sığabilirken üç (3) imkansızı istemek oluyordu. Bu durum bir son bulmalıydı ve duvarlarını genişletme imkanı olmayan terskose, duvarlarını doldurmayı aklına getirdi. Tanrım ne kadar da yaratıcı! Önce iki küçük resim astı, ardından bir iki poster ve siyah beyaz fotoğraflar -ki onlar vazgeçilmezler. Böylece odasına ısınan, güneşi defeden genç ve zeki çocuk aklına hayran kalarak günlerce duvarlarını izledi. Bir gün gelip de onlar çocuğu terk edene kadar.
Bugünlerde fotoğraflar ve posterler birer birer düşmeye başladılar. Yapıştırıldıkları duvarı terk ederken benden de bir şeyleri alaşağı ediyorlar. Gitme mevsimi geldi geçiyor ve ben hala, çaktığım kazığımla kıt'a duruyorum. Yerimde sayma lüksüm bile elimde yokken gideceğim günleri düşünüp türlü ağıtlar yakarak apartman sakinlerini rahatsız ediyorum. Bu ağıtlar bazen Oi Va Voi bazen Hande Yener, zaman zaman Gripin zaman zaman Göksel, bolca Nil Karaibrahimgil ve asla Emre Aydın şeklinde oluyor. Tüm Türk gençlerinin aksine E. Aydın ve H. Cepkin'den şiddetle nefret ediyorum. Böylece kendimi kesecek kılıçları şimdiden bileyliyorum ve ortalığı kızıştırıyorum ki can sıkıntım geçsin.
Neyse ne diyordum ben, evet acilen buralardan gitmek lazım. Diğer gidilecekler çorap söküğü gibi ardından gelecektir. Gitmek ve gelmek tezatını da aynı cümlede kullandığıma ve tüm'ü redderek bireyselliği savunduğuma göre bir gazetede köşe yazarı olabilirim. Onlar da beni bekliyorlar ya zaten...
Ağzımızda "Kibir", uygun adım marş komutunu bekliyoruz, ellerimiz havada İstanbul'u agrandizör kadar çok seviyoruz.
Odalarımız yaşam alanlarımızsa içindeyken nefes alınabilmesi gerekir.
Fakat odam o kadar küçüktü ki aynı anda nefesi ve güneşi misafir etmem yerimden kıpırdamamı güçleştiriyordu. İki (2) kişi sığabilirken üç (3) imkansızı istemek oluyordu. Bu durum bir son bulmalıydı ve duvarlarını genişletme imkanı olmayan terskose, duvarlarını doldurmayı aklına getirdi. Tanrım ne kadar da yaratıcı! Önce iki küçük resim astı, ardından bir iki poster ve siyah beyaz fotoğraflar -ki onlar vazgeçilmezler. Böylece odasına ısınan, güneşi defeden genç ve zeki çocuk aklına hayran kalarak günlerce duvarlarını izledi. Bir gün gelip de onlar çocuğu terk edene kadar.
Bugünlerde fotoğraflar ve posterler birer birer düşmeye başladılar. Yapıştırıldıkları duvarı terk ederken benden de bir şeyleri alaşağı ediyorlar. Gitme mevsimi geldi geçiyor ve ben hala, çaktığım kazığımla kıt'a duruyorum. Yerimde sayma lüksüm bile elimde yokken gideceğim günleri düşünüp türlü ağıtlar yakarak apartman sakinlerini rahatsız ediyorum. Bu ağıtlar bazen Oi Va Voi bazen Hande Yener, zaman zaman Gripin zaman zaman Göksel, bolca Nil Karaibrahimgil ve asla Emre Aydın şeklinde oluyor. Tüm Türk gençlerinin aksine E. Aydın ve H. Cepkin'den şiddetle nefret ediyorum. Böylece kendimi kesecek kılıçları şimdiden bileyliyorum ve ortalığı kızıştırıyorum ki can sıkıntım geçsin.
Neyse ne diyordum ben, evet acilen buralardan gitmek lazım. Diğer gidilecekler çorap söküğü gibi ardından gelecektir. Gitmek ve gelmek tezatını da aynı cümlede kullandığıma ve tüm'ü redderek bireyselliği savunduğuma göre bir gazetede köşe yazarı olabilirim. Onlar da beni bekliyorlar ya zaten...
Ağzımızda "Kibir", uygun adım marş komutunu bekliyoruz, ellerimiz havada İstanbul'u agrandizör kadar çok seviyoruz.
Mayıs 21, 2007
Uyanır uyanmaz sandalyeme bırakılmış -yıkanmış ve özenle katlanmış- giysilerimi görmek bazen beni çok duygulandırıyor.
