Bugün beni kimse sevmedi. Kimse bana sarılmak istemedi bugün. Çok kalabalıktım dün. Yapayalnızım bugün.
Geç kalınmış pişmanlıklarım geldiler, kapımı çaldılar. Açmadım.
Keşkelerim kaderim olduklarını söylediler, kederime katmadım.
Bugün hiç acıkmadım ve bu yüzden hiç doymadım.
Gördüklerime, duyduklarıma yine, yine, yine, yine, yine kat la na ma dım...
Başaramadım.
Çamurları üzerime bulaştıramadım...
Paslanamadım...
Çok çok çok çok kirli insanlar tanıdım...
Onlara masum olduğumu anlatamadım.
İnandıramadım...
Yapamadım...
Yaşayamadım.
h e r ş e y ç o k zor. çokçokzor
Mayıs 12, 2008
Hayat tıpkı çay gibi, az demlesen yavanlığından çok demlesen acılığından yaşanmıyor.
Her şeyi biriktirebileceğimi sanmıştım oysa ben daha yolun başında. Ucu bucağı olmayan bir valiz yanılgısına kapılmıştım hafızamı her hatırladığımda. Hafızadan bahsederken bile "hatırlamak" sözcüğünü kullanmak birilerinin oyunu olmalı, bu oyunu oynayan saklandığı yerden bir an önce çıkmalı.
Bazen daha önce çoğu zaman yanında bulduğun, sağında solunda, eteğinde yamacında bulduğun kişiyi en çok istediğin anda yanında bulamıyorsun. Etrafında dönüp anlamsızca haline ağlıyorsun. Ağlamana sebep okudukların da var, hatıraların da var. Utanmıyorsun ve usanmıyorsun. İşte tam da bu anda tüm hatıralar geliyorlar bekledikleri yerlerden. Reklamdaki gibi zihninin tüm dolaplarından, bütün çekmecelerinden bir şeyler fırlıyor. Sen ayak uyduramıyorsun yalnız, şaşırıp kalıyorsun. Donakalıyorsun hatta. Gözünde yaşlarınla don'akalıyorsun. Sonra teknolojiye sığınıp özlem gidermeye çalışıyorsun. Her şey yarım yamalak. Sevgilerimiz bile şebeke kurbanı. Çekmiyor, ses gelmiyor, ses gitmiyor, lanet ediyorsun. Anlamsızca yaşını hatırlıyorsun sonra, daha küçüğüm deyip gülümsüyorsun. Öyle içten gülümsüyorsun ki sokaktan geçenler de sana gülümsüyor. Yanında olsa o da sana gülümser, eminsin. İzmir'de olduğunu anımsıyorsun. Hani esnafın yüzünün hep güldüğü, birkaç kelimenin farklı adlarla çağırıldığı ve güneşin hep denize battığı bu sıcak şehir. Adı İzmir.
Burada olmamak için o kadar çok şey verebilirdim ki ve burada olmak için ne kadar çok şey verebilirsin... Bilmek, anlamak çözmeye yetmiyor. Sorunlarımız boyumuzu aştı, sorularımız yaşımızı aştı. "Sen çok iyi birisin"
Yalnızlık, yalnızlık, yalnızlık...
Kendimden çıkıp kendime dönüyorum.
Her şeyi biriktirebileceğimi sanmıştım oysa ben daha yolun başında. Ucu bucağı olmayan bir valiz yanılgısına kapılmıştım hafızamı her hatırladığımda. Hafızadan bahsederken bile "hatırlamak" sözcüğünü kullanmak birilerinin oyunu olmalı, bu oyunu oynayan saklandığı yerden bir an önce çıkmalı.
Bazen daha önce çoğu zaman yanında bulduğun, sağında solunda, eteğinde yamacında bulduğun kişiyi en çok istediğin anda yanında bulamıyorsun. Etrafında dönüp anlamsızca haline ağlıyorsun. Ağlamana sebep okudukların da var, hatıraların da var. Utanmıyorsun ve usanmıyorsun. İşte tam da bu anda tüm hatıralar geliyorlar bekledikleri yerlerden. Reklamdaki gibi zihninin tüm dolaplarından, bütün çekmecelerinden bir şeyler fırlıyor. Sen ayak uyduramıyorsun yalnız, şaşırıp kalıyorsun. Donakalıyorsun hatta. Gözünde yaşlarınla don'akalıyorsun. Sonra teknolojiye sığınıp özlem gidermeye çalışıyorsun. Her şey yarım yamalak. Sevgilerimiz bile şebeke kurbanı. Çekmiyor, ses gelmiyor, ses gitmiyor, lanet ediyorsun. Anlamsızca yaşını hatırlıyorsun sonra, daha küçüğüm deyip gülümsüyorsun. Öyle içten gülümsüyorsun ki sokaktan geçenler de sana gülümsüyor. Yanında olsa o da sana gülümser, eminsin. İzmir'de olduğunu anımsıyorsun. Hani esnafın yüzünün hep güldüğü, birkaç kelimenin farklı adlarla çağırıldığı ve güneşin hep denize battığı bu sıcak şehir. Adı İzmir.
Burada olmamak için o kadar çok şey verebilirdim ki ve burada olmak için ne kadar çok şey verebilirsin... Bilmek, anlamak çözmeye yetmiyor. Sorunlarımız boyumuzu aştı, sorularımız yaşımızı aştı. "Sen çok iyi birisin"
Yalnızlık, yalnızlık, yalnızlık...
Kendimden çıkıp kendime dönüyorum.
Mayıs 11, 2008
Nisan 22, 2008
Ve eğer ki huzur depolanabilen bir şeyse, en çok ileride harcamak üzere biriktireceğimden emin olabilirsiniz.
Ya da atlamak üzere olduğum bu eşikten, elimi tutup, benimle atlayabilir ve arkamızdan su dökecek anneme gözyaşlarına katık etmesi için incecik bir gülümseme bırakabilirsiniz.
İnsana en iyi gelen şeyin zamansız dinlenmeler olduğunu bilen herkese, iyi tatiller.
