Eylül 04, 2008

şimdi ben gözlerimi kapatıyorum. hatta ellerimi de üstlerine koyup sıkıca bastırıyorum. içimden sonsuza kadar saymaya başlıyorum. böyle yaparsam bana değmeden geçip giderler sanıyorum ancak olmuyor yine de.
her yerimden çekiştirip sağıma soluma çarpıp duruyorlar, dengemi bozuyorlar ama düşüremiyorlar. hoş düşsem de kalkamayacak mıyım sanki bir daha...
neyse, gerçekten sadece huzur istiyorum. başka bir şey değil. daha çoğunu değil.
sadece ve sadece huzur.
rahat bırakabileceklerini sanmıyorum ama... yine de durum böyle...

hayat, gerçekten derdin/derdim ne?
barışacağımızı sanmıyorum.

"lost, myself again, and i feel unsafe"

Eylül 01, 2008

Ben elimle koymuş gibi buluyorum.
Yoksa siz, hâlâ?
...

Ağustos 28, 2008

"those girls that smile kindly then rip your life to pieces"

uymayan kelimeleri isteğiniz üzerine değiştirebilirsiniz ancak yarattığı etkiyi tartışmayalım bile.

Ağustos 23, 2008

Huzur depolanabilseydi eğer şu sıralar epey biriktirirdim.
Ama giderayak onunla da konuştuğumuz gibi şu hayatta güzel hiçbir şey depolanmıyor, bu yüzden aceleye getirmeye gerek yok öpüşmeleri, sevmeleri, sevişmeleri. Tadına vara vara, sakin sakin yaşamalı.
Ya da tüm basmakalıp gerçekleri elin tersiyle itip içten nasıl geliyorsa öyle davranmalı. Kolay kolay vazgeçemiyor insan tadına bir kez alıştı mı...


"handan, hamamdan geçtik,
gün ışığındaki hissemize razıydık;
saadetinden geçtik,
ümidine razıydık;
hiçbirini bulamadık;
kendimize hüzünler icadettik,
avunamadık;
yoksa biz...
biz bu dünyadan değil miydik?"

Ağustos 22, 2008

gelip gitmeler yasaklanmalı acilen.
aynı etkiyi yaratan şarkıları da yok etmeliyiz.
bunların tümünü hallettikten sonra hepimiz derin bir nefes alıp arkamıza yaslanabilir, saatin tik taklarına bakıp "zaman geçmek bilmiyor" yahu diyebiliriz.

Ağustos 16, 2008

Bazen sadece müzik anlatır söze gerek kalmaz.

inatla ghosts from the past...

ve bazıları geçmiş'imde bile yer alamıyorken...

en yeniye, en gelecek'ten gelmişe ghost muamelesi yapıp past ile sarmak sarmalamak, gitmesin diye sıkıca sarılmak ki
trenler kalkarken kulağı sağır edecek o sireni çalmaya devam ediyorlar hala.

hayatı eksik yaşamak bizim gibiler için kaçınılmaz olmalı, yoksa bu kadar karavana atış arada bir de olsa gideceğinden, biteceğinden emin olduğumuz nice ödüllerle taçlandırılmazdı.

öyle bir korkaklık hali ki tüm bedeninle uçmak isterken ayağını yerden çekememek...

Temmuz 30, 2008

Hayata dair söyleyeceğim yeni bir şeyim yoksa, hayata dair "yeni" beklentilerim yoksa ki çoğunluk umut diyor bunun adına, hayata dair gücüm yoksa, yorgunsam ve sıkılmışsam...
o halde ne önemi var?
gerçekten, ne kadar?

ya ben olduğum yerde kalmak için çok ısrar ediyorum ya da dünyanın geri kalanı çok hızlı hareket ediyor, yetişemiyorum.
film de değil ki sıkılınca durdurup istediğinde devam edesin. hayatımda en çok play/pause butonunun eksikliğini çekiyorum şu aralar. söylemenize gerek yok farkındayım hemen ötede "stop" var...

Temmuz 29, 2008

Temmuz 22, 2008

Her zaman iyi hissettiren yalnızlığım da dünyadaki diğer her şey gibi karşılık beklediğini belirtti. Yalnız olduğum için sunabileceğim hiçbir şeyim yoktu, giderken yarattığı boşluğa can sıkıntısını ekledi.

Bazen öyle anlar geliyor ki silik hissediyorum kendimi. Sanki etrafımdaki herkes sahip olduğu tonun en doygun noktasına ulaşmış da ben eksik kalmışım. Sanırım tam da bu yüzden saydamım. Yine de geçirgenliğimin de bir üst noktası olmalı. Zira içimden geçen her şey girerken de çıkarken de iz bırakıyor. O izleri görmezden gelerek yaşamaksa tahmin edebileceğiniz gibi ömrümden götürüyor.