~
Masaya dökülen susamları parmağımın ucuyla topluyorum, baş parmağımın yardımıyla kağıda saçıyorum. Aklımdan geçen şey ve gördüğüm şey genelde hep farklı oluyor. Mesela öyle çok isterdim ki susamlar hain bir rüzgarla kağıda ulaşamadan havaya savrulsan ve o anda uçmakta olan bir kuş gelip susamların hepsini yutsun. İşte o zaman dünyadaki en mutlu insan olabilirdim. Çemberi daha da daraltacak olursak çocuk bile olabilirdim. Ne kadar çok isterim gökkuşağına yatıp güneşi izlemeyi ve güneş gözlüğünden bunca nefret ederken.
Herkesin kabul ettiği bir gerçek bu, sanırım sizinle bu ortak noktada buluşmak zorundayım, hayallerimiz ve gerçeklerimiz neredeyse her zaman birbirinden farklı. Fakat o zaman gökkuşağının altından geçersem dileklerimin gerçek olacağı ya da ucuna erişebilirsem bir küp altın bulacağım saçmalığı neden öğretildi?
Çocukluktan başlıyoruz ki hayallerle yaşamaya büyüdükçe daha çok kırıklığımız olsun. Oysa ki sen bana gerçekleri vermiş olsaydın o yaşta belki -modern- kahramanlardan biri olurdum şimdi, şu zamanda.
Kahramanlığın ve tüm kahramanların köküne kibrit suyu, yaşasın parmak-susam-kağıt kardeşliği.
Zaten kuşlar da uçmuyor, ölüyor artık.
Mayıs 17, 2007
Bugün her şeyden sıkılıp kitap okuma günüydü. Edebiyat ve müzik ilk defa yan yanaydı benim için. Yağmur Başlamıştı ve Dediler Ki bizce biraz dinle-n-melisin.
İhtiyacım olan tek şey -neyin gölgesinde olduğumun pek önemi yok- kitap okumak.
Zaman ve mekan kavramlarını yitirdim bugün yine. Avuçlarımdan kaydığını hissettim tüm dünyanın. O kadar küçüktü ve avuçlarımdaydı, o kadar büyüktüm ve avuçlarındaydım.
İyilerin kazandığı ve insanların mutlu olmak için birbirini mutlu ettiği bir düzen... Ne kadar az,
ne
kadar
çok.
Saçma sapan bir "kadına yönelik şiddet" konferansına katılmış olmaktan hoşnut değilim bugün. Yapaylığın ağzından dökülen doğal kelimeler, manikürlü tırnaklarının masaya dokunuşunda kayboluyorlar. Sen bunu göremiyorsun. Flaşlar öyle parlak ki! İnsan hiç yaşamadığı bir şeyi reddedebilme hakkına sahip mi sence? Olay cevabını veremediğin sorular, hiç sivri uç bırakmadan -yuvarlak- verdiğin karşılıklar ve onlardan olmadığını başka kişileri ötekileştirerek kanıtladığın tavırlar... Yüksekten inip gerçekten karıştın mı çamurlara bilmiyorum. Senin gibi -hatta siz kadar değerli sayıyorsunuz kendinizi- kişiler var oldukça ve benim gibiler karşınızda oturdukça sivrisinek ve saz ilişkisinden öteye geçemeyecek iletişimimiz. Soyut olan ilgi çekse de somut olan gerçeği yansıtıyor ve bazı etiketleri adımızın önüne yapıştırmadan nedense aranızda yaşanmıyor.
Buralarda bir yerlerde bir durak olmalı ya da bir bilet. Nefes almamı sağlayacak maskeler düşecek biraz sonra gökyüzünden ve ben bulut olarak yaşamaya devam edeceğim.
İhtiyacım olan tek şey -neyin gölgesinde olduğumun pek önemi yok- kitap okumak.
Zaman ve mekan kavramlarını yitirdim bugün yine. Avuçlarımdan kaydığını hissettim tüm dünyanın. O kadar küçüktü ve avuçlarımdaydı, o kadar büyüktüm ve avuçlarındaydım.
İyilerin kazandığı ve insanların mutlu olmak için birbirini mutlu ettiği bir düzen... Ne kadar az,
ne
kadar
çok.
