Mart 17, 2013
şimdi sizlere özgürlükten bahsedeceğim:
"beklenmedik bir anda sağanak boşandı. arabamın silecekleri son hızla çalıştığı halde, ön cama boşalan yağmuru defetmeye yetmiyorlardı. yavaş yavaş, dikkatle ilerlemeye devam ettim. çok geçmeden yağmur dindi ve kendimi yeğin bir sis örtüsünün içinde buldum. sis öylesine yeğindi ki, arabamı yolun kenarına çekip biraz yürümeye karar verdim. sisin bir süre sonra dağılacağını umuyordum."
dahası değil.
"beklenmedik bir anda sağanak boşandı. arabamın silecekleri son hızla çalıştığı halde, ön cama boşalan yağmuru defetmeye yetmiyorlardı. yavaş yavaş, dikkatle ilerlemeye devam ettim. çok geçmeden yağmur dindi ve kendimi yeğin bir sis örtüsünün içinde buldum. sis öylesine yeğindi ki, arabamı yolun kenarına çekip biraz yürümeye karar verdim. sisin bir süre sonra dağılacağını umuyordum."
dahası değil.
Mart 08, 2013
Ortalıkta belirsiz bir çınlama. Ekranda beliren tek kelime: Özledim.
Sen beni özlediğinde, gülümserim. Sesini duyduğumda ve seni düşündüğümde de, sadece ve sadece gülümserim.
Bu bozulmasın diye, ben seni hep gülümseyerek anabileyim diye. -insert kaybetme korkusu here-
seni hiç öpmedim.
öpmeyeceğim.
ama sen özleyeceksin
ve ben sadece ama sadece gülümseyeceğim.
Sen beni özlediğinde, gülümserim. Sesini duyduğumda ve seni düşündüğümde de, sadece ve sadece gülümserim.
Bu bozulmasın diye, ben seni hep gülümseyerek anabileyim diye. -insert kaybetme korkusu here-
seni hiç öpmedim.
öpmeyeceğim.
ama sen özleyeceksin
ve ben sadece ama sadece gülümseyeceğim.
Şubat 18, 2013
"sanki beynimin içinde birisi var ve sürekli çift tıklıyor puşt.
allah kahretsin."
dimdik durman gereken bir an bu. biraz sonra pasta gelecek. herkes seni çok özledi. gözünün, gözbebeğinin içine bakıyorlar. tam karşında oturuyor en önemli olanı.
-ortalıkta gereksiz bir aydınlık, biri ışıkları kısabilir mi-
"sana kötü bir haberim var" diyeceksin, ben dişlerimi sıkacağım.
hemen aklıma o gelecek sonra. onu tekrar arayacağım. sesi sinirden ağlamaklı. bir de az önce yediği azar gücüne gitmiş olsa gerek. bu sefer ben utanacağım. ne diyeceğimi bilemeyeceğim. ellerini nereye koyacağını bilemeyen delikanlının heyecanı gibi, kelimelerimi nereye koyacağımı bilemeyen 25 yaşında bir adam olacağım.
canın yansın istemediğimden.
canı yansın istemediğimden.
sonra belki biraz da kendimi düşüneceğim, canım yansın istemeyeceğim.
sağ yanım, sol yanım.
ayrı ayrı sızlayacak artık.
sen kötü haberi vereceksin,
ben allah kahretsin diyeceğim. (kahretmeyecek)
dün dünya kediler günüymüş bir de.
allah kahretsin."
dimdik durman gereken bir an bu. biraz sonra pasta gelecek. herkes seni çok özledi. gözünün, gözbebeğinin içine bakıyorlar. tam karşında oturuyor en önemli olanı.
-ortalıkta gereksiz bir aydınlık, biri ışıkları kısabilir mi-
"sana kötü bir haberim var" diyeceksin, ben dişlerimi sıkacağım.
hemen aklıma o gelecek sonra. onu tekrar arayacağım. sesi sinirden ağlamaklı. bir de az önce yediği azar gücüne gitmiş olsa gerek. bu sefer ben utanacağım. ne diyeceğimi bilemeyeceğim. ellerini nereye koyacağını bilemeyen delikanlının heyecanı gibi, kelimelerimi nereye koyacağımı bilemeyen 25 yaşında bir adam olacağım.
canın yansın istemediğimden.
canı yansın istemediğimden.
sonra belki biraz da kendimi düşüneceğim, canım yansın istemeyeceğim.
sağ yanım, sol yanım.
ayrı ayrı sızlayacak artık.
sen kötü haberi vereceksin,
ben allah kahretsin diyeceğim. (kahretmeyecek)
dün dünya kediler günüymüş bir de.