Hiçkimseye ulaşamıyorum, hiçkimseye dokunamıyorum, hiçkimsede yaşayamıyorum. Sadece nefes alıp veriyorum,
alıp veriyorum.
alıp
...

Temmuz 21, 2008

Durduk yere bir şeyleri bir şeylere benzeterek anlattığımız, belki de böyle yaparak verdikleri acıyı azaltmaya çalıştığımız günler...

İlişkiler yara bandı gibiler.
Sen ve ben bantın yapışkanına tutunmuş saydam parçalardık. Biri geldi, önce seni çekti sonra beni. Bantla yarasını kapattı. Bizi bir daha birleşmemek üzere ayırdı. Kendini durdururken bizi kanattı.


Hiçbir şarkı sözü "you don't want me to know // time to leave me now, you've had your fun" kadar canımı acıtmamıştı.
Daha çok acıyoruz artık, daha çok ağlıyoruz, daha çok ölüyoruz sabahları uykumuzdan uyanırken. İnatla azaltamıyoruz ama içimizdeki ağrıyı. O ilk günkü yeni'liğiyle duruyor orada.
Bir şey değişirken hayatımızda, beraberinde her şeyi değiştiriyor. Önünde duramıyoruz, engelleyemiyoruz. Geçip giden yaza ayak uydurup sıcak kumlara uzanamıyor, kavrulmuş kum taneleriyle ruhumuzu dağlıyoruz. Sahi biz, verilenin ne kadarını yaşıyoruz?

Temmuz 19, 2008

Gül Kendine albümü kadar yumuşak ve özünde sert aslında yaşadıklarım. Yine de hayata gözlerimi hiç kapamadım. Bu sabır nereden geliyor bilmiyorum.
Öyle şeyler olurdu ki eskiden, ters köşeye yattığımdan emin olurdum.
Öyle şeyler oluyor ki şimdi, sırada ne var acaba bile diyemiyorum.
Hiç kıpırdamadan, nefes bile almadan olduğum yerde dursam, avuçlarımı sıkıp gözlerimi kapasam beni görmezden gelip oyun dışında bırakmazlar mı acaba?
Çünkü ne öne sürebileceğim sahipliklerim var artık ne de oynama isteğim.

Temmuz 17, 2008

Belki de durduğum yerle alakalıdır diye rahatlatıyorum kendimi. Çünkü dünya çok büyük ve ben gerçekten de çok küçüğüm.
Sarı çizginin ötesinde beklerken kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Ay ışığıyla parlayan gökyüzü çok uzakta denizle birleşiyor. Kaldırımda sabahki yağmurdan kalma su birikintileri. Kimsenin hayatında birikemedim. Uzun uzun düşününce ne kadar yürüdüğünün çok da önemi yok aslında. Çünkü yolun sonuna geldiğinde mutlaka düşüyorsun ve aynı anda iki işi yapmaktan aciz insan bedeninin mucizesi, düşerken düşünemiyorsun.

Hayatın her anında "lütfen sarı çizgiyi geçmeyiniz" gibi uyarılar yer alsa da kırılmadan yaşayabileceğime inanmıyorum.
Ve birikintiye düşen her yeni damla gibi diğerlerine karışıp sıradanlaşıyorum.

Beklenti ve gerçek arasında kurulan dengesiz arz talep ilişkisi ve hayat benim için bile bir zamanlar gerçekten çok güzeldi...

Temmuz 16, 2008

Uykuya dalmadan önce düşünülen son şey...

Baskısı tekrarlanmayacak kitapların yazgısıyla özdeş kaderim. Kapağımda yer yer solmuş kahve lekelerim, sigara kokusu sinmiş harflerim, benliğim ve bazı sayfaları kopup parçalanmış, güneşle hırpalanmış sayfalarım, cildim, cümlelerim. Yıllardır beni arayan koleksiyoncuya kavuşana dek sahafın raflarında oradan oraya savrulup, arada sırada yaşadığım bu gel gitlerle birikmiş tozlarımdan kurtulup bekleyeceğim.

Temmuz 14, 2008

Her şey sırayla demişler.
Önce annem arayıp ağlayarak kapatmıştı, şimdi ben kapattıktan sonra ağlıyorum.
Zor geliyor bazen.