Saçma sapan bir "kadına yönelik şiddet" konferansına katılmış olmaktan hoşnut değilim bugün. Yapaylığın ağzından dökülen doğal kelimeler, manikürlü tırnaklarının masaya dokunuşunda kayboluyorlar. Sen bunu göremiyorsun. Flaşlar öyle parlak ki! İnsan hiç yaşamadığı bir şeyi reddedebilme hakkına sahip mi sence? Olay cevabını veremediğin sorular, hiç sivri uç bırakmadan -yuvarlak- verdiğin karşılıklar ve onlardan olmadığını başka kişileri ötekileştirerek kanıtladığın tavırlar... Yüksekten inip gerçekten karıştın mı çamurlara bilmiyorum. Senin gibi -hatta siz kadar değerli sayıyorsunuz kendinizi- kişiler var oldukça ve benim gibiler karşınızda oturdukça sivrisinek ve saz ilişkisinden öteye geçemeyecek iletişimimiz. Soyut olan ilgi çekse de somut olan gerçeği yansıtıyor ve bazı etiketleri adımızın önüne yapıştırmadan nedense aranızda yaşanmıyor.
Buralarda bir yerlerde bir durak olmalı ya da bir bilet. Nefes almamı sağlayacak maskeler düşecek biraz sonra gökyüzünden ve ben bulut olarak yaşamaya devam edeceğim.
Mayıs 16, 2007
Şarkıyı öğrenene kadar "şakır şakır, şükür şükür" şeklinde söylemiş olsam da şimdi son model bir mp3'e sahibim ve tüm sözler ımm nasıl desem -ah tabii ki- ez ber len di!
"Her şeye rağmen yürümek güzel İstanbul'da" diyor ya Göksel, aklıma içinde İstanbul kelimesi geçen şarkılar geliyor beklendik bir şekilde. Emre Aydın'ı hiç sevmem, zaten bence o düet değil, E. Aydın vokalde Birol Bey ise geri -back ahahaha- vokalde. Düet denilen şey İki Yabancı'dır bana göre.
Tek iskender ve çiğköfte yerken bitiremediğim tabağa hüsranla bakıyor ve yutkunuyorum. Beş kuruşsuz kaldığımız olmuştu ama her şeye rağmen yürümek güzeldi İstanbul'da. Kır pideleri boğazımızı yırtacaktı neredeyse... Şimdi aklıma geldi bak ne diyeceğim; biz neden ilerdeki camiden su içmedik, dostum manyak mıydık yoksa?
5000 mağazaya ve Benetton'a sahip adam yemeğimi yerken televizyonda vızır vızır konuşuyor. Hiçbir zaman İngilizce'yi tamamen anlayamadım. Yaşasın tercüme! Fakat konuyla ilgilenmiyorum. Odak noktam dönerin sosuna düşen gözyaşı damlası şu anda.
Festivaller başlıyor, bitiyor, başlıyor... Gitsek ya yine?
not: ne yapsak moda olurdu, tey tey.
"Her şeye rağmen yürümek güzel İstanbul'da" diyor ya Göksel, aklıma içinde İstanbul kelimesi geçen şarkılar geliyor beklendik bir şekilde. Emre Aydın'ı hiç sevmem, zaten bence o düet değil, E. Aydın vokalde Birol Bey ise geri -back ahahaha- vokalde. Düet denilen şey İki Yabancı'dır bana göre.
Tek iskender ve çiğköfte yerken bitiremediğim tabağa hüsranla bakıyor ve yutkunuyorum. Beş kuruşsuz kaldığımız olmuştu ama her şeye rağmen yürümek güzeldi İstanbul'da. Kır pideleri boğazımızı yırtacaktı neredeyse... Şimdi aklıma geldi bak ne diyeceğim; biz neden ilerdeki camiden su içmedik, dostum manyak mıydık yoksa?
5000 mağazaya ve Benetton'a sahip adam yemeğimi yerken televizyonda vızır vızır konuşuyor. Hiçbir zaman İngilizce'yi tamamen anlayamadım. Yaşasın tercüme! Fakat konuyla ilgilenmiyorum. Odak noktam dönerin sosuna düşen gözyaşı damlası şu anda.
Festivaller başlıyor, bitiyor, başlıyor... Gitsek ya yine?
not: ne yapsak moda olurdu, tey tey.
Mayıs 13, 2007
Bratislava
Ben öldükten sonra kimse büstümü yapmayacak. İnsanlar birbirlerine hediye olarak kafamın görüntüsüne tıpatıp benzeyen taş parçaları almayacak. Buna neden gerek duysunlar ki? Socrates lütfen Lal Masallar'ın üzerinden kalkıp kendini masamdan aşağıya atar mısın?
Ben öldükten sonra dünya artık var olmayacak. Ben öleceğim ve her şey bitecek. Bu benim bencilliğim mi yoksa sizin bana yapacağınız bir güzellik mi olacak bilmiyorum. Ne kadar yas tutacaksınız? Ne için ağlayacaksınız?
