Mart 31, 2011

Zaman geçiyor. İnsanların hayatları değişiyor. Başlıyor ve bitiyor her şey. Ben hep aynı kalıyorum gibi hissediyorum. Hep aynı şeyi yaşıyorum. Hep ben başlıyorum ve ben bitiyorum.
İçimi açacak değilim, kalbimi nereye sakladığımı, kiminle sakladığımı ben bile unuttum.
O halde ne yapıyorum, inan ben de bilmiyorum.

Mart 30, 2011

Bugün çok güzel bir şarkı dinledim sabah.
Çok kötü bir çizgi film izledim. Tom'a işkence yaptılar ve eğlendiler.
Sonra hocalarım gururumu okşayacak şeyler söylediler.
Dünyanın en güzel ceketi ve çantasını aldım.
Ama çok sarma sigara içtiğim için epey öksürdüm.
Hala mutluyum.
Öyle.

Mart 29, 2011

Bugün en sevdiğim dilde üç kitap aldım. En güzel yanı, onları daha önce başka dillerde okumuştum.
Çok beğendiğim bir filmi sinemada izledim.
Çok sevdiğim şarkıları huzurla dinledim.
Mutlu oldum.

Mart 24, 2011

Gereksinimlerimden vazgeçip yaşadığıma göre, lükslerimi gerçekleştiriyor olmam lazım. Aksi takdirde ben katıksız bir aptalım.
Ha bunun lüks olduğu bir dünya mıydı düşlediğim, elbette hayır, ancak ne yapalım.

mart, 2011

Bazen öyle yoğun, öyle arka arkaya geliyor ki bazı şeyler, nefesimin kesildiğini hissediyorum. Göz kararmalarım da bununla alakalı olabilir. Çocukken beynimde ur var zannettiğim zamanlar olmuştu. Migren çıktı sonra.
Şimdi de bir şey sanıyorum olup bitenleri, bakalım ne çıkacak, göreceğiz hep beraber zamanla.

Mart 22, 2011

"+ Çarem yok.

- Cehennemin dibinde de olsa o çare, yine de bulup çıkaracağım."


Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç birşey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...


*itiyat = alışkanlık



Tanrım, sen aklımı koru.

Mart 12, 2011

Onların olmadığı, onların gelemeyeceği, beklediğimize değeceği ve çocukluk resimlerimizle gideceğimiz bir dünya,

mümkün.

Onlar ise, bahsetmeye bile değmeyecek kadar,
ııım, neydi o kelime?
(lütfen aşağıdaki boşlukları doldurunuz)
Türk Dil Kurumu'nda yer alan -üçüncü- anlamın tam karşılıkları:

Sakil


öyle güzel anlar hatırlıyorum ki, mesela o kıyıya gidip kahvaltı yapmıştık beraber. Nasıl gittik ama onu hatırlayamıyorum. Ne yedik ne içtik hatırlamıyorum ama o fotoğrafı hatırlıyorum. Güneş. Işık. Yüzünün yarısı yok.

-çünkü-

Yüzünün yarısı benim.

Peki ama ben kimim?
Nereden çıktım şimdi?
Neden?

Çünkü bazen aşk,
bazen hayat
geri gelir.

Mart 09, 2011

"+ Kim için iyileşeceğim?

- Benim için, bizim için iyileşeceksin."


hava yine soğudu. bahar da sana benziyor biraz, bir varmış bir yokmuş.
ama sağ
ama sol.

bir tek sen!

yalanı.

Mart 05, 2011

ses ve öfke
ya da köy.
hangisiydi emin değilim.

ama hava çok güzel. bahar temizliği ondan da güzel, kahve de içersek üstüne bizden iyisi yok bile...

Şubat 06, 2011

Selam, ben çok mutluyum.

