Ağustos 14, 2010

gözlerimi kapattığımda bir arabanın ön koltuğundayım aslında... camdan dışarıya sarkan elimi yalayan ve yüzüme çarpan rüzgar yüzünden eminim böyle olduğuna. yanımda hep çok sevdiklerim. hiç toza bulanmamışız daha, hiç hayal kırıklığımız olmamış hatta. hepimizde pür neşe...
pür türkçesi, pure ingilizcesi, pur fransızcası, puro italyancası.
bir şekilde benziyor kelimeler birbirine değil mi?
o halde neden aşk ve sevgi olarak ikiye ayırdığımız şeyin karşılığını bulamıyorum başka dillerde?
ya da neden birbirinden çok farklılarmış gibi onyıllar önce ayrılmışlar bizde?
belki anadilimizden ileri geliyor bu bölüp parçalama, kılıflara sokup etiketleme isteğimiz ve alışkanlığımız. belki de doğamızda olanı dilimize yansıtmışız.
ama böyle olunca ben hiç hoşlanmıyorum ki...
hiç bulanmasın istiyorum sular
hiç dalgalanmasın
hep sakin kalsın ki huzur rahatsız olmasın.


yazıp yazıp sildiğim şeyler var, hatırladıkça unuttuklarım da. rica ediyorum sevgili evren, sahip olduğum -azıcık- huzur bozulmasın.

Ağustos 10, 2010

İnsansoğlu doyumsuz ya hani... Ağzından çıkanı da çıkmayanı da kulağı duymuyor bazen. Elim değmişken'lerden hoşlanmıyorum ben, özensiz yapılan şeyleri de sevmiyorum. Bir şey öylesine yapılacaksa hiç yapılmasın daha iyi. Onun hesabı ayrı bir şey. Çünkü hayat böyle. Ne ekiyorsan onu biçiyorsun er ya da geç. Bazılarıysa "içinden gelerek" yapıyor bir şeyleri. Sonra yan yana geliyor bu ikili. Biri neresinden tutsan elinde kalırken öteki içini ısıtıyor, yüzünü gülümsetiyor, resmen hayat enerjini veriyor sana sevgisiyle.

İyisi mi ne sen daha fazla zorla beni ne de ben "-miş gibi" yapmaya devam edeyim.

Ağustos 04, 2010

insan en büyük acısına bile hissizleşebiliyorken, bir şeylerin sonsuza kadar süreceğine inanmak ne büyük aptallıkmış.
bazen gerçekten burnunun ucunu bile göremiyorsun acıdan ve umutsuzluktan. sonra O geliyor, çeneni tutup yavaşça başını kaldırıyor. göz göze geliyorsunuz ve kemanlar giriyor araya, viyolonsellerin eşlik ettiği. dünyanın tüm yaylı çalgıları sarıyor dört bir yanı. sonra filmler geliyor, en sevdiğiniz karakterler sizin için rollerini tekrarlıyor. bazılarının başrolleri size veriliyor hatta. azınlık olmak böyle bir şey, herkes sizi çok seviyor.
beraber bir kitap yazmaya başlıyorsunuz, son sayfayı düşünmeden... biriniz gündüzü alıyor eline biriniz geceyi...
dünyada sizin zamanlarınız yaşanıyor, yarını kimse sormuyor.
peki bu yaşananların adı ne oluyor?

Ağustos 01, 2010

çok güçlü ve kirletici bir duygu olsa da engelleyemiyorum ve sanırım senden nefret ediyorum.

Temmuz 30, 2010

hep çok neşeli olacağım çünkü hala kötü şeyler oluyor. hadi hep beraber beni görmezlikten gelelim.
söz veriyorum çok güzel güleceğim. mükemmel olacak hatta. içten, en derinden.
önce kendimi bulmam lazım yalnız. neredeyim gören, bilen?

Temmuz 26, 2010

Temmuz 13, 2010

oysa kar yağsın isterdim ben, her şeyi örtsün. öyle soğuk olsun ki kanım akamasın damarlarımda. hareketlerimdeki ağırlık omuzlarımdaki yüke bağlanmasın. acı çektiğim bu denli anlaşılmasın.
yaz ortasında güpegündüz kar yağsın istiyorum üstüme. ben beyazı istedikçe siyahı alıyorum. ben soğuğu özledikçe sıcaktan yanıyorum.
bir kedi uyuyor sol yanımda, o kadar bebek ki daha hiçbir şey anlatamıyorum. konuşalım isterdim ben oysa. konuşabilseydik böyle olmazdı mesela.
aranızdaki en günahkar karşısında bile utançtan yüzümü kaldıramıyorum. nasıl devam edeceğim, ben ne olacağım gerçekten bilmiyorum.
ben'ledikçe seni özlüyorum.
ben, yapamıyorum.

Temmuz 09, 2010

"fell too far this time"

Hangi romanın karakterleriysek lütfen kitabı sonuna kadar okumuş birisi neler olacağını söylesin. Zira kendimde sayfalar arasında koşturacak gücü bulamıyorum artık.

Temmuz 06, 2010


artık burada, benimle oturmuyor.

i was not afraid to die - haziran 2010

Haziran 30, 2010

bunca olan bitene rağmen hala dayanıyorsam, hala vazgeçmiyorsam, hala tutunuyorsam bir şekilde; bunun tek bir sebebi vardır.

hayatta bazen mucizeler olur
bazen hiçbir şey olmaz.