Şubat 11, 2013
"... bir taç mısra gibi istifleyip ketebeledim.
içime astım, isteyen görür."
Ama onlar görmezler. Halbuki gözlerinin önündedir. Önündeyizdir. Henüz çıkmışızdır (...)'tan ve ağzımızda kekriyodur az önce karşılıklı oturduğumuz. Ellerim ıslanıyordur, ellerim soğuyordur. Nefesin nefesime karışırken köşedir, döneduruyoruzdur. Tam orada bir köpek var. Daha sonraları o köpeğin bir başka köpekle nasıl kavga ettiğini anlatacaksın. Ağızlarından kenetlenen köpeklerin, dişleri dudaklarına geçmiş, üzerine doğru koşmuştu, bırakma! diye bağırmıştın (bıraktı) sonrası sen bir adım kenara çekilmiştin, biraz göğüs göğüse çarpışmışlardı, en çok ağızdan ağıza yaptıkları savaştı, etkilenmiştin, oluk oluk kan akıyordu, yardım diye inliyordun, zavallı gözüküyordun uzaktan ama içinde bir hayvan can çekişiyordu, içindeki hayvan eline batan betondaki çakış taşlarına oluk oluk kanıyordu, içinde kanayan hayvan bütün anılarıyla ağız ağıza geçip önüne geleni dişliyordu. Bacağını saracaksın sonra, keyifleneceksin onun yaşadığı acılardan ancak, konumuz bu değil. Şimdi keyfimiz çakır ve sen varsın. Bi' de ben.
Uyuduğun yere ilk uzanışım, yanımdasın. Bir şeyler mırıldanıyoruz. Ellerimiz kıpır kıpırdanıyoruz. Parmak uçlarımda gezinen senin yüzün. Koklayıp öptüğün de benimki olsa gerek. Hay Allah! dercesine uykuya teslim oluyoruz. İşte, şimdi ben o uykuyu bulup çıkartsam bir yerlerden. Uyuduğum yere yaysam. Aynı uykuya girmeye çalışsam... Bunlar hep nafile. Ben neredeyim, sen nerede. Derin bir iç çekiş sonrası gelen, neyse.
Seni en çok ellerimle özledim.
Gözlerimle daha sonra.
Bu yüzden olabilir, ellerimle ne yapacağımı bilemeyişim,
gözlerimse, bahsi dahi edilmeyecek kadar körleştirdiğim.
Sen yoksun, ben üzgünüm.
Söyleyeceklerim bu kadar.
*ve sen bunları hiçbir zaman bilmeyeceksin. ama nisan.
içime astım, isteyen görür."
Ama onlar görmezler. Halbuki gözlerinin önündedir. Önündeyizdir. Henüz çıkmışızdır (...)'tan ve ağzımızda kekriyodur az önce karşılıklı oturduğumuz. Ellerim ıslanıyordur, ellerim soğuyordur. Nefesin nefesime karışırken köşedir, döneduruyoruzdur. Tam orada bir köpek var. Daha sonraları o köpeğin bir başka köpekle nasıl kavga ettiğini anlatacaksın. Ağızlarından kenetlenen köpeklerin, dişleri dudaklarına geçmiş, üzerine doğru koşmuştu, bırakma! diye bağırmıştın (bıraktı) sonrası sen bir adım kenara çekilmiştin, biraz göğüs göğüse çarpışmışlardı, en çok ağızdan ağıza yaptıkları savaştı, etkilenmiştin, oluk oluk kan akıyordu, yardım diye inliyordun, zavallı gözüküyordun uzaktan ama içinde bir hayvan can çekişiyordu, içindeki hayvan eline batan betondaki çakış taşlarına oluk oluk kanıyordu, içinde kanayan hayvan bütün anılarıyla ağız ağıza geçip önüne geleni dişliyordu. Bacağını saracaksın sonra, keyifleneceksin onun yaşadığı acılardan ancak, konumuz bu değil. Şimdi keyfimiz çakır ve sen varsın. Bi' de ben.