Ya da atlamak üzere olduğum bu eşikten, elimi tutup, benimle atlayabilir ve arkamızdan su dökecek anneme gözyaşlarına katık etmesi için incecik bir gülümseme bırakabilirsiniz.
İnsana en iyi gelen şeyin zamansız dinlenmeler olduğunu bilen herkese, iyi tatiller.
Nisan 14, 2008
Okuduğum kitaplardaki öyküler bana kan tadı veriyor. Cümleler kanar mı gerçekte de yeşil balık? Konuşmak için ağzını açtığında içine su doluyor, durduramıyorum. Sana yardım edemiyorum.
İsteklerimin önüne geçmek için geliştirdiğim otokontrol sonucu yine bir şeyleri engelliyorum.
İlk cinayetimi gördüğümde kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. Sular kana bulanmıştı. Su kanallarından günlerce oluk oluk kan akmıştı. Hangi Tanrı kanı bu kadar çok sevebilirdi ki? O gün birilerinin tanrısı olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapadım.
Gözlerimi tekrar açtığımda ergenliğin saçma evrelerinden birinde kısır döngüye girmiş evrimimi tamamlamaya çalışıyordum. Çikolatalar kana bulanmıştı. Adet kanını çikolatalara sürüp sevgililerine yedirmek isteyen kızlar etrafımı sarmıştı. Hangi genç kız sevgilisini ömrünün sonuna kadar kendine bağlayacak kadar sevebilirdi ki? O gün birilerinin sevgilisi olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapadım.
Gözlerimi yeniden açtığımda o kadın kulağıma dünyanın en kötü şarkısını söylüyordu. Çeliğin deriye girerken yaşadığı anlık zorlamanın ardından yuvasına oturan anahtar gibi arka arkaya ete girip çıkmasını ve ortalığı kana bulamasını izledim. Yapacak bir şey yoktu. Kesilme sesi duyulmuştu ve kan akacak yolu çoktan bulmuştu. Koşamadığı için öldürülecek diyorlardı, peki başka çare yok muydu? Yoktu. Hangi insan sahip olduğu şeyi 'onun iyiliği için böyle olmalı' diyerek yok edebilirdi ki? O gün birilerine ve bir şeylere sahip olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapamadım, yuvalarından çıkardım.
Hepinizden daha çok kanadım. İnce jiletlerin damarlarımın üzerinde dans etmesine, minik iğnelerin damarlarımın içindekini çekmesine hiç aldırmadım.
Kanı arkadaş belledim, kan kokusunu çok sevdim.
Bugün cinayetlere kayıtsız kalmam, düşen çocuklara bakıp kahkahalar atmam, öleceğim diyenlere ardımı dönmem bu yüzden.
Dünyanın bütün kanlarını gördüm ve o kanların tadına doydum ben.
"etimizden geçen zamanla, içimizden geçen zaman aynı değildi çünkü." - m. mungan
İsteklerimin önüne geçmek için geliştirdiğim otokontrol sonucu yine bir şeyleri engelliyorum.
İlk cinayetimi gördüğümde kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. Sular kana bulanmıştı. Su kanallarından günlerce oluk oluk kan akmıştı. Hangi Tanrı kanı bu kadar çok sevebilirdi ki? O gün birilerinin tanrısı olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapadım.
Gözlerimi tekrar açtığımda ergenliğin saçma evrelerinden birinde kısır döngüye girmiş evrimimi tamamlamaya çalışıyordum. Çikolatalar kana bulanmıştı. Adet kanını çikolatalara sürüp sevgililerine yedirmek isteyen kızlar etrafımı sarmıştı. Hangi genç kız sevgilisini ömrünün sonuna kadar kendine bağlayacak kadar sevebilirdi ki? O gün birilerinin sevgilisi olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapadım.
Gözlerimi yeniden açtığımda o kadın kulağıma dünyanın en kötü şarkısını söylüyordu. Çeliğin deriye girerken yaşadığı anlık zorlamanın ardından yuvasına oturan anahtar gibi arka arkaya ete girip çıkmasını ve ortalığı kana bulamasını izledim. Yapacak bir şey yoktu. Kesilme sesi duyulmuştu ve kan akacak yolu çoktan bulmuştu. Koşamadığı için öldürülecek diyorlardı, peki başka çare yok muydu? Yoktu. Hangi insan sahip olduğu şeyi 'onun iyiliği için böyle olmalı' diyerek yok edebilirdi ki? O gün birilerine ve bir şeylere sahip olamayacağımı anlayıp gözlerimi kapamadım, yuvalarından çıkardım.
Hepinizden daha çok kanadım. İnce jiletlerin damarlarımın üzerinde dans etmesine, minik iğnelerin damarlarımın içindekini çekmesine hiç aldırmadım.
Kanı arkadaş belledim, kan kokusunu çok sevdim.
Bugün cinayetlere kayıtsız kalmam, düşen çocuklara bakıp kahkahalar atmam, öleceğim diyenlere ardımı dönmem bu yüzden.
Dünyanın bütün kanlarını gördüm ve o kanların tadına doydum ben.
"etimizden geçen zamanla, içimizden geçen zaman aynı değildi çünkü." - m. mungan
Nisan 10, 2008
"İçimizden geçen düşünceler dışarıdan görünüyor mu? İnsanın ruhunda kocaman bir ateş yanıyor olabilir, ama hiçbir zaman kendi kendini ısıtamaz onunla; gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler.
Ve birdenbire insanlar, en yakın dostların bile, az çok yabancı gelmeye başlayacak. Kafan başka şeylerle dolu olacak da ondan. Birden diyeceksin ki, Allah kahretsin, düş mü görüyorum?.."
vincent van gogh -theo'ya mektuplar
"Düş görür gibi yaşamaktan korkan biri, gerçeği nasıl değerlendirebilir ki?
Beni kalemimden, beni benden başka, hiç kimse, hiçbir şey.
Parçalarım bütünüme fazla geliyor."
yekta kopan - eşik cini / sayı 9 / 'Sevgili Kardeşim'
Ve birdenbire insanlar, en yakın dostların bile, az çok yabancı gelmeye başlayacak. Kafan başka şeylerle dolu olacak da ondan. Birden diyeceksin ki, Allah kahretsin, düş mü görüyorum?.."
vincent van gogh -theo'ya mektuplar
"Düş görür gibi yaşamaktan korkan biri, gerçeği nasıl değerlendirebilir ki?