Kaç günde yetişir bir elma ve kaç günde yıkılabilir içinde yaşadığımız dünya?
Kendini çok derin konularla meşgul et, yaz geldiği için içtiğin İce Tea'nden bir yudum al ve düşüncelere dal. Tanrım ne kadar da bohemim!
~
Ben öldükten sonra dünya artık var olmayacak. Ben öleceğim ve her şey bitecek. Bu benim bencilliğim mi yoksa sizin bana yapacağınız bir güzellik mi olacak bilmiyorum. Ne kadar yas tutacaksınız? Ne için ağlayacaksınız?
Kaç günde yetişir bir elma ve kaç günde yıkılabilir içinde yaşadığımız dünya?
~
Kendini çok derin konularla meşgul et, yaz geldiği için içtiğin İce Tea'nden bir yudum al ve düşüncelere dal. Tanrım ne kadar da bohemim!
~
Yokuştan düşen kız... Sesinde bittiğini göstermeye çalışan bir şeyler vardı ve aynı ses adını söylerken hala pır pırdı. Senin için üzülmek değil seninle eğlenmek istiyorum.
Yokuştan düşen kız, bu zamanlar; benim zamanlar.
not: gönderdiği muhteşem şarkılar için -asla çözülemeyen ama benim çözdüğümü sandığım- ttku'ya teşekkürler.
Yokuştan düşen kız, bu zamanlar; benim zamanlar.
not: gönderdiği muhteşem şarkılar için -asla çözülemeyen ama benim çözdüğümü sandığım- ttku'ya teşekkürler.
Mayıs 10, 2007
Mayıs 02, 2007
Bazen canım çok sıkılıyor ve kafam -aynı anda birçok şeyi düşünmeye çalışıyor oluşumdan dolayı- bulanıklaşmaya başlıyor. Böylece ortaya verimsizlik, huysuzluk ve düpedüz salaklık diye tabir ettiğimiz kavramlar çıkıyor. Bir şey söylediğinizde yüzüme yerleştirdiğim "hö?" ifadesi ile suratınıza bakmam sadece ve sadece bu yüzdendir.
Üst üste gelen ya da yan yana biriken her şeyi küçük küçük balonların içine koysak, şiştikçe şişirsek ve en sonunda hepsini patlatsak.
Üst üste gelen ya da yan yana biriken her şeyi küçük küçük balonların içine koysak, şiştikçe şişirsek ve en sonunda hepsini patlatsak.
Nisan 26, 2007
Yapamam ki
Pratiği olmayan bilgiyi daha fazla kafamda taşımak istemiyorum. Yeteri kadar hamallık yaptım, gereksizlerin tümünü çıkarttığınız yerlere geri sokmak istiyorum.
Hatta Cemal Süreya ne güzel demiş; "biri akasya, biri gül, biri zakkum" derken.
'7' beni çemberinin içine aldı, gün geçtikçe daraldı. Yaptığımız her şey kelime oyunu. Kelimeleri alıp birbirine ekleme/çıkartma, hop ben seni yendim/vay ben seni geçtimden öte değil. Güzel ama güzel.
Son deneme; bir, iki, üç.
"...ama anlamazlar ki"
Hatta Cemal Süreya ne güzel demiş; "biri akasya, biri gül, biri zakkum" derken.
'7' beni çemberinin içine aldı, gün geçtikçe daraldı. Yaptığımız her şey kelime oyunu. Kelimeleri alıp birbirine ekleme/çıkartma, hop ben seni yendim/vay ben seni geçtimden öte değil. Güzel ama güzel.
Son deneme; bir, iki, üç.
"...ama anlamazlar ki"
Nisan 12, 2007
Kafamı "dan" efektiyle görmediğim cama çarpıyorum. Kafam kanamıyor. Camı görseydim kanardı çünkü ben isteye isteye kafamı cama vurursam bu demektir ki intihar ediyorum. Neden intihar edeyim ki, bilmiyorum.
Ayakkabı bağcıklarım hiçbir zaman eşit olmuyor ve ben her sabah bu durumu toplumla özdeşleştirip kendi kendimi kahraman ilan ediyorum. Bağlamak için eğildiğimde bir taraf hep daha kısa kalıyor ve bu durumdan nefret ediyorum, toplumdan da.
Yazmak yerine kusmak var, yazdıklarına -yazdığını sandıklarına- gelen ilgiye muhtaç yaşamak var, arada sırada yazmak diğer yazanları da gözlemleyerek onlara bazen gülmek bazen hak vermek var.