Uyuduğun yere ilk uzanışım, yanımdasın. Bir şeyler mırıldanıyoruz. Ellerimiz kıpır kıpırdanıyoruz. Parmak uçlarımda gezinen senin yüzün. Koklayıp öptüğün de benimki olsa gerek. Hay Allah! dercesine uykuya teslim oluyoruz. İşte, şimdi ben o uykuyu bulup çıkartsam bir yerlerden. Uyuduğum yere yaysam. Aynı uykuya girmeye çalışsam... Bunlar hep nafile. Ben neredeyim, sen nerede. Derin bir iç çekiş sonrası gelen, neyse.
Seni en çok ellerimle özledim.
Gözlerimle daha sonra.
Bu yüzden olabilir, ellerimle ne yapacağımı bilemeyişim,
gözlerimse, bahsi dahi edilmeyecek kadar körleştirdiğim.
Sen yoksun, ben üzgünüm.
Söyleyeceklerim bu kadar.
*ve sen bunları hiçbir zaman bilmeyeceksin. ama nisan.
Şubat 03, 2013
artık güneşlerimiz var bizim. bugün burada çıkan güneşten ufak bir parça yolladım sana. göğüne gelip ışıldasın, beni ısıttığı gibi seni de sarsın, sarmalasın istedim. keyfini kaçırmasın diye hiçbir şey, yüzün düşmesin diye, yüzümü yıkadım, dudaklarımı uçlarından tutup yukarı kaldırdım. hep bahsettiğin ufacık ağzım, ufacık burnumla burada olsam da, seni düşünerken daha da aptallaşan bir yarımdım. tam olamamak, senin ya da benim elimizde değil. hayat böyle istedi. biz üzerimize düşeni yaptık. ancak nisan diyorum sana. sonra kıkır kıkır gülüyoruz karşılıklı. sen daha çocuk olduğundan, ben daha da çocuk oluyorum seninleyken.
sesini ilmek ilmek doladım boynuma, ellerime, kalbime.
geriye bir şey kalmadığında, bari sesin uzağa gitmesin, gidemesin diye.
sesini ilmek ilmek doladım boynuma, ellerime, kalbime.
geriye bir şey kalmadığında, bari sesin uzağa gitmesin, gidemesin diye.
Ocak 23, 2013
"neyden korktun allahın cezası?!
bi telefonu kaldırıp da alo diyemeyecek kadar neyden korktun?"
yağmurlarımız vardı bizim. buradaki gibi aniden başlayıp aniden durmazdı. uykuda yakalardı bizi, en huzurlu olduğumuz anlarda gafil avlanırdık.
ten çeliğe deyince nasıl büyük gürültüler kopardı. gözümü kapamadan önce seni seçerdim karanlıkta. göz bebeğindeki parıltıyı arardım yatağımda usulca. baktığımı bilme, gördüğümü görme diye, kirpiklerimin ardından... gülünce de kısılırdı ya gözlerim, sen beni hep güldürürdün. parmaklarına bakardım bazen, tırnaklarının yenmiş yerlerine, etrafındaki kopmuş pütür pütür derilere. bıçakla keserdin hani ara sıra.
sözlerimizle açtığımız yaralar olurdu, bıçağın ette bıraktığı ize benzemez haritalar yapardı kalbimizde. şimdi ben seni tekrar görsem, olur ya yıllar geçmiş olsa üstünden, sen beni kısık gözlerimden tanırsın, ben kalbindeki yara izlerinden.
sen orada oturursan ben de buraya otururum, demiştin. inat değil beni yıldırma isteğiydi sesindeki. sorun bende değil sende der gibiydin. müzik vardı, biraz da dumanaltıydık sanki. sarılmıştık sonra. öpe koklaya. hayatlarımızı döke saça karıştırdığımız yerin (...) olması, ne büyük tesadüf ve güzelleme aslında.
kedi yavrusu gibi uyanırdım ben, sen uyandırdığında. ellerimi yuvarlardım gözkapaklarımın üstünde, sen kahvaltılar hazırlardın.
biraz benden gitti, birazı da senden. beraber zayıfladık, eridik henüz bitmedik.