Beni kalemimden, beni benden başka, hiç kimse, hiçbir şey.
Parçalarım bütünüme fazla geliyor."
yekta kopan - eşik cini / sayı 9 / 'Sevgili Kardeşim'
Nisan 06, 2008
Zamanın içine giremeyecek ve zamanın içinden çıkamayacak kadar yorgun olduğum zamanlardan biri.
Hazinelerime saldırdıklarında
hayretimden ve ağızlarından akan suyu görmek istemememden gözlerimi kapıyorum.
Açlık ve yalnızlık.
Riyakarlık ve kırılganlık.
Aynı bedende var olmaya çalışan tezat duyguların temsili.
Bir o çıkıyor üste bir diğeri, halbuki yok birbirlerinden eksiği.
"Güneşin altında yeni bir şey yok." diye çınlıyor kulaklarım, sonsuza kadar içime hapsettim sandığım kayıp ruhlarım.
Her şey benden çıkıp yine bana dönüyor.
Ben, ben, ben...
Sen yok'sun, ol'ma-dın.
ile
Ol'a'mayacaksın
ile
dur'a'mayacaksın
ile
gör'emeyecek'mi'sin.
gümüş tabakta sunulan kutsal aşkı, elimin tersiyle itemeyecek kadar inançlıydım bir zamanlar.
Hazinelerime saldırdıklarında
hayretimden ve ağızlarından akan suyu görmek istemememden gözlerimi kapıyorum.
Açlık ve yalnızlık.
Riyakarlık ve kırılganlık.
Aynı bedende var olmaya çalışan tezat duyguların temsili.
Bir o çıkıyor üste bir diğeri, halbuki yok birbirlerinden eksiği.
"Güneşin altında yeni bir şey yok." diye çınlıyor kulaklarım, sonsuza kadar içime hapsettim sandığım kayıp ruhlarım.
Her şey benden çıkıp yine bana dönüyor.
Ben, ben, ben...
Sen yok'sun, ol'ma-dın.
ile
Ol'a'mayacaksın
ile
dur'a'mayacaksın
ile
gör'emeyecek'mi'sin.
gümüş tabakta sunulan kutsal aşkı, elimin tersiyle itemeyecek kadar inançlıydım bir zamanlar.
Nisan 04, 2008
Kendime not:
3 - 4 çay kaşığı naneyi suya koy, birkaç dilim de kabuğu soyulmuş limon ekle, yarım limonun suyunu da sık içine. İyice kaynadıktan sonra süzerek fincanına koy, içine 2 kesme esmer şeker at. Öncesinde 1 dilim kuru ekmeği midenin suyunu alsın diye boğazından ittire ittire ye, yutkundukça canın yansa da. Midenin suyunu alacakmış, miden çamaşır makinesi gibi. İçindeki suyun saat yönündeki dönüşünü yattığın yerden hissedebiliyorsun. İlaçlarını almadığın için krizlerin başladı, kendini ihmal ediyorsun.
Yazık, çok ayıp ediyorsun.
Üst üste biriktirdiğim hayatları, ayakkabı kutularında -sanki hiç bitmemişler gibi- saklamaktan vazgeçmeliyim.
Ayrıca o adam kurtarıcın olacak, yazdığı her şeyi oku.3 - 4 çay kaşığı naneyi suya koy, birkaç dilim de kabuğu soyulmuş limon ekle, yarım limonun suyunu da sık içine. İyice kaynadıktan sonra süzerek fincanına koy, içine 2 kesme esmer şeker at. Öncesinde 1 dilim kuru ekmeği midenin suyunu alsın diye boğazından ittire ittire ye, yutkundukça canın yansa da. Midenin suyunu alacakmış, miden çamaşır makinesi gibi. İçindeki suyun saat yönündeki dönüşünü yattığın yerden hissedebiliyorsun. İlaçlarını almadığın için krizlerin başladı, kendini ihmal ediyorsun.
Yazık, çok ayıp ediyorsun.
Nisan 02, 2008
Üzerinde yürüdüğü çizgi ince ve o, o kadar dengesiz ki düşmesinden korktuğum için dudaklarım kanıyor. Neyin intikamını kendimden alıyorum bilmiyorum.
Sorular çıkıyor içimden birer birer, karşıma geldiklerinde biliyorum ki yaşadıklarımla gövdelendiler. Bir çocuk ve o kadar küçük ki, işaret parmağını sallıyor şiddetle, azarladığı benim suratım ve bedenim yok oluyor ayna karşısında incele incele...
Sorular çıkıyor içimden birer birer, karşıma geldiklerinde biliyorum ki yaşadıklarımla gövdelendiler.
ayaklarımı birbirine değdirerek adım atıyorum
karanlıkta yürümeye çalışmak gibi
ama ben önümü değil,
ardımı göremiyorum.
Mart 31, 2008
Evden çıktı. Arkasına bakmadan yürüdü. Uzun uzun yollar, yollarda boy boy taşlar. Ceplerine doldurdu.
Arkasına bakmadan koştu. Nefesi kesilene kadar, teri yere damlayana kadar. Dilini tükürüğüne katık edip yutana kadar. Durdu. Dilini yuttu. Lal oldu.
Sormadılar adını, sorsalar da söylemezdi anlamını.
Kolundan tuttular. Bu taraftan yürü, dediler. Yürüdü. Onlarla beraber, taşlara basarak merdivenleri çıktılar. Duvarı örülmemiş katlar. Evlerinde aile olmayan insanlar.
Cebinden şırıngayı çıkarttı. İğneyi ucuna taktı. Etrafında koruyucu bir kalkan gibiydi tanımı.
Çocuk.
Sorgusu suali olmazdı yaptıklarının. Gülüp geçerlerdi yarattığı sonuçlara suçlarının. Onun yerine hep ben dayak yedim. O yaptı diye beni dövdüler. Ağzımdan kan getirdiler. Dilimi kustum oracığa. Gözümden hiç yaş akmadı. Gözlerim hiç ağlamadı.