Bir memur maaşını bilumum yerine süreceği çok amaçlı olduğu kadar bi'şeye yaramayan kreme ödemek de var, Mc Donald's ve benzerlerinde yemek yerken yanına yaklaşan selpaksatmakzorundabırakılançocuğa "öteki" muamelesi yapmak da. Sen kendini farklı kıldığın müddetçe o öteki olmaya devam edecek. Selpak satıyorsa selpak sat, fotoğraf çekiyorsan fotoğraf çektir. Her şey ne kadar zor.
Escape, escape, escape.
Seviştik diye kokunu üzerimde yaşatmak zorunda değilim.
En sevdiğim dizi Çemberimde Gül Oya, merhaba ben Esc ilkokul 7. sınıfa gidiyorum. Büyüyünce piyano olmak istiyorum çünkü deprem anında taşınması çok zor.
Artık, beni ben bile anlayamıyorum. Namazı kılınmış duası okunmuş da mezarı kapatılmayan ölü gibiyim, hala neyi bekliyoruz?
f klavye ile turkce harfler kullanmadan da yazabilirim cunku ben turk degilim ahahahah, hohohoh merhaba noel baba, beni cok uzaklara gotur. Boyle dunya daha bohem ve ben; daha ben, daha ben, daha...
Ben!!!
Ayakkabı bağcıklarım hiçbir zaman eşit olmuyor ve ben her sabah bu durumu toplumla özdeşleştirip kendi kendimi kahraman ilan ediyorum. Bağlamak için eğildiğimde bir taraf hep daha kısa kalıyor ve bu durumdan nefret ediyorum, toplumdan da.
Yazmak yerine kusmak var, yazdıklarına -yazdığını sandıklarına- gelen ilgiye muhtaç yaşamak var, arada sırada yazmak diğer yazanları da gözlemleyerek onlara bazen gülmek bazen hak vermek var.
Bir memur maaşını bilumum yerine süreceği çok amaçlı olduğu kadar bi'şeye yaramayan kreme ödemek de var, Mc Donald's ve benzerlerinde yemek yerken yanına yaklaşan selpaksatmakzorundabırakılançocuğa "öteki" muamelesi yapmak da. Sen kendini farklı kıldığın müddetçe o öteki olmaya devam edecek. Selpak satıyorsa selpak sat, fotoğraf çekiyorsan fotoğraf çektir. Her şey ne kadar zor.
Escape, escape, escape.
Seviştik diye kokunu üzerimde yaşatmak zorunda değilim.
En sevdiğim dizi Çemberimde Gül Oya, merhaba ben Esc ilkokul 7. sınıfa gidiyorum. Büyüyünce piyano olmak istiyorum çünkü deprem anında taşınması çok zor.
Artık, beni ben bile anlayamıyorum. Namazı kılınmış duası okunmuş da mezarı kapatılmayan ölü gibiyim, hala neyi bekliyoruz?
f klavye ile turkce harfler kullanmadan da yazabilirim cunku ben turk degilim ahahahah, hohohoh merhaba noel baba, beni cok uzaklara gotur. Boyle dunya daha bohem ve ben; daha ben, daha ben, daha...
Ben!!!
Nisan 11, 2007
Nisan 08, 2007
Haber Bülteni
Elalem festivallerde film film gezerken ben buralarda birilerinin gözüne bi'şeyler sokabilmek için hazırladığımız sergilere fotoğraf yetiştirmeye çalışıyorum.
Yetmiyormuş gibi vizelere girip çıkıyorum ve Tanrım bunu sen de biliyorsun ben daha önce hiç bu kadar meşgul olmadım.
En yakışıklı ve bahara uygun halimle evimde oturmuş şu an -İstanbul- Nevizade'de olup bir şeyler içiyor olmanın hayalini kuruyorum. Geçen yıl yaklaşık 1 ay sonra İstanbul'a ayak basmış ve bastığım ayağımı yerden 2 ay kaldırmamıştım. Bu yıl Haziran 15'e dek yani beyin kavuran İzmir sıcaklarını tenimin en altında hissedene dek buradayım, malum finaller.
Yine de Ferzan Özpetek'in bu filmini de sinema gibi mükemmel bir icat yerine bilgisayar / televizyon başında izlersem kendimi intihar edeceğim.
Biri beni klonlasın ya da zamanı durdursun, nasıl geçtiğini anlamıyorum zira saat kullanmıyorum.
Yeşil diye bir renk olmasaydı hayatı siyah beyaz yaşardım ve yaşardık. Hatırlat uyandığımızda sana Günaydın Sevgilim'i söyleyeyim.