şimdi çoğunluğu uykuda, bir sen ayakta, bir ben. henüz tükenmedik.
özlem dediğimizin bir hali içimdeki, nereye koysam sığdıramadığım. sanki ilk kez bu şekilde, sanki bir daha böylesi olmayacak gibi, sanki bir tek sana aitmiş... varsın öyle olsun.
şimdi ben uyuyacağım, uykumda üstümü açacağım. üşüyüp küçücük olacağım yatakta, gelsen, üstümü örtsen, parmağından yakalar canıma asarım seni.
sen gitme diyemedin. ben bırakma.
sonuç, sen orada ben burada hep.
öyle yarım kaldım ki, biri çıkıp "ben seni tamamlayacağım"a inandırana kadar, kendimi kimseyle katlayamayacağım.
ve evet, hayat var.
şubat kapıda.
unutma.
bi telefonu kaldırıp da alo diyemeyecek kadar neyden korktun?"
yağmurlarımız vardı bizim. buradaki gibi aniden başlayıp aniden durmazdı. uykuda yakalardı bizi, en huzurlu olduğumuz anlarda gafil avlanırdık.
ten çeliğe deyince nasıl büyük gürültüler kopardı. gözümü kapamadan önce seni seçerdim karanlıkta. göz bebeğindeki parıltıyı arardım yatağımda usulca. baktığımı bilme, gördüğümü görme diye, kirpiklerimin ardından... gülünce de kısılırdı ya gözlerim, sen beni hep güldürürdün. parmaklarına bakardım bazen, tırnaklarının yenmiş yerlerine, etrafındaki kopmuş pütür pütür derilere. bıçakla keserdin hani ara sıra.
sözlerimizle açtığımız yaralar olurdu, bıçağın ette bıraktığı ize benzemez haritalar yapardı kalbimizde. şimdi ben seni tekrar görsem, olur ya yıllar geçmiş olsa üstünden, sen beni kısık gözlerimden tanırsın, ben kalbindeki yara izlerinden.
sen orada oturursan ben de buraya otururum, demiştin. inat değil beni yıldırma isteğiydi sesindeki. sorun bende değil sende der gibiydin. müzik vardı, biraz da dumanaltıydık sanki. sarılmıştık sonra. öpe koklaya. hayatlarımızı döke saça karıştırdığımız yerin (...) olması, ne büyük tesadüf ve güzelleme aslında.
kedi yavrusu gibi uyanırdım ben, sen uyandırdığında. ellerimi yuvarlardım gözkapaklarımın üstünde, sen kahvaltılar hazırlardın.
biraz benden gitti, birazı da senden. beraber zayıfladık, eridik henüz bitmedik.
şimdi çoğunluğu uykuda, bir sen ayakta, bir ben. henüz tükenmedik.
özlem dediğimizin bir hali içimdeki, nereye koysam sığdıramadığım. sanki ilk kez bu şekilde, sanki bir daha böylesi olmayacak gibi, sanki bir tek sana aitmiş... varsın öyle olsun.
şimdi ben uyuyacağım, uykumda üstümü açacağım. üşüyüp küçücük olacağım yatakta, gelsen, üstümü örtsen, parmağından yakalar canıma asarım seni.
sen gitme diyemedin. ben bırakma.
sonuç, sen orada ben burada hep.
öyle yarım kaldım ki, biri çıkıp "ben seni tamamlayacağım"a inandırana kadar, kendimi kimseyle katlayamayacağım.
ve evet, hayat var.
şubat kapıda.
unutma.
Aralık 22, 2012
akşamın karanlığında sen denize bakarak şarkı söylüyorsun. ben yağmur altında yıkanıyorum. sigaralarımızın siperi ellerimiz. aramızda kelimelerden tek bağ yok, hepsini üç gün önce belli ki yine kesmişiz. saçlarımdan damlıyorum yere. çenemden göğsüme doğru akıp gidiyorsun, beraber mi eriyoruz ayrı ayrı mı yanıyoruz, kestiremiyorum.