Şırıngayı sıkı sıkı tuttular. Bir kas darbesiyle sapladılar. Hiç kan akmadı.
Yıkık dökük merdivenlerden usul usul çıktılar. Konuşanın ağzına pat diye vurdular. Şırıngayı sapladılar. Kanı içine doldurdular. İğneyi diğerine soktular. Kanı içine akıttılar. Kan hiç ağlamadı. Kanı kanına karıştı. Kankardeş oldular. Ama hiç ağlamadılar. Çocuktular.
O kadın şarkı söylerken içimdeki en dokunulmaması gereken yerlere dokunup kabukları gözünü kırpmadan kopartıyor. Çocuklukta kirlenen beyazdaki lekeler asla çıkmıyor.
Arkasına bakmadan koştu. Nefesi kesilene kadar, teri yere damlayana kadar. Dilini tükürüğüne katık edip yutana kadar. Durdu. Dilini yuttu. Lal oldu.
Sormadılar adını, sorsalar da söylemezdi anlamını.
Kolundan tuttular. Bu taraftan yürü, dediler. Yürüdü. Onlarla beraber, taşlara basarak merdivenleri çıktılar. Duvarı örülmemiş katlar. Evlerinde aile olmayan insanlar.
Cebinden şırıngayı çıkarttı. İğneyi ucuna taktı. Etrafında koruyucu bir kalkan gibiydi tanımı.
Çocuk.
Sorgusu suali olmazdı yaptıklarının. Gülüp geçerlerdi yarattığı sonuçlara suçlarının. Onun yerine hep ben dayak yedim. O yaptı diye beni dövdüler. Ağzımdan kan getirdiler. Dilimi kustum oracığa. Gözümden hiç yaş akmadı. Gözlerim hiç ağlamadı.
Şırıngayı sıkı sıkı tuttular. Bir kas darbesiyle sapladılar. Hiç kan akmadı.
Yıkık dökük merdivenlerden usul usul çıktılar. Konuşanın ağzına pat diye vurdular. Şırıngayı sapladılar. Kanı içine doldurdular. İğneyi diğerine soktular. Kanı içine akıttılar. Kan hiç ağlamadı. Kanı kanına karıştı. Kankardeş oldular. Ama hiç ağlamadılar. Çocuktular.
O kadın şarkı söylerken içimdeki en dokunulmaması gereken yerlere dokunup kabukları gözünü kırpmadan kopartıyor. Çocuklukta kirlenen beyazdaki lekeler asla çıkmıyor.
Mart 26, 2008
Gece. Yoldayım. Camdan dışarı bakıp ışıkları izliyorum. Biz mi onları geçiyoruz, yoksa sabitiz de onlar mı yol alıyor kavrayamıyorum.
Evimden çok uzağa gidiyoruz, ben ve eşyalarım. Bir ara seni görüyorum uçsuz bucaksız tarlaların ortasında. "Burada ineceğim" diye bağırıyorum. Duymuyorlar, durmuyorlar. Camları kırdığım için beni otobüsten atıp eşyalarımı kaçırıyorlar. Kimbilir kim giyecek artık o çok sevdiğim kazağımı...
Ardıma bakıyorum, yoksun. Yol boyunca meyve satan adamlar ve yanlarında karıları. Satmak için tahta sandıkların üzerine çocuklarıymış gibi özenle dizdikleri kavunları.
Adamın yüzü, kadının çocuğu yok. Rüzgarın dövdüğü çadırda her gece kavunları emzirmeye çalışıyor. Memesinden sızan süt kabuklardan oluk oluk akıp yere damlıyor. Yazık, toprakta bir şey yeşermiyor.
Yol boyunca ağaç süsü verilmiş ışıkları meyve sanıp koparıyorum dallardan. Hırsla ısırıyorum açlığımdan. Önce dudaklarım kesiliyor parçalardan, sonra dilim bir daha birleşmemek üzere kopuyor ağzımdan.
Toprak kurak ve çorak, üzerime kar yağıyor. Üşüyorum, kanıyorum. Bir an tüm gücümü toplayıp yine ardıma bakıyorum. Yoksun. Camlar var sadece kırılmış ve biraz da kan daha yeni dudaklarımdan akmış.
Evimden çok uzağa gidiyoruz, ben ve eşyalarım. Bir ara seni görüyorum uçsuz bucaksız tarlaların ortasında. "Burada ineceğim" diye bağırıyorum. Duymuyorlar, durmuyorlar. Camları kırdığım için beni otobüsten atıp eşyalarımı kaçırıyorlar. Kimbilir kim giyecek artık o çok sevdiğim kazağımı...
Ardıma bakıyorum, yoksun. Yol boyunca meyve satan adamlar ve yanlarında karıları. Satmak için tahta sandıkların üzerine çocuklarıymış gibi özenle dizdikleri kavunları.
Adamın yüzü, kadının çocuğu yok. Rüzgarın dövdüğü çadırda her gece kavunları emzirmeye çalışıyor. Memesinden sızan süt kabuklardan oluk oluk akıp yere damlıyor. Yazık, toprakta bir şey yeşermiyor.
Yol boyunca ağaç süsü verilmiş ışıkları meyve sanıp koparıyorum dallardan. Hırsla ısırıyorum açlığımdan. Önce dudaklarım kesiliyor parçalardan, sonra dilim bir daha birleşmemek üzere kopuyor ağzımdan.
Toprak kurak ve çorak, üzerime kar yağıyor. Üşüyorum, kanıyorum. Bir an tüm gücümü toplayıp yine ardıma bakıyorum. Yoksun. Camlar var sadece kırılmış ve biraz da kan daha yeni dudaklarımdan akmış.
Mart 22, 2008
Seni, ilk kez cuma sabahı yağmurda buğulanmış camdan dışarı bakarken gördüm. Pembe converselerinle yağmura ve yerdeki su birikintilerine aldırmadan karşıdan karşıya geçiyordun. Ayakkabılarınla dikkatimi çeksen de camdaki su damlacıkları yüzünü görmemi engelliyordu. Siluet gibiydi bütünün. Sıkıcı derslerle boğuşup fakülteden çıktığımda hala az da olsa yağmur yağıyordu. Yürüdüm çünkü otobüse binmedim. Köşeyi döndüm, biraz daha devam ettim.