Liseli gençler gibi notlaştığımız ve uzun yürüyüşler yaptığımız çok sevdiğim bir insanın bana daha önceleri de aktardığı gibi:
"Asi es la vida"

Temmuz 09, 2008


Hayatın da önünde soluklanabileceğimiz, dilediğimizde kapatıp sorunları dışarıda bırakıp dilediğimizde sonuna kadar açıp temiz havayı içimize çekebileceğimiz pencereleri olmalı.
Ancak özgürlüğe açılan/kapanan hiçbir pencereye - ya da kapıya - koruma amaçlı zincir çekilmemeli. Zira görüp de dokunamamak daha çok acıtır. Ve hepimizin bildiği üzere göz göre göre acıtmak, acımaktan çok daha kolaydır.

Temmuz 07, 2008

Ve ben kabuslarımda yılanlarla, farelerle, böceklerle boğuşup sıçrayarak uyanırken, "hayatla derdin ne senin?" sorusuyla irkilebilen bir insan oldum bugünlerde.
Yüzümü ekranda görüp öpen bir annem var oysa ki...
Bu kadarı fazla dediğinde, kendi "fazla"lıklarımı düşündüm ve sustum. Susmam gerekiyor çoğunlukla, konuştuğumda saçmalıyorum yoksa.

Soruya vereceğim cevabı ararken fark ettim ki benim hayatla bir derdim yok, şayet bir dert varsa sahiplenilecek o kesinlikle hayata ait. Bulunduğum noktadan geriye dönüp baktığımda gördüğüm her şey dışta günlük güneşlik...

Dışı seni, içi beni.

Haziran 23, 2008

her şeyi bırakıp hiçbir yere gitmek istiyorum.
bu sefer çok,
bu sefer, çok...

bu kadarı "çok"

Haziran 19, 2008

Jilet kanatlı kelebeklerin içime salınmasından bahsediyorum, buna sebebiyet verecek şarkıları "repeat"e alıp öyle dinliyorum. Dinledikçe kanıyorum. Ne güzel!

Fotoğrafla konuşmayalı ne uzun zaman olmuş oysa O, gökyüzüne bakarken, çok uzaklara bakarken, gülümserken ya da sadece... beni dinliyor sanki. Anlattığım her şeyi duyuyor olsaydı şayet eminim susmazdı, bir şeyler söylerdi. Susmak da bir tepki biçimiyse eğer ben bu seferkini reddediyorum. Etkim çok büyük çünkü.
Olasılıklar ne kadar geniş ve uçsuz bucaksız görünse de ihtimaller bir o kadar dar ve kısıtlı aslında. Olasılık ve ihtimalin aynı şey olduğundan bahsetmeyin bana, ben nasıl istiyorsam öyle. Olasılık ve ihtimalin aynı şey olmadığından da bahsetmeyin sakın, dedim ya ben nasıl istiyorsam öyle.

Sen uyurken, sen uyanırken, sen konuşurken, sen susarken, sen öperken, ... Peki ya ben?

Haziran 16, 2008

- Aa, kedi ağaca çıktı!
- Ne ilginç...

"Sular kesik" günaydın'dan sonraki birkaç cümleden biri olunca insan hayatında, çok can sıkabiliyormuş. Hazırlıksız yakalanmanın huzursuzluğu, yine de tüpün yanında bulunan 5 litrelik şişenin hayat kurtarıcılığı içinde bocalanan bir gün. Etiketi: Yeni.

Köşesine yerleşecek bir kalp bulmuştum ben. Bundan çook uzun zaman önceydi. Üzerine birkaç kişi geldi, üzerinden birkaç kişi gitti. O yüzey gibiydi. En altta, en derinde kaldı. Hiç gitmedi. Bugünlerde istiyorum ki o beni biraz sevsin. Havalar ısındı diye mi böyle oldu, yolculuk yaklaştı diye mi bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu ki, sesini duymadığım, tenine dokunmadığım, yüzünü hiç görmediğim O'nu çok özlüyorum.
Öyle bir özlemekse benimkisi, böylece yaşamak işte aslında hayatımın ta kendisi.

İçimde en sarsıntılı depremlerin yaşandığını sanıyor insanlar. Oysa öyle bir huzur ki. Uykudan uyanıp da "ımmm" dedirten rüyalardan biri içindeyim. Diyorlar ki "sen şu an böyle ve şöylesin" diyorum ki ben şu an "öyle" değilim. İnanıyorlar mı? Anlıyorlar mı? Sanmıyorum. Her sabah uyuyorum, her gece uyanıyorum. Gün içinde en çok görüp de hatırladığım rüyaları seviyorum.
En iyi arkadaşım rüyalarım ve en sadık oyuncağım hayatım. Pazartesileri sevmesem de sonsuza kadar oynayacağım.

~ okullarda, nasıl ölüneceğini öğretecek dersler olmalı.
"the lesson today is how to die."

Haziran 06, 2008

Yorgunum ben;
tökezlemekten,
en kötü ihtimali gerçeğe çevirmekten.