Birkaç gün önce İzmir'e geldiğimde böyle şeyler olacağını bilemezdim. Bu hisleri yaşayacağımı tahmin edemezdim. Her şeyin kusursuz olduğu o kadar çok an yaşandı ki arka arkaya, sevinçten ağladım.
Ellerim tutuldu sık sık, gözlerime bakıp gülümsedi sevdiğim insanlar, yanaklarımda kırmızı dudak izleri, kollarımda kokularını bıraktılar... Hatta birisi siyah hırkasını unuttu giderken... Güneş çıktı benim için, kediler ayaklarıma sürtündüler. Fotoğraflar çekildi, mezeler bitti, şişeler, şişeler, şişeler... açıldı, boşaldı.

"İzin" verdim.
Göğsümü açtım, hayat içime girdi, devinip dışarı çıktı.

Beyaz bir çarşaf, uykuların en güzelini uyumuşum, yataktan çıkmadan kahvaltı yaptırmış bana, sevdiğim şeyleri alıp getirmiş önüme sermiş...
Türk kahvesi pişirip gülmüş benimle, sarıldığında kemiklerimi acıtmış zaman zaman...
Yarım bıraktığım makarnayı yemiş güzelce, üzmemiş beni...
Kapıdan çıkıp gitmiş ama sanki arkamı dönsem yatağımda uyuyormuş gibi...

Sevildiğimi hiç unutmayacağım, gerisi kendiliğinden iyi olacak artık. Aksini düşünmeyi, o ufacık ihtimali dahi kaldıramazdık.
Ol dedi sadece
ve oldu.



ispanyolca duymaya ihtiyacım varmış.

Şubat 01, 2011

Hayattaki tek amacım valiz toplamak ve valiz boşaltmak gibi geliyor artık bana.
Sahip olduğum eşyaları bir kutunun içine koyup oradan oraya taşımak... Kendimle beraber gittiğim her yere bana ait olan şeyleri de götürüp duruma bir sıfır önde başlamak.

Zaman zaman valizler toplanıyor gözümün önünde, gittikleri de oluyor. Geride kalan oluyorum böyle zamanlarda. Sonra ben de yapıyorum aynı şeyi, geliyorum ve gidiyorum hayatlarından. Sonra ben geldiğim yerde bıraktığım yerden, onlar kaldıkları yerde bıraktıkları yerden... Hiç vazgeçmeyip hep devam ederek. Hiçbir yerde kök salacak kadar uzun kalamayarak... Her bileti dönüşüyle beraber satın alarak...
Kaç hayatı beraberimde taşıyorum sayamadım. Kaç hayatı kendiminkiyle beraber yaşıyorum anlayamadım.
Şimdi yine gidiyorum. Bıraktığım yerden başlamaya, sonra yine gideceğim burada bıraktığım yerden başlamaya...
Sahi kaç şehirde kaç hayatım var acaba? Benden habersiz nasıl yaşıyorlar oralarda tek başlarına?
Zamanın içindeki "geçmiş, şu an, gelecek" olgusuna hiç bu kadar derinden inanmamıştım daha önce ama şimdi burada...

Bu yolculuklarda inandığım pek çok şeyi yitirdim, bir o kadar da yeni şeye inanmaya başladım. Hep değiştim, dönüştüm... Belki geliştim belki eksildim. Bilmiyorum. İçinde yaşadığım yere sonsuza kadar bağlı kalacağımı bilene kadar da öğrenemeyeceğim.
Dilerim bu dünyada benim de köklerimi salabileceğim bir yer vardır ve şu an kırılmasına izin verdiğimiz her şey gelecekte onarabileceğimiz kadar sağlamdır. Aksi halde parmaklarımdan dökülen ilk kelime, yazık.
Şimdi yine en sevdiğim şarkıları dinleyerek valizime kıyafetlerimi, içime sevgimi yerleştirip uyuyacağım. Yarın başka bir yatakta bambaşka rüyalar görüp uyanacağım. Ve her şeyin güzel olacağına inandığım bir anda seni düşünüp duracağım bir anlığına. Sonra yutkunup gülümseyeceğim yine. Adını, hatıralarını, yüzünü, bendeki duygularını hep gülümseyerek hatırlayabilmem dileğiyle...
Ve sevgilerin en temizi, en güzeli, en büyüğü ile...