Seni ikinci kez gördüğümde Brian'ın sesine eşlik eden David'in şarkıyı nasıl da güzelleştirdiğini düşünüyordum ve elimde olmadan şarkıyı biter bitmez başa alıyordum. Beni ilk gördüğünde okuldan çıkmış, kulaklıklarımla müzik dinleyerek yürüyordum. Adımlarım sana doğru gelirken seninkiler tam karşı istikametinde devam ediyordu. Kocaman bir ters L harfi gibiydi ayak izlerimiz. Ne kadar yürüsek de bir türlü kesişemediğimiz.
Biraz önce üzerinden geçtiğin çimenlere basarak okuldan çıktım. Kafamdaki binlerce düşünceyi her zamanki gibi yanıma aldım. Metronun merdivenlerinden inerken önümdeki pembe ayakkabılara takıldım.
Seni üçüncü kez gördüğümde nasıl olduğunu anlamasam da önümde yürüyordun. Vagonları birer birer geçerken gözlerinle oturabileceğin bir yer arıyordun. Ayakkabının sert kısmı bileklerinin arkasına vuruyordu. Teninde oluşan pembelik ayağındakilerle uyum yaratıyordu. Acıyan yere parmaklarımla dokunmayı isterken bir vagona bindin aniden, tabii ki hemen ardından ben...
Yüzün kapıya dönüktü, yüzüm karşıdaki insanlara dönüktü. İlk göz göze geldiğimizde kulaklığımdaki sesler "without you i'm nothing at all" diyordu. Sen gözlerini camın ardına çevirirken ben an'ın romantizmine kapılmıştım. Yolculuk boyunca tam 4 göre birbirine değdi gözlerimiz ta ki 3. koltukta oturan Y gözlerimizin kesişmesini fark edene kadar.
Seni gördüm, dedi Y, gözleriyle, gözlerime bakarak. X ve seni, gördüm.
Başımı önüme eğdim, gözlerini üzerimde gezdiriyor olmanın verdiği hisle dudaklarıma yarım yamalak bir gülümseme yerleştirdim.
5. kez gözlerine baktığımda ve gözlerime baktığında benden tam 2 durak önce inmek üzereydin.
Tüm kahverengiliğinle hoşça kal, dedin ve ben pembe ayakkabılarından nefret ederek içimden you never see the lonely me at all, dedim.
Seni ikinci kez gördüğümde Brian'ın sesine eşlik eden David'in şarkıyı nasıl da güzelleştirdiğini düşünüyordum ve elimde olmadan şarkıyı biter bitmez başa alıyordum. Beni ilk gördüğünde okuldan çıkmış, kulaklıklarımla müzik dinleyerek yürüyordum. Adımlarım sana doğru gelirken seninkiler tam karşı istikametinde devam ediyordu. Kocaman bir ters L harfi gibiydi ayak izlerimiz. Ne kadar yürüsek de bir türlü kesişemediğimiz.
Biraz önce üzerinden geçtiğin çimenlere basarak okuldan çıktım. Kafamdaki binlerce düşünceyi her zamanki gibi yanıma aldım. Metronun merdivenlerinden inerken önümdeki pembe ayakkabılara takıldım.
Seni üçüncü kez gördüğümde nasıl olduğunu anlamasam da önümde yürüyordun. Vagonları birer birer geçerken gözlerinle oturabileceğin bir yer arıyordun. Ayakkabının sert kısmı bileklerinin arkasına vuruyordu. Teninde oluşan pembelik ayağındakilerle uyum yaratıyordu. Acıyan yere parmaklarımla dokunmayı isterken bir vagona bindin aniden, tabii ki hemen ardından ben...
Yüzün kapıya dönüktü, yüzüm karşıdaki insanlara dönüktü. İlk göz göze geldiğimizde kulaklığımdaki sesler "without you i'm nothing at all" diyordu. Sen gözlerini camın ardına çevirirken ben an'ın romantizmine kapılmıştım. Yolculuk boyunca tam 4 göre birbirine değdi gözlerimiz ta ki 3. koltukta oturan Y gözlerimizin kesişmesini fark edene kadar.
Seni gördüm, dedi Y, gözleriyle, gözlerime bakarak. X ve seni, gördüm.
Başımı önüme eğdim, gözlerini üzerimde gezdiriyor olmanın verdiği hisle dudaklarıma yarım yamalak bir gülümseme yerleştirdim.
5. kez gözlerine baktığımda ve gözlerime baktığında benden tam 2 durak önce inmek üzereydin.
Tüm kahverengiliğinle hoşça kal, dedin ve ben pembe ayakkabılarından nefret ederek içimden you never see the lonely me at all, dedim.
Mart 15, 2008
Ben eve girdiğimde sen yoktun. Ya da sen varken girmiştim ama ben içerideyken sen, yoktun.
Kitaplarını izledim oturduğum yerden uzun uzun. Sonra birini seçtim gelişigüzel, sayfalara aldığın notları, altını çizdiğin cümleleri okudum. Yastığına dokundum. Gözlerimi kapadım ve buradaymışsın gibi seni izledim. Gözkapaklarımla gözbebeğim arasında duran seni, çok sevdim.
Kısa hikayelerini gördüm sonra. Onları oluşturan cümlelerin harflerinde parmaklarımı gezdirdim. Seni oluşturan şeyleri anlamaya çalıştım, bıraktığın izler yardımıyla tanımaya çabaladım.
Sen yoktun ve saat çalışıyordu duvarda. Yalnız hissettim, kimsesiz hissettim, zavallı hissettim olmadığın odada.
Nefesimi tuttum bir ara. Geldiğinde tüm nefesimi sana vereyim istedim. Sensizliğinde onu biriktirmeyi bile beceremedim.
Kalemi kağıtlarına değdirdim. Yastığının altına cümlelerimi koydum, kitaplarının sayfalarında gözlerimi bıraktım ve hiç bilmediğim hayatın için ağladım.
Sonra sen geldin ve seninle beraber hiç bilmediğim mavilikler geldi, sarının en güzel tonları yüzüne serpildi. Işığa yüzünü görebilmemi sağladığı için minnet ettim.