(...)
sonra sırtını bizi koruyan çelik yığınına dayadın. saçlarım kurudu bir çırpıda. içim hep ıslak. üzerinde durduğumuz tahtayı kim koydu buraya, kim bilir... ıslana ıslana şişmiş, ayaklarımı üşütüyor. yüzümün yarısı aydınlıksa senin yüzünden. oysa ne kadar kıssam da gözlerimi, seni görmek için kör olmam gerekiyor bazen.
ayağımı ileri geri götürerek bir şeyler anlatıyorum. sen bana susuyorsun, ben anlattıklarıma doyamıyorum. insanlar diyorum, güven diyorum, sevgi diyorum. arka arkaya kelimeler saçıyorum. hepsi yere dökülüyor. hiçbirini tutmuyorsun. ben içimi boşalttıkça kelimelerin ateşiyle kuruyor etrafımızdaki her şey. sonra birileri bir şeyler bağırıyor. havaya asıp unutuyoruz köprüleri. giderken izmaritinle yakıyorsun beni. elimi gözlerime siper edip gidişini izliyorum bu sefer.
sabah olup boynuma sarıldığında, önceki akşamdan bahsetmeyeceğimizi ikimiz de biliyoruz.
kafamın içi çıfıt çarşısı toplayamadığım,
yine de yalnız sana ait bir kelimem olsaydı keşke.
(...)
sonra sırtını bizi koruyan çelik yığınına dayadın. saçlarım kurudu bir çırpıda. içim hep ıslak. üzerinde durduğumuz tahtayı kim koydu buraya, kim bilir... ıslana ıslana şişmiş, ayaklarımı üşütüyor. yüzümün yarısı aydınlıksa senin yüzünden. oysa ne kadar kıssam da gözlerimi, seni görmek için kör olmam gerekiyor bazen.
ayağımı ileri geri götürerek bir şeyler anlatıyorum. sen bana susuyorsun, ben anlattıklarıma doyamıyorum. insanlar diyorum, güven diyorum, sevgi diyorum. arka arkaya kelimeler saçıyorum. hepsi yere dökülüyor. hiçbirini tutmuyorsun. ben içimi boşalttıkça kelimelerin ateşiyle kuruyor etrafımızdaki her şey. sonra birileri bir şeyler bağırıyor. havaya asıp unutuyoruz köprüleri. giderken izmaritinle yakıyorsun beni. elimi gözlerime siper edip gidişini izliyorum bu sefer.
sabah olup boynuma sarıldığında, önceki akşamdan bahsetmeyeceğimizi ikimiz de biliyoruz.
kafamın içi çıfıt çarşısı toplayamadığım,
yine de yalnız sana ait bir kelimem olsaydı keşke.
Mayıs 23, 2012
yo yo hayır
saçlarınıza hapsettiğiniz bu koku başımı döndüren.
yo hayır, size hiç yalan söylemedim. aslında biliyor musunuz, düşünmeden konuşan insanların patavatsızca sarf edilen kelimeleri girdi aramıza yalnızca. böyle olsun, elbette, istemezdim.
bilekleriniz ince miydi? parmaklarınız mıydı yoksa? gözleriniz ne renkti acaba...
her şeyden öte, ekvator uzunluğunda bir gülüşünüz vardı yalnız. gözlerinizin içi gülüyordu ince dudaklarınızla beraber. bir de bomonti içiyordunuz ki benimle, gerisini sorma(yın) gitsin.
çok yüksek müzik çalmayı alışkanlık edinmiş bir mekanda, tükürüğünüzü yuvarlıyordum yutağıma doğru. kaçınılması imkansız bir birleşme anıydı yaşanan. etrafımızdaki her şey birbiriyle tokuşuyordu.
yo yo hayır,
şimdi böyle umursamaz olmanızın suçlusu, elbette, ben değilim.
yine de nasıl desem, yalnızca ben... ben.
böyle olsun, elbette, istemezdim.