Ben, yine elinde valiziyle,
yolun daha belki de en başında... Yine de merak etmeden duramıyor insan, görüp yaşayacağım neler kaldı acaba?

Ocak 31, 2011

ben eskiden çocuktum.
şimdi gururluyum.

Ocak 30, 2011


Bu sabah sevgilim beni terk ettiği için yanıma bir şarkı ve bir Bueno alıp Londra'ya gitmek zorunda kaldım. Kendimi mutsuz hissettiğim zamanlarda hep yaptığım gibi onca yolu gidip kaldırımları ıslak o şehire vardım.
Yol boyunca aynı şarkıyı dinledim. Telefon kulübelerine girip cebimdeki bozuk paraları harcadım. Hiç tanımadığım insanları arayıp onlarla Almanca konuşmaya çalıştım.
Ben beceremedim ama onlar da beceremediler aslında.
Sonra turist otobüsüne binip dolaştım uzun uzun. Kullan-at makinemle fotoğraflar çekip makarayı bitirdiğimde makineyle beraber attım.
Hayatın bu kadar düz ve mantıklı olduğuna inanabilseydim eğer.
Sizden biri olurdum.
Olmadım.
Olmayacağım.
Çünkü hayat bu kadar basit değil. Hayat bu kadar "olasılıklar silsilesi" değil.
Pembeler var içinde.
Maviler var gökyüzünde.
Yeşilin en güzel tonları her zaman benim içimde.
Güneşten turuncuyu alıp, kumsaldan sarıyı...
Kalbimdeki sevgiden kırmızıyı...
Boyayamayacaksak en güzel dünyayı,
başkasına bırakalım.
Umutlarımızı bir şişeye koyup denize fırlatalım. Biz bilemedik, belki balıklar bilir diyelim.
Unutalım.
Londra'ya gidelim.
Çikolata yiyelim.

Ocak 29, 2011

içimden şehirler geçiyor'a alternatif üstümden katırlar geçiyor.

Ocak 27, 2011

Hayatımda bazı insanlar var ki onları gördüğümde her şeyi yapabilirmişim gibi hissediyorum. Öyle suratlar, öyle ruhlar ki kendimi tam hissettiriyorlar. Kendimi özel hissettiriyorlar. Kendimi güçlü hissettiriyorlar. Öyle çok güven veriyorlar ki dünyayı değiştirebilirim gibi hissediyorum. Dünyamı değiştirebilirim gibi hissediyorum. Ayakta kalıp sonsuza dek savaşabilirim gibi hissediyorum. Kurduğumuz bütün hayalleri gerçekleştirebilirim gibi hissediyorum.
Sonra bu insanların hepsini ardımda bırakıyorum.
Benden yine de çok güçlü olmamı bekliyorlar.
Benden dünyayı değiştirmemi beklemiyorlar belki ama dünyamı değiştirmemi istiyorlar.
Benden ayakta kalıp sonsuza dek olmasa bile belli bir ana kadar savaşmamı istiyorlar.
Karşılığında bana hiçbir şey vermiyorlar.
İçimde bir şeyler solarken diğer yandan bir şeyler büyüyor.
Bir yanım vazgeçerken diğer yanım gittikçe hırslanıyor.
Bir ayağım giderken diğeri kalıyor.
Sonra hissediyorum ki ruhum değişiyor, beynim değişiyor, kalbim değişiyor.
Bu küçük bedene iki ayrı insan gelip yerleşiyor.
Bir sabah uyanıyorum biri beni yataktan iterken diğeri koynuna, daha derine çekiyor.
Geceleri biri oturup hesaplar yaparken, notlar alırken diğerinin hemen uykusu geliyor.
Birinin sesi daha neşeli, daha güvenli çıkarken diğeri yağmurda kalmış kedi yavrusu gibi adeta miyavlıyor.
İkisi de benim bunların. İkisi de ben'im.
İnsanlar beni sevip sevmediğine karar vermeye çalışırken ben içimde bir şeyleri bastırmakla uğraşıyorum sürekli.
İnsanlar suratıma gülüp sonra varlığımı unuturken ben hatırlatmaya çalışıyorum kendime kendimi.
Ve her sabah anlaştırmaya çalışıyorum ikisini. Bir barışsalar ne böyle yüksekten uçacağım ne de sular altında kalacağım.
Anneme bile yabancılaştığım günler geçiriyorum, kimseden beni anlamasını ya da anlamaya çalışmasını beklemiyorum. Yine de biri benimle ikinci kahvesini içtiği için mutlu olabiliyorsam ben hala, tamamını kaybetmemişim demektir.
Ve söylediğim yalanların tamamı bana söylenenlerin tamamıyla eşittir.
şu sıralar en sevdiğim oyuncak kar küresi.