İçinde sıkıştığımız o kısa "an" hiç bitmesin istedim.
Bitti.
Beraberinde ben de, düşüncelerim de, hissettiklerim de bitti.
Sandım.
Yanıldım.
Gözkapaklarım ve gözbebeklerim arasındasın sen şimdi. Gözlerini görebilmek için kapıyorum benimkileri.
Ve saçlarının arasına, boynunun biraz yukarısına bırakıyorum keşkelerimi. Sonsuza kadar içimde taşıyarak görebilmen ve anlayabilmen ümidini.
Kalabalığı güldüren palyaçoların da hisleri ve ağlayabilme lüksleri vardır. Yokluğunda seni bana anlatan yegane şey; hayatını geçirdiğin, nefesini verdiğin -nefesimi aldığım- dört duvarlı boş, bomboş odandır.
Tüm kesikler içimizde ağır ağır kanarken kahkahalarla gülelim halimize şimdi. Tıpkı daha önce de yaptığımız gibi.
Kitaplarını izledim oturduğum yerden uzun uzun. Sonra birini seçtim gelişigüzel, sayfalara aldığın notları, altını çizdiğin cümleleri okudum. Yastığına dokundum. Gözlerimi kapadım ve buradaymışsın gibi seni izledim. Gözkapaklarımla gözbebeğim arasında duran seni, çok sevdim.
Kısa hikayelerini gördüm sonra. Onları oluşturan cümlelerin harflerinde parmaklarımı gezdirdim. Seni oluşturan şeyleri anlamaya çalıştım, bıraktığın izler yardımıyla tanımaya çabaladım.
Sen yoktun ve saat çalışıyordu duvarda. Yalnız hissettim, kimsesiz hissettim, zavallı hissettim olmadığın odada.
Nefesimi tuttum bir ara. Geldiğinde tüm nefesimi sana vereyim istedim. Sensizliğinde onu biriktirmeyi bile beceremedim.
Kalemi kağıtlarına değdirdim. Yastığının altına cümlelerimi koydum, kitaplarının sayfalarında gözlerimi bıraktım ve hiç bilmediğim hayatın için ağladım.
Sonra sen geldin ve seninle beraber hiç bilmediğim mavilikler geldi, sarının en güzel tonları yüzüne serpildi. Işığa yüzünü görebilmemi sağladığı için minnet ettim.
İçinde sıkıştığımız o kısa "an" hiç bitmesin istedim.
Bitti.
Beraberinde ben de, düşüncelerim de, hissettiklerim de bitti.
Sandım.
Yanıldım.
Gözkapaklarım ve gözbebeklerim arasındasın sen şimdi. Gözlerini görebilmek için kapıyorum benimkileri.
Ve saçlarının arasına, boynunun biraz yukarısına bırakıyorum keşkelerimi. Sonsuza kadar içimde taşıyarak görebilmen ve anlayabilmen ümidini.
Kalabalığı güldüren palyaçoların da hisleri ve ağlayabilme lüksleri vardır. Yokluğunda seni bana anlatan yegane şey; hayatını geçirdiğin, nefesini verdiğin -nefesimi aldığım- dört duvarlı boş, bomboş odandır.
Tüm kesikler içimizde ağır ağır kanarken kahkahalarla gülelim halimize şimdi. Tıpkı daha önce de yaptığımız gibi.
Mart 11, 2008
Belirlenmiş sınırları aşmaya çalışan kişilere ağzının payını kim verecek? Peki ya Kağıthane yerle bir edildikten sonra o kadar insan nereye gidecek?
Onların gözünden bakarsak olaya:
Tüm minareleri yavaş yavaş çaldık, kılıflarını zaten önceden hazırlamıştık. Yuvalarını kümes yıkar gibi dağıttık, üç beş kuruşla ağızlarını kapattık.
Bir avuç çığlık; susar sanmıştık, susturamadık.
"Dön bak dünyaya..."
Onların gözünden bakarsak olaya:
Tüm minareleri yavaş yavaş çaldık, kılıflarını zaten önceden hazırlamıştık. Yuvalarını kümes yıkar gibi dağıttık, üç beş kuruşla ağızlarını kapattık.
Bir avuç çığlık; susar sanmıştık, susturamadık.
"Dön bak dünyaya..."
Mart 09, 2008
"Günün en güzel saatleri akşam altı-yedidir diyordum; sanıyorum bu da doğru değil. Sonbaharı da (sahip olamadığım tek mevsimimi; yani, yaşamımı) yine elimden kaçırdım. Gerilerden konuşuyorum, sık sık (getirdiğim bir şey olmamasına rağmen). Bazen de öne geçmeyi deniyorum, ve nereye baksam, yaşamım değil gördüğüm. Bunu doğruluyor bir başka yüzüm. Kendimi ve sesimi suya düşürdüğüm yeri ve zamanı bile hatırlamıyorum. Bir yankı olarak kalıyorum suyun üstündeki aksimle - bir gün silivermeyi düşlediğim... Yaşamım bir can çekişme süresi-ni bilmediğim. Ve hiçbir şeye şaşmıyorum - her şey bildik diyordum ya; bu da doğru değil. Ben dünyaya olup biteni hayretle izlemeye ve şaşırmaya gelmişim - durmadan şaşırmaya... Ama ne söylersem söyleyeyim, ne çalarsam çalayım, bu kamburu yüklendiğim için oyunbozan oluyorum. Yine söylemek istediğim bunlar değil - Ve tüm ağrılar gibi bu da iğrenç."
iç kapaktan alıntı.
iç kapaktan alıntı.
Mart 08, 2008
öyle bir ruh hali ki, ağzından çıkabilen tek cümle yine "ne gerek var?"
oysa bir yaz gününde moda çay bahçesinin oralarda bırakmıştın o cümleyi. bırakacağına söz vermiştin hatta.
sözünü tutamamanın ağırlığı, hatta üzerine toz biber gibi bahar yorgunluğu...
parmağını kıpırdatacak gücün yokken ağlayabiliyorsun hala. demek ki yaşıyorsun.
ah sylvia çık o kitaplardan, sıyrıl duvardaki fotoğrafından, karşıma gel beraber gözyaşı dökelim. bir işe yarasın tuzlu sularımız...