-zaman çok geniş, insanlar niceliklerinden beklenen niteliklere hala sahip değiller-
sen bana hayatımda aldığım en güzel hediyeyi verdin.
saçlarınıza hapsettiğiniz bu koku başımı döndüren.
yo hayır, size hiç yalan söylemedim. aslında biliyor musunuz, düşünmeden konuşan insanların patavatsızca sarf edilen kelimeleri girdi aramıza yalnızca. böyle olsun, elbette, istemezdim.
bilekleriniz ince miydi? parmaklarınız mıydı yoksa? gözleriniz ne renkti acaba...
her şeyden öte, ekvator uzunluğunda bir gülüşünüz vardı yalnız. gözlerinizin içi gülüyordu ince dudaklarınızla beraber. bir de bomonti içiyordunuz ki benimle, gerisini sorma(yın) gitsin.
çok yüksek müzik çalmayı alışkanlık edinmiş bir mekanda, tükürüğünüzü yuvarlıyordum yutağıma doğru. kaçınılması imkansız bir birleşme anıydı yaşanan. etrafımızdaki her şey birbiriyle tokuşuyordu.
yo yo hayır,
şimdi böyle umursamaz olmanızın suçlusu, elbette, ben değilim.
yine de nasıl desem, yalnızca ben... ben.
böyle olsun, elbette, istemezdim.
-zaman çok geniş, insanlar niceliklerinden beklenen niteliklere hala sahip değiller-
sen bana hayatımda aldığım en güzel hediyeyi verdin.
Mayıs 14, 2012
Mayıs 05, 2012
Az önce, terden sırılsıklam olmuş, tek nefeslik hava alamazken...
Eve en yakın metro durağında buluşup arnavut kaldırımlı sokakları yokuş yukarı tırmana tırmana çıktığımız, kapı önünde oturan üç kızdan birinin benden sigara istediği ve uzattığım teke mentollü olduğu için burun kıvırdığı, küçük bir arap bakkaldan greyfurtlu şarap aldığımız, ikinci evim dediğim o güzelim kilisenin altındaki çimlere oturup geleni geçeni izlediğimiz, sonra yokuşları kıvrıla kıvrıla inip en yakın metro durağından senin o zamanlarki evine yakın bir durakta inip nehir kıyısına yürüdüğümüz, konuştuğumuz, konuştuğumuz, konuştuğumuz ve susup beni öptüğün, seni öptüğüm, sonra başlarımızı gökyüzüne kaldırıp aynı yıldızlara baktığımız hatırayı anımsayarak bulunduğu yerden çekip çıkardım.
öptüm
kokladım
seninle ilgili hiçbir şey unutulmayı hak etmediğinden olsa gerek
bunu da unutmadım.
ama o öpüş
ama şarabın tadındaki o şeker
ama başımızdaki incecik çevrilme
hiçbiri kalmadı şimdi.
gitsem sokak aynı sokak belki.
içinde bensiz.
yakınımda sensiz.
aylar sonra, vefa borcumu ödedim.
Eve en yakın metro durağında buluşup arnavut kaldırımlı sokakları yokuş yukarı tırmana tırmana çıktığımız, kapı önünde oturan üç kızdan birinin benden sigara istediği ve uzattığım teke mentollü olduğu için burun kıvırdığı, küçük bir arap bakkaldan greyfurtlu şarap aldığımız, ikinci evim dediğim o güzelim kilisenin altındaki çimlere oturup geleni geçeni izlediğimiz, sonra yokuşları kıvrıla kıvrıla inip en yakın metro durağından senin o zamanlarki evine yakın bir durakta inip nehir kıyısına yürüdüğümüz, konuştuğumuz, konuştuğumuz, konuştuğumuz ve susup beni öptüğün, seni öptüğüm, sonra başlarımızı gökyüzüne kaldırıp aynı yıldızlara baktığımız hatırayı anımsayarak bulunduğu yerden çekip çıkardım.
öptüm
kokladım
seninle ilgili hiçbir şey unutulmayı hak etmediğinden olsa gerek
bunu da unutmadım.
ama o öpüş
ama şarabın tadındaki o şeker
ama başımızdaki incecik çevrilme
hiçbiri kalmadı şimdi.
gitsem sokak aynı sokak belki.
içinde bensiz.
yakınımda sensiz.
aylar sonra, vefa borcumu ödedim.