Haziran 26, 2010

"ölüm gibi bir şey oldu
ama kimse ölmedi."

Haziran 25, 2010

üç ayaklı dengesiz iskemlem, hangi yönüne ağırlık versem düşecek gibi oluyorum.

Haziran 11, 2010

hey, i'm in love.
no, it'll never stop,
my hands are in the air, yes i'm in love.

Haziran 09, 2010

Ne denli huysuz olduğumdan bahsedebilirim sizlere. Son günlerde dünyanın en gereksiz şeyleriyle nasıl savaştığımı da anlatabilirim dilerseniz. Her şeyin nasıl tek tek batmaya başladığını, umut denilen hissin ya çoğunda ya azında nasıl boğulduğumu ya da.
Koca koca adamlar, kadınlar karşısında kendimi nasıl küçücük, nasıl ufacık, nasıl minicik hissettiğimi de söyleyebilirim.
Her sabah yataktan "hadi bakalım bugün de tek başınasın yavrucum, bunu senden başka yapabilecek kimse yok o yüzden pes etmek de yok" diyerek kalksam da her gece yastığa başımı "ne için uğraşıyorsun aptal" diyerek koyduğumu da anlatabilirim.
Nasıl hissizleştirildiğimden, nasıl başkalaştırıldığımdan, nasıl kendim olmaktan çıkartılıp sıradanlaştırıldığımdan, aynaya bakarken acaba hala aynı insan mıyım diye şüphe ettiğimden...
Birkaç kelime verseniz içlerini tam anlamıyla doldurabileceğimden...
Aciz hissettiğimden,
yalnız hissettiğimden,
çaresiz hissettiğimden...
Ya da dilerseniz hiçbir şeyden. Tümüyle gurur duyduğum etrafımdakilerden...

Yine de "everyday i wake up i choose love, i choose light" diyen bu kızın ağzını burnunu kırmadan rahatlayacağımı sanmıyorum. Ama hayatım böyledir benim. En büyük ironiyi alıp tavana asar altına yatar gülümseyerek izlerim, sonra da ışığı söndürüp çıkar giderim.

Haziran 02, 2010

"perchè questo dolore è amore per te"

koca salonda tek başımayım. bütün koltuklar benim. bir uçtan diğerine gerdiğiniz bu koca perde, aslında o da benim. peki ya üzerindeki yüzler, eller, arabalar, elbiseler, evler, kollar, bacaklar... onlar da ve dahası! hatta müziği de, hepsi benim.

daha önce kendimi hiç böylesi anlatmayı denememiştim. bahçede bıraktığım izmarit diğerleriyle yan yana gelince öyle gergin ve huysuz ki, üzerindeki dudak izlerinden ve yarım kalmışlığından belli ki o da benim.

bütün hatıralarım, bütün yaşanmışlıklarım, bütün yaşanacaklarım, ellerim, gözlerim, dudaklarım, ellerim, kalbim, saçlarım, dövmelerim, ellerim, giysilerim, arkadaşlarım, ellerim, biriktirdiklerim, küpelerim, parfümlerim, sol elimdeki yüzüğüm, ellerim, ellerim. en çok da ellerim, biraz çektiklerim birazı da kelimelerim. bunların hepsi benim. gördüğün, duyduğun, hissettiğin her şey ben'im.
ve ben ya her şeyi bıraktım ya da her şeyi sırtladım
yalnızca sana geldim.
çünkü ben seninim.
çünkü ben -en az aynadaki akisin kadar- sen'im.

Haziran 01, 2010

o koluma dokundu, ben yanağını okşadım.
mutlu olduk.

Mayıs 21, 2010

Mayıs 03, 2010

tren garının üzerinden geçiyoruz. otobüste yan yanayız. o şarkı çalıyor, yeni keşfettiğim(iz) zamanlar. ağladığımda, kendince birkaç neden sıralıyorsun. hiçbiri gerçek değil. yine de kılıf olarak çok uygunlar aslında. hep kılıfları doldurarak yaşamak, yormadı mı hala?
ne zamanını hatırlıyorum yaşananların, ne adlarını insanların. kelimeleri unutmadığımdan bahsediliyor bazen, onlara güvenip zorluyorum ama gelmiyor cümleler saklandıkları yerlerden. gelmesinler de zaten, unutulsun geçmişte kaldığı için unutulacaksa yaşanan her an. hissettirdikleri ya da hayal meyal hatırlanmaları da yeter zaman zaman.

ve siz, öyle güzelsiniz ki her anınızla, ne adınızı unutmak isterim bir gün ne de vücudunuzun herhangi bir ayrıntısını. madem ki kelimelerdir, hislerdir, olaylardır bana yaşananlardan arta kalan, o halde belki de bu yüzdendir bu denli fotoğraf çekmem, anlık görüntüleri kaydetme çabam.

Nisan 04, 2010

"The reason I forgive you is because you are not perfect.
You are imperfect, and so am I."

Nisan 02, 2010

sia'nın yeni albümü we are born kadar tatlı şeyler yazacağım, önce birazcık daha yüklensin ama anlaştık mı?