"istanbul'da kimim var? kimin için bu toz duman" derken pinhani, klavyeden damlalarını siliyorsun... yalnızlığını kalabalıkta yaşayamıyorsun.
oysa bir yaz gününde moda çay bahçesinin oralarda bırakmıştın o cümleyi. bırakacağına söz vermiştin hatta.
sözünü tutamamanın ağırlığı, hatta üzerine toz biber gibi bahar yorgunluğu...
parmağını kıpırdatacak gücün yokken ağlayabiliyorsun hala. demek ki yaşıyorsun.
ah sylvia çık o kitaplardan, sıyrıl duvardaki fotoğrafından, karşıma gel beraber gözyaşı dökelim. bir işe yarasın tuzlu sularımız...
"istanbul'da kimim var? kimin için bu toz duman" derken pinhani, klavyeden damlalarını siliyorsun... yalnızlığını kalabalıkta yaşayamıyorsun.
Mart 07, 2008
Sabahın en tanımsız vakitlerindeyiz. Bir otobüs dolusu insanız. Bir kısmımız otururken bir kısmımız ayaktayız.
Tiksinerek boyası soyulmuş demire tutunuyorum. Ayaklarım oldukları yerde dans ediyorlar, tutamıyorum. Yanımda duran kızın suni deri çantası -ellerinde sımsıkı, üzerinde 9 köşeli metal yıldızı. 9 ucu var yıldızın etime yavaşça batan, battıkça kanatan. Yıldız işkenceden memnun, kanımı akıtıyor. Annem evden çıkarken tanımadığım kişilerle konuşmamamı söylüyor. Kaç yaşında olduğumun önemi yok. Otobüs kalabalık ve tanımadığım kişiler etrafımda, onlar çok. Çok! Olduğum yerde kanıyorum, onlar konuşuyor ben susuyorum, biraz daha pusuyorum. Durmuyorlar, 9 köşeli yıldızın her ucu etimin daha derinine saplanmak için birbileriyle yarışıyorlar. Ağızlarındaki 9 gümüş dişle sırıtarak salyalarını çenelerinden akıtıyorlar. Susuyorum anne ve ilk cinayetimi işliyorum.
Artık otobüste yapayalnızım, belki de hep yalnızdım. Ayaktayım ve ağlıyorum. Önümde oturan çocuk gözyaşlarımı havada yakalayıp kendi gözlerine koyuyor. Damarlarındaki kuraklığı benim yaşlarımla gideriyor. Ben eksiliyorum, eksildiğimle çoğalıyor.
Adını bilmediğim duraktan bir falcı kadın otobüse biniyor, kalabalığı geçip yanıma geliyor. Koynundan çıkardığı bıçağın tahta sapı yer yer kırık. Elimi avucuna alıp uzun uzun bakıyor. Bıçağın sivri ucuyla adımı avucuma kazıyor. Adımdaki 6 harften ilk defa nefret ediyorum.
Otobüs daha önce gitmediğim bir yere gidiyor, tüm yolcular uykuda bense hala ayaktayım. Aniden midem bulanıyor. Tutamıyorum kendimi, çocuğun rengarenk balonları üzerine kusuyorum.
9 uçlu yıldız en derinimde, yer yer kırık tahta saplı bıçak falcının göğsünde, adım kanıyor elimde.
Biliyor musun ben bugün katil oldum, Anne.
Tiksinerek boyası soyulmuş demire tutunuyorum. Ayaklarım oldukları yerde dans ediyorlar, tutamıyorum. Yanımda duran kızın suni deri çantası -ellerinde sımsıkı, üzerinde 9 köşeli metal yıldızı. 9 ucu var yıldızın etime yavaşça batan, battıkça kanatan. Yıldız işkenceden memnun, kanımı akıtıyor. Annem evden çıkarken tanımadığım kişilerle konuşmamamı söylüyor. Kaç yaşında olduğumun önemi yok. Otobüs kalabalık ve tanımadığım kişiler etrafımda, onlar çok. Çok! Olduğum yerde kanıyorum, onlar konuşuyor ben susuyorum, biraz daha pusuyorum. Durmuyorlar, 9 köşeli yıldızın her ucu etimin daha derinine saplanmak için birbileriyle yarışıyorlar. Ağızlarındaki 9 gümüş dişle sırıtarak salyalarını çenelerinden akıtıyorlar. Susuyorum anne ve ilk cinayetimi işliyorum.
Artık otobüste yapayalnızım, belki de hep yalnızdım. Ayaktayım ve ağlıyorum. Önümde oturan çocuk gözyaşlarımı havada yakalayıp kendi gözlerine koyuyor. Damarlarındaki kuraklığı benim yaşlarımla gideriyor. Ben eksiliyorum, eksildiğimle çoğalıyor.
Adını bilmediğim duraktan bir falcı kadın otobüse biniyor, kalabalığı geçip yanıma geliyor. Koynundan çıkardığı bıçağın tahta sapı yer yer kırık. Elimi avucuna alıp uzun uzun bakıyor. Bıçağın sivri ucuyla adımı avucuma kazıyor. Adımdaki 6 harften ilk defa nefret ediyorum.
Otobüs daha önce gitmediğim bir yere gidiyor, tüm yolcular uykuda bense hala ayaktayım. Aniden midem bulanıyor. Tutamıyorum kendimi, çocuğun rengarenk balonları üzerine kusuyorum.
9 uçlu yıldız en derinimde, yer yer kırık tahta saplı bıçak falcının göğsünde, adım kanıyor elimde.
Biliyor musun ben bugün katil oldum, Anne.