Nokta
Yetmiyormuş gibi vizelere girip çıkıyorum ve Tanrım bunu sen de biliyorsun ben daha önce hiç bu kadar meşgul olmadım.
En yakışıklı ve bahara uygun halimle evimde oturmuş şu an -İstanbul- Nevizade'de olup bir şeyler içiyor olmanın hayalini kuruyorum. Geçen yıl yaklaşık 1 ay sonra İstanbul'a ayak basmış ve bastığım ayağımı yerden 2 ay kaldırmamıştım. Bu yıl Haziran 15'e dek yani beyin kavuran İzmir sıcaklarını tenimin en altında hissedene dek buradayım, malum finaller.
Yine de Ferzan Özpetek'in bu filmini de sinema gibi mükemmel bir icat yerine bilgisayar / televizyon başında izlersem kendimi intihar edeceğim.
Biri beni klonlasın ya da zamanı durdursun, nasıl geçtiğini anlamıyorum zira saat kullanmıyorum.
Yeşil diye bir renk olmasaydı hayatı siyah beyaz yaşardım ve yaşardık. Hatırlat uyandığımızda sana Günaydın Sevgilim'i söyleyeyim.
Nokta
Nisan 05, 2007
Ayçiçeği
Yokuş aşağı düşüyor o kız, kimse engellemeyecek mi?
Ben de mi izleyeceğim düşmesini? Engel olamıyorsam ama engel olamadığım bu duruma aylardan beri de üzülüyorsam ve gerçekten hiçbir şey yapamıyorsam suç kimin?
Yokuştan düşen kız masum ve öteki de masum sanırım, ben zaten beyazım, ortadaki suçu üstlenecek olan kim?
Böyle şeyler hep ortada kalıyorlar çünkü kimse üstlenmiyor. En çok kim üzüldü bunu tartışsak bir şey değişir mi, sanmam.
O zaman bir odaya tıkın kızı, duvarları beyaz olsun ve üzerinde tek bir nokta, yeşil tek bir nokta. Sabahtan akşama kadar Escape, Escape, Escape.
Hafızanın silinmesi mümkün olsaydı eğer hakkımı yokuştan düşen kıza verirdim, istediği yokuşun sonuna varmaktı, tepetaklak olup ayağa kalkamamak değil.
Keşke yardım edebilsem.
Eskiden buralar hep günlük güneşlik ve acayip eğlencelikti.
Ben de mi izleyeceğim düşmesini? Engel olamıyorsam ama engel olamadığım bu duruma aylardan beri de üzülüyorsam ve gerçekten hiçbir şey yapamıyorsam suç kimin?
Yokuştan düşen kız masum ve öteki de masum sanırım, ben zaten beyazım, ortadaki suçu üstlenecek olan kim?
Böyle şeyler hep ortada kalıyorlar çünkü kimse üstlenmiyor. En çok kim üzüldü bunu tartışsak bir şey değişir mi, sanmam.
O zaman bir odaya tıkın kızı, duvarları beyaz olsun ve üzerinde tek bir nokta, yeşil tek bir nokta. Sabahtan akşama kadar Escape, Escape, Escape.
Hafızanın silinmesi mümkün olsaydı eğer hakkımı yokuştan düşen kıza verirdim, istediği yokuşun sonuna varmaktı, tepetaklak olup ayağa kalkamamak değil.
Keşke yardım edebilsem.
Eskiden buralar hep günlük güneşlik ve acayip eğlencelikti.
Nisan 01, 2007
05:32
Dünyanın en güzel şarkısını dinlemek istememden daha doğal başka bir şey söyleyebilir misiniz bana? Bilmiyorum ki sizin de daha önceleri benimkilere benzer hayalleriniz olmuş mudur? Mesela siz de tüm sevdiklerinizi -ki onlar birbirlerini zaman zaman sevmeseler de- bir odada yaşatıp özledikçe o odaya girmeyi düşünmüş müsünüzdür? Onlara saksı çiçekleri gibi bakmayı, gerekli olan tüm ihtiyaçlarını karşılamayı ve bunları sadece ihtiyacınız olan sevgiyi tam vaktinde ve dozunda alabilmek için yapmayı kabul etmeniz gibi. Tüm bunlar neden kaynaklanıyor olabilir? Çok mu korkağım ya da çok mu cesursunuz?
İki nokta varsa neden her zaman iki ucuna eşit miktarlarda bölünmek ve gökten üzerime ölerek yağmak zorundasınız? Şemsiyem yok, asla kullanmam, sağ veya sol koluma saat takmam.