Ocak 25, 2011

Elin suya uzanırken öylece havada kalakalır işte. Hiçbir şey yapamazsın. Kıpırdayamazsın. Sadece gözlerini kapatıp hatırlarsın. O sırada şarkı çalıyordur hala, sen gülümsüyorsundur.
Bir zamanlar elindeki kulaklığı mikrofona yaklaştırıp dinletmişsindir defalarca... Senden uzakta yanındaymış gibi yaşayana. Hatırlarsın. Ben varım dediğin o anı hatırlarsın. Ayrılmam hiç istersen yanından, çağırsan gelirim çok uzaklardan dediğin zamanları da hatırlarsın. Sonra içinden akıp gider. İçin akıp gider. Buharlaşır her şey. Şarkı da ömür boyu sürecek değil ya eninde sonunda o da biter.



siz yine de incelikli davranın, benim kadar değilse de.
çünkü ben varım
ve bir zaman hatası sonrası yaktığım sigaranın dumanı daha da hafif aslında.
çünkü hayat beni yaralayamaz.
artık.
asla.
"yine de, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler marketinin,

uyanıyorum küstah sözcüklerle
ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben"

Ocak 22, 2011

böyle zamanlarda hep çooooooo...ook dua edersem olacakmış gibi hissediyorum.

Ocak 21, 2011

"Love isn't something you feel, it's something you do. If the person you're with doesn't want it, do yourself a favor and save it for someone who does.”



“I wish that just once people wouldn't act like the clichés that they are.”



“I'm just trying to prepare for the worst so when it actually happens, I don't feel so awful.”

Ocak 20, 2011

Küçük hayallerimi gerçekleştirebileceğim kadar büyük bir dünya değil burası.

Ocak 19, 2011



Bazen bazı cümleler senin için seçilip eklenir kitaplara ya da filmlere. Duyduğunda ya da okuduğunda içinden bir şeylerin kayıp gittiğini hissettiklerin mesela. Hepsi senin içindir. Sen biraz daha sessiz olup eskisinden daha fazla izle, oku, ara ve inan diyedir.
Hayatın bazen izlediğin filmdedir.
Bazen izlediğin film senindir, yalnızca senindir,
hatta o, Sen'sindir.

Ocak 17, 2011

"why did you invite him?
-i don't know..."

Ocak 16, 2011

şeytanın kulağıma üfler gibi fısıldadıklarını yapmalı mıyım yoksa yapmamalı mıyım.
bir bilsem.

Ocak 15, 2011

çok mutsuz olup en mutsuz şarkıları dinlediğim zamanlar ne kadar uzak şimdi.
"dibe mi gidiyoruz? tamam hıhım hemen hep beraber" yapmak yerine; "bir dakika bi dur bakalım, aç en mutlu şarkını. şimdi kapat bakalım ışıkları, aç masa lambalarından birini. geç şimdi ortaya salak gibi dans et" demek daha çok işe yarıyormuş ve daha iyi geliyormuş insana. denemeden bilinmiyor ya hiçbir şey hani, hepimiz için tecrübe ettim.
denedikten sonra hala başarısız olduğuna inanırsanız, lütfen mail yollayın da playlistinize bir katkım bulunsun.
bu da insanlık yararına yaptığım ve yapacağım ilk ve tek şey olsun.


bir de get outta my way.