Şubat 26, 2008
Birisiyle sevişmeyeli ne kadar zaman oldu sevgili okuyucu... Gel seninle monosohbetlerimizden birini daha yapalım. Biliyor musun kendimi adeta sanata adadım! Bu cuma senfoni konserine gidiyorum, haftaya cuma sahnelenecek oyun için biletimi aldım bile. Oyunun ertesi günü baleye, sonraki cumartesi günü de operaya gidiyorum. Ajandamdaki günlerin neredeyse çoğu full! Boş zamanlarımda film izliyor ve kitap okuyorum. En çok sanatla baştan yaratılmış, yönetmenin bir şeyler anlatmayı amaçladığı, elit kesimce üzerine bol bol "hımm"lanmış ve yıldızlanmış filmleri seviyorum. Okuduklarımsa bazen yazarının adını bile doğru yazmayı beceremediğim -ve bunu kasıtlı olarak yapıyorum ihihi- kültleşmiş, pek çok eleştirmenden tam not almış, ebat olarak bir tuğlayla yarışabilecek potansiyelde ve genel olarak özünden çok jelatinini anladığım kitaplar. Yine de dert etmiyorum zaten sanırım birçok kişi de böyle yapıyor. Baksana feyvırıt listeleri bunlarla dolu. Takip etmekten anam ağladı yani. Bir gün biri çıkıp "peki ya kargalar hakkındaki düşünceleriniz?" der diye ödüm kopuyor fakat ben yine de çaktırmıyorum. Çoğu zaman fotoğraflarda yüzümü göstermiyorum. Sükse üzerine sükse yapıyorum. İtalya'dan aldığım baksırın üzerindeki kalplere bakıp hayat üzerine uzuuun düşüncelere dalıyorum. Sanırım büyüyünce dünyayı kurtarıcam. Çok önemli bir yazar da olabilirim aslında. Seçim tamamen bana ait. Bugünden itibaren günde 5 tane sigara içeceğim, saat 17'den sonra sade kahve içmeyeceğim ve asitli içeceklerden uzak duracağım konusunda kendime söz verdim. Kitaplığımdaki okumadığım kitaplar hakkında yazılanları internetten sular seller gibi yutuyorum ki biri kocaman evime ya da küçücük odama geldiğinde soru sorarsa rahatlıkla cevaplayabileyim. Aslında dışardan bakıldığında bir balon gibi görünüyor hayatım. Hani günden güne şişiriyorum, şişiriyorum ve şişiriyorum... Bu yüzden iğnelerden şiddetle sakınıyorum. Olur a biri değiverir sonra bamgümpat, alt üst olur her şey. Sanırım şimdi sokağa çıkacağım -evet akşamları sokağa çıkabilen bir bireyim!- ve önüme gelen ilk dişiye etkileyici bakışlar atacağım. Sonra ne mi? Tabii ki sevişeceğim, sevişeceğim, sevişeceğiz. Dünyayı sevişerek kurtaran bir yazar olmayı seçiyorum Tanrım. Ayrıca bir insanı çekici kılan tek şey farkındalıktır. Bu söylediklerimi bir önceki oyunda yanıma oturup sürekli sms gönderen ve dirseğini benim alanıma kaydırıp rahatsız olmamı sağlayan geberesice adama ithaf etmek istiyorum. Ya bir gün saldıracak/eleştirecek/yerecek kimse kalmazsa dünyada ya da sen'den bahsetmeyi öğrenirsem bir gün? Hayalini kurması bile korkunç!!! Acil bakıma almalıyım kendimi hem bu kötü düşüncelerden arınmak için hem de yaza formda girmek için. Ha ha!
dedi ve anlamadığı kitaplarından birisini okumak üzere sallanan sandalyesine gömülmeye çekildi. Bense burada durmuş çok özlediğim P.'in mezardaki halini düşünüyordum. O kadar güçlü kemiklere sahipti ki etleri lime lime olup eriyip gitse de karşı koyuyordu tamamen toprağın olmaya. Öyle ya hayatı boyunca zaten hep başka şey'lerin bir 'şey'i olmuştu. Bu defa kazanan o'ydu. Göz çukurunda gezinen kurtlardan birini ağzına götürdü, çiğnemeden yuttu. Bugün de nihayet yazacak kadar toktu.
dedi ve anlamadığı kitaplarından birisini okumak üzere sallanan sandalyesine gömülmeye çekildi. Bense burada durmuş çok özlediğim P.'in mezardaki halini düşünüyordum. O kadar güçlü kemiklere sahipti ki etleri lime lime olup eriyip gitse de karşı koyuyordu tamamen toprağın olmaya. Öyle ya hayatı boyunca zaten hep başka şey'lerin bir 'şey'i olmuştu. Bu defa kazanan o'ydu. Göz çukurunda gezinen kurtlardan birini ağzına götürdü, çiğnemeden yuttu. Bugün de nihayet yazacak kadar toktu.
Şubat 25, 2008
Hayatta bazı şeyler olmuyor. Tüm gücünle zorlaman ve bütün düşüncelerini ona yönlendirmen işe yaramıyor.
Bu yüzden adımlarını atarken geride kalan her ayak izinde uzaklaşarak aslında ondan kurtuluyorsun. Bir şeylerin değiştiğini hissediyorsun, kendince seviniyorsun. Yüzüne tuttukları ayna gözlerini kamaştırıyor, uçurumun kenarında olduğunu boşluğa düşmeden fark edemiyorsun.
Sigaranın sıcaklığıyla camdaki buzları eritip avucunda sıktığın kar topunu fırlatacak kimsen olmadığında yalnızlığın bir tercih değil yaşamın olduğunu anlıyorsun.
Baharın geldiğine aldanıp çiçek açan erik ağaçlarından bir farkım yok benim. Tıpkı onlar gibi hepinizden daha erken kuruyup zamansız öleceğim.
Bu yüzden adımlarını atarken geride kalan her ayak izinde uzaklaşarak aslında ondan kurtuluyorsun. Bir şeylerin değiştiğini hissediyorsun, kendince seviniyorsun. Yüzüne tuttukları ayna gözlerini kamaştırıyor, uçurumun kenarında olduğunu boşluğa düşmeden fark edemiyorsun.
Sigaranın sıcaklığıyla camdaki buzları eritip avucunda sıktığın kar topunu fırlatacak kimsen olmadığında yalnızlığın bir tercih değil yaşamın olduğunu anlıyorsun.
Baharın geldiğine aldanıp çiçek açan erik ağaçlarından bir farkım yok benim. Tıpkı onlar gibi hepinizden daha erken kuruyup zamansız öleceğim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)