Bu dünyanın en gereksiz insanı kim sizce? Ben bazen bütün bir günümü bunu düşünmeye ayırıyorum. Zannettiğiniz ya da zannedebileceğiniz gibi büyük insanlar değil derdim, benim bahsettiklerim daha küçük. Mesela sürekli müşterilerini kazıklayan köşedeki bakkal mı ya da intikam üzerine intikam planları kuran ve hayatı "counter strike" şeklinde yaşayan arkadaşlarım mı?
O kadar çok insan tanıyorum ve her yeni kişiyle kendimden o kadar çok uzaklaşıyorum ki. Galiba tek yapmak istediğim odamı toplamak ve yarın gireceğim 2 -yazıyla iki- vizeden yüksek notlar almak.
Bu kadar mıyım ve bu kadar mıyız yani? Kimi önemsiyorum, kim tarafından önemseniyorum? Kim kahve hazırlarken, yemek yerken veya gün içerisinde başka şeyler yapıyorken beni hatırlıyor?
Öyleyse ben neden unutamıyorum birçok şeyi ve neden bu ruh halinde hissediyorum kendimi? Tüm sorular boşluğa fırlatılır uygun olanları zaman zaman cevaplanır.
Mor'lar kafamın içinde susmadan "öyle azaldık ve yıprandık ki" diyorlar, biliyor muydunuz ben çok cahilim.
Herkes evinde ve duruyoruz artık, canına tak ediyor ve susuyoruz artık.
Ve hayat.
İki nokta varsa neden her zaman iki ucuna eşit miktarlarda bölünmek ve gökten üzerime ölerek yağmak zorundasınız? Şemsiyem yok, asla kullanmam, sağ veya sol koluma saat takmam.
Bu dünyanın en gereksiz insanı kim sizce? Ben bazen bütün bir günümü bunu düşünmeye ayırıyorum. Zannettiğiniz ya da zannedebileceğiniz gibi büyük insanlar değil derdim, benim bahsettiklerim daha küçük. Mesela sürekli müşterilerini kazıklayan köşedeki bakkal mı ya da intikam üzerine intikam planları kuran ve hayatı "counter strike" şeklinde yaşayan arkadaşlarım mı?
O kadar çok insan tanıyorum ve her yeni kişiyle kendimden o kadar çok uzaklaşıyorum ki. Galiba tek yapmak istediğim odamı toplamak ve yarın gireceğim 2 -yazıyla iki- vizeden yüksek notlar almak.
Bu kadar mıyım ve bu kadar mıyız yani? Kimi önemsiyorum, kim tarafından önemseniyorum? Kim kahve hazırlarken, yemek yerken veya gün içerisinde başka şeyler yapıyorken beni hatırlıyor?
Öyleyse ben neden unutamıyorum birçok şeyi ve neden bu ruh halinde hissediyorum kendimi? Tüm sorular boşluğa fırlatılır uygun olanları zaman zaman cevaplanır.
Mor'lar kafamın içinde susmadan "öyle azaldık ve yıprandık ki" diyorlar, biliyor muydunuz ben çok cahilim.
Herkes evinde ve duruyoruz artık, canına tak ediyor ve susuyoruz artık.
Ve hayat.
Mart 28, 2007
Ortalama
Sen bir kibrit çöpü ol ve tabii ki ben de kibrit çöpü olayım. Ettik iki. Yazdıklarımız ve yazacaklarımız da kibrit çöpleri olsunlar. Etti dört. Fotoğraf ve müzik olmazsa olmaz. Hatta gökyüzü ve denizi de dahil edelim ve ortalama 10 kibrit çöpü olduk şimdi -deniz ve gök fazla yer kapladı-. Bulutları ve kedileri lütfen unutmayalım, biri senin biri benim, ettik 15 çünkü mutlaka Mart gelecek ve mutlaka yavrulayacak senin kedin! Neyse devam edelim, tüm planlarımızı ve hayallerimizi de sayalım şöyle bir, ımm galiba 25 falan etti. Sevdiğimiz her şeyi de dahil edelim ve böylece 35 olalım. Eksik bir şey kalmadı sanırım. Bir düşünelim...
Olamaaaz! Nasıl unuttum, haftaya evleneceğimizi de ekleyelim ve böylece 36 olalım. Kaldı dört, eh onu da çocuklarımız için falan ayıralım.
Beraber 40 kibrit çöpü olalım, hiçbir yerde satılmayan bir kibrit kutusu bulup onun içinde sonsuza dek mutlu yaşayalım.
Olamaaaz! Nasıl unuttum, haftaya evleneceğimizi de ekleyelim ve böylece 36 olalım. Kaldı dört, eh onu da çocuklarımız için falan ayıralım.