Nisan 23, 2012
Mart 26, 2012
US yapım dizilerde yer alan, kısacık saçlı ve derin bakışlı, sorgulamacı kadın dedektifler/polisler oluyor ya hani, onlardan hiç hoşlanmıyorum.
Ayrıca çikolatayı cebinde, yirmi iki derec havada taşırsan, erir tabii ki. Tam bir salaklık.
İçecekler arasında son favorim yazın gelişiyle elbette ki sade soda.
Bana bi sade soda! diye bağırasım geliyor ulu orta.
Ayrıca çikolatayı cebinde, yirmi iki derec havada taşırsan, erir tabii ki. Tam bir salaklık.
İçecekler arasında son favorim yazın gelişiyle elbette ki sade soda.
Bana bi sade soda! diye bağırasım geliyor ulu orta.
Mart 10, 2012
Ocak 29, 2012
Atasözlerinden girip nereden çıkacağımızı bilemediğim bir zaman. "Havlayan köpek ısırmaz" cümlesinin tümevarımında gidilen nesnenin köpek olduğunu düşlemiştim hep. Oysa ulu büyüklerimizin, ulu çınar gibi elleri öpülesice, her pazar ziyaret edilesice, ayaklarımıza terliklerimizi giyip sırtımızı pışpışlayıp bir elmayı ikiye bölerek yarısını bana yarısını yaşça büyüğüme vererek termal ısıtmalı yerleri hep sıcak hangi taşın üzerine gitsem ayağımı nerede gezdirsem soğuk bir köşe bulamıyorum anne ben bu evde nefes alamıyorum hadi buradan gidelim peki ya buradan nereye gidelim buralardan nerelere gitmeliler ve ben yaptığın yemeği yiyemiyorum çünkü senden nefret ediyorum desem ve suratına tükürsem ve saçını çeksem ve gözlerine şiş soksam ve kulaklarını kanatsam ve tırnaklarımla derilerini yolup damarlarını patlatsam ulan anca rahatlayacağım ve evet ayaklarınıza terlik giyiniz hayır yahu yerler çok sıcak sizin eviniz cehennemin tam da üzerine kurulmuş yerler çok sıcak soğuk bir köşesi olmayan eviniz cehenneme açılan gizli bir kapı yalnızca benim bildiğim bir geçit aslında ve ortalığa saldığınız kamçısını eksik etmediğiniz bu zebani bu bekçi bu pazar günleri eşlikçisi sizin yarattığınız en kötü tohumken siz ulu büyüklerimizsiniz.
Havlayan insan ısırır mı peki diye sorsalar şimdi bana, elbette ısırmaz derim. İnsan neden havlasın diye sorarım önce bir, sonra durup düşünürüm insan neden ısırsın peki diye. Evin her köşesinde, bizim evimizin, taşları soğuk, her köşesi soğuk evimizin her yerinde ayrı ayrı durup kendimi her yer karosuna sığdırmaya çalışarak ve biraz da/bazen de tek ayak üzerinde durarak insanlar üzerine düşünürüm. Senin mesleğin ne dediklerinde dışımdan gazeteci içimden insanlar üzerine düşünmek derim ve kıs kıs gülerim ardınızdan. Sonra siz ardınızdan güldüğüm için beni bir daha aramazsınız ve biz küseriz. Hiçbir bayram barıştırmaz bizi, her yeni yılda yatağımıza küs gireriz. Aramıza ne arkadaşlarımız, ohooo bakanlar ve başbakanlar ve reis-i cumhurlar ve kainatları yaratanlar girer de ben nuh derken ve peygamber diyemezken, dünya aslında yıkılır. Benim başıma yıkılır ancak altında kalmam. Dünya altında kalınacak bir yer olmaktan çıkar, hepimiz üzerine abanırız ve içimizi dünyaya boşaltırız. Sonra o dünyadan türlü türlü orospu çocukları doğar. Tarlada yeşeren ve büyüyen ve yayılan ve kargaların korkuluktan korktuğu için yanaşamayıp gökyüzünde uçarken ya da tünedikleri bir ağaç dalında bekleşirken bakıp da küfrettikleri yeşil renginde, insan isminde bir takım çocuklar. Onlar durmadan ağlarlar. Ben taş atarım, kargaları kaçırırım. Sonra iktidara dinciler gelir. Dinciler her yere gelir. Evimize falan bile gelirler.