Beraber 40 kibrit çöpü olalım, hiçbir yerde satılmayan bir kibrit kutusu bulup onun içinde sonsuza dek mutlu yaşayalım.
Mart 27, 2007
Sen Yaptın!
Ve ben ne zaman Balparmak markasını görsem aklıma "bak ben burada işte böyle sigara içiyorum" deyişin geliyor.
Hatırlıyorsundur sana heyecanla bir şeyler anlatıyordum ve heyecanla bir şeyler anlatmıştın. Konuşmuyoruz ne zamandır ama ara sıra hatırlıyorum seni, Melek, her şey yolunda. Sen nasılsın?
Hatırlıyorsundur sana heyecanla bir şeyler anlatıyordum ve heyecanla bir şeyler anlatmıştın. Konuşmuyoruz ne zamandır ama ara sıra hatırlıyorum seni, Melek, her şey yolunda. Sen nasılsın?
Mart 20, 2007
Sizin Oralarda Nasıl Derler?
Yürümenin bir şeyi değiştirmeyeceğini anlayana dek yürüdüm, sonra otobüse bindim. Uyudum, uyandım ve bugün de tüm dersleri, yapmam gereken işlerin hepsini baştan sona ektim.
Adımın üstünü sadece ben çizdirdim.
Adımın üstünü sadece ben çizdirdim.
Mart 08, 2007
Escape!
Bulutların da üstünde ne var?
Bir gün bulutlara değebilecek miyim acaba? Kafam ne kadar karışık. Düşünceler o kadar hızlı koşuyorlar ki, yetişebilmem imkansız.
Zaten yalan söyledim, f klavyeyi babam almadı, ben aldım.
Bulutlar ne kadar güzeller, gökyüzü başımı döndürüyor. Sanırım bakamayacağım daha fazla. "Search" kısmındaki "clear history" butonundan bizim evde de olsa keşke, sıkıldıkça siler yeni'lere yer açardık. Böyle sıkış tepiş olmuyor, eski'nin üzerinde yeni, çok derme çatma duruyor.
Yavaş... Daha yavaş... Durmaya yakın hızlı, daha da hızlı. Başım dönüyor ve hayat lenslerim gibi adeta; gözümden fırladığında avcuma alıp tozunu toprağını silkelemem, yırtık, çatlak var mı kontrol etmem gerekiyor.
Bir gün bulutlara değebilecek miyim acaba? Kafam ne kadar karışık. Düşünceler o kadar hızlı koşuyorlar ki, yetişebilmem imkansız.
Zaten yalan söyledim, f klavyeyi babam almadı, ben aldım.
~
Bulutlar ne kadar güzeller, gökyüzü başımı döndürüyor. Sanırım bakamayacağım daha fazla. "Search" kısmındaki "clear history" butonundan bizim evde de olsa keşke, sıkıldıkça siler yeni'lere yer açardık. Böyle sıkış tepiş olmuyor, eski'nin üzerinde yeni, çok derme çatma duruyor.
Yavaş... Daha yavaş... Durmaya yakın hızlı, daha da hızlı. Başım dönüyor ve hayat lenslerim gibi adeta; gözümden fırladığında avcuma alıp tozunu toprağını silkelemem, yırtık, çatlak var mı kontrol etmem gerekiyor.
Mart 07, 2007
Mart 04, 2007
Gözbebeğim
gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür. Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür. Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.
Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka "gözbebeğim!" diye hitap edilir.
Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka "gözbebeğim!" diye hitap edilir.
Elif Şafak - Mahrem
Mart 02, 2007
Bausch & Lomb
Renksiz lenslerim ve ben miyop olduk.
Müzik dinlerken telefon çalacak gibi olur, "dıdıdıt dıdıdıt" diye ses gelir ama telefon çalmaz o ses de geldiği gibi gider. İşte o zaman çok üzülüyorum.
Gözyaşlarım gözlerim ve lenslerim arasında biriktiğinde tüm dünya bulanık görünüyor. Yine de uzaklar daha yakın onları taktığım zaman, uzaklar daha net ve daha yakın.
Müzik dinlerken telefon çalacak gibi olur, "dıdıdıt dıdıdıt" diye ses gelir ama telefon çalmaz o ses de geldiği gibi gider. İşte o zaman çok üzülüyorum.
Gözyaşlarım gözlerim ve lenslerim arasında biriktiğinde tüm dünya bulanık görünüyor. Yine de uzaklar daha yakın onları taktığım zaman, uzaklar daha net ve daha yakın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