"Sana bi' çay koyiim de için ısınsın" derler ve ben gazete kağıtlarıyla camları kaplarım. Karartma zamanlarında odanın ortasında ışığı kısık bir gaz lambası yakarım. Sonra babam ve arkadaşları gelir ellerindeki boyaları tinerler ile, sile sile, benim çektiğim çile çile, duvarlarda hep aynı yazı "Haziran'da ölmek zor" oysa ki bilmezler biz şimdiden, biz aralıktan ocaktan şubattan çalışıp haziranda ölürüz. Biz zaten öldük tatlım hepimiz birer ölüyüz. Salonumuzda bembeyaz kefenler, içinde köyden getirdiğim su kabaklarıyla yıkadığım küfürler. En derin mezarı kendim için ben kazarım, teker teker öldürdüğüm soyumu sopumu içine atarım. Sonra üstlerine bir tükürük, elimde bir sigara, üstlerinde tepinirken ve köpek dişlerime takıp sıyırdığım kemikleri toprağa gelişigüzel atarken bir de ıslık çalarım. Hem de o biçim çalarım.
Havlayan insan ısırır mı peki diye sorsalar şimdi bana, elbette ısırmaz derim. İnsan neden havlasın diye sorarım önce bir, sonra durup düşünürüm insan neden ısırsın peki diye. Evin her köşesinde, bizim evimizin, taşları soğuk, her köşesi soğuk evimizin her yerinde ayrı ayrı durup kendimi her yer karosuna sığdırmaya çalışarak ve biraz da/bazen de tek ayak üzerinde durarak insanlar üzerine düşünürüm. Senin mesleğin ne dediklerinde dışımdan gazeteci içimden insanlar üzerine düşünmek derim ve kıs kıs gülerim ardınızdan. Sonra siz ardınızdan güldüğüm için beni bir daha aramazsınız ve biz küseriz. Hiçbir bayram barıştırmaz bizi, her yeni yılda yatağımıza küs gireriz. Aramıza ne arkadaşlarımız, ohooo bakanlar ve başbakanlar ve reis-i cumhurlar ve kainatları yaratanlar girer de ben nuh derken ve peygamber diyemezken, dünya aslında yıkılır. Benim başıma yıkılır ancak altında kalmam. Dünya altında kalınacak bir yer olmaktan çıkar, hepimiz üzerine abanırız ve içimizi dünyaya boşaltırız. Sonra o dünyadan türlü türlü orospu çocukları doğar. Tarlada yeşeren ve büyüyen ve yayılan ve kargaların korkuluktan korktuğu için yanaşamayıp gökyüzünde uçarken ya da tünedikleri bir ağaç dalında bekleşirken bakıp da küfrettikleri yeşil renginde, insan isminde bir takım çocuklar. Onlar durmadan ağlarlar. Ben taş atarım, kargaları kaçırırım. Sonra iktidara dinciler gelir. Dinciler her yere gelir. Evimize falan bile gelirler.
"Sana bi' çay koyiim de için ısınsın" derler ve ben gazete kağıtlarıyla camları kaplarım. Karartma zamanlarında odanın ortasında ışığı kısık bir gaz lambası yakarım. Sonra babam ve arkadaşları gelir ellerindeki boyaları tinerler ile, sile sile, benim çektiğim çile çile, duvarlarda hep aynı yazı "Haziran'da ölmek zor" oysa ki bilmezler biz şimdiden, biz aralıktan ocaktan şubattan çalışıp haziranda ölürüz. Biz zaten öldük tatlım hepimiz birer ölüyüz. Salonumuzda bembeyaz kefenler, içinde köyden getirdiğim su kabaklarıyla yıkadığım küfürler. En derin mezarı kendim için ben kazarım, teker teker öldürdüğüm soyumu sopumu içine atarım. Sonra üstlerine bir tükürük, elimde bir sigara, üstlerinde tepinirken ve köpek dişlerime takıp sıyırdığım kemikleri toprağa gelişigüzel atarken bir de ıslık çalarım. Hem de o biçim çalarım.
Ocak 23, 2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)