Ocak 14, 2011

hiç konuşmadan anlatabilmek istiyorum, hiç göstermeden görünebilmek. çok zor. biliyorum. dokunmadan hissedilebilmek.
çünkü diğer türlüsü benim için de zor, anlatabilmek mesela. aldığım yaraları gösterebilmek ya da.
bu yüzden çelik gibi bir duvarım var benim, aşmaya kalksan gülümseyerek içeriği alacağım seni aslında.
sonra yine dışına iteceğim. biliyorsun. biliyorum. sonra yine girmeni isteyeceğim ama, biliyorum. biliyorsun bu sefer.
çok acıyor. çok acıyorum.
ben.
bir insan.
dünya üzerinde, nefes alan, kendi dışındaki herkesle aynı şeyleri yapan. belki biraz daha fazla içen, belki biraz daha fazla sigara içen, belki biraz daha az yiyerek beslenen. önemi yok bunların.
ben.
bir insan.
istekleri olan, hayalleri olan. ne çok zengin olmak, ne kansere çare bulmak, ne ölümsüz olmak.
hepinizin isteyeceğinden çok daha basit bir şey isteyen belki.
bu yüzden anla beni.
itme.
sadece sev.
anla.
anlamazken hiçkimse.
kal.
dayanamezken hiçkimse kederime.
sarıl.
dokunmazken hiçkimse.
ve yardım et.
ne yapıyor acaba, ne istiyor bu hayatta diye sormazken hiçkimse.

çünkü bilmiyorsun,
ve bilmiyorlar

"all my instincts have failed me for once
i must have somehow slept the whole night"


şimdi ört üstümü.
yanıma uzan
uyuyalım.
yarın yokmuş gibi
çünkü bugün aslında olmadı
ve dün zaten hiç yaşanmadı.

Ocak 03, 2011

bazen bir sarki, bazen bir ruya -yoksa kabus muydu?-
ya da bazen hicbir sey.
bazen her sey.
anlatamam. anlatirsam gercek olur. konusursam duyulur.

bazi sorularin ustunu biz orteriz, bazi sorunlarin ustunu gece.

ben iyiyim.

nothing
say
to
left
here
is
there

en sevdigim oyun; kelimeleri siraya dizme oyunu. hayat gibi.
ve ne yazik ki huizinga'ya inandigim gunler olmustu gecmisimde, biraz utaniyorum bu yuzden.

hayaletler goruyorum desem, bana bir tek sen inanirsin -ki sen de cok uzaktasin.

'agriyinca kar yagiyor'
-mus.

Aralık 16, 2010

sadece biraz mahremiyet ve sessizlik istiyorum. uyunacak uykular, okunacak kitaplar, kurulacak hayaller hepsi ardından teker teker gelecek.


i had a hole in my heart and then you came.

Aralık 15, 2010

"everything about you fascinates me."

Aralık 13, 2010

Şimdi sen orada dur. Ben buraya oturup sana bakmalıyım. Bir eşik var, ya içeri ya dışarı. Karar verip adımlar atmalıyım. Birbiri ardına. Korkmadan. Çekinmeden. Üzülmeden. Üzmeden.
Bu yüzden sen orada dur, lütfen. En sevdiğim birayı al bana öncesinde.
(Kalabalık olduğu için giremediğimiz barı hatırladım. Oraya gitmek istiyorum. Yolu bilmiyorum.) Kısa cümleler olsa. Daha da kısa. Mesela, "kar" dediğimde tek bir cümle olsa. Noktayı koyduğumda ünleme dönüşmese. Yağsın istiyorum demek olsa. Dursun istiyorum demek olsa. Artık üşümek istemiyorum demek olsa. Hayatımda hiç artık'ım olmasa. Küçük bir çocuk gibi asla yapamayacağım şeyler düşünmesem. İkimizi düşünüp parmak boyaları almasam. Tek başıma resim yaparken seni hep kendi yanıma çizmesem. Bu şarkıyı dinlerken -artık- hiç ağlamasam. Buzda kayıp düşmesem. Elim acımasa. Canım yanmasa.

Hiç olur mu?

I loved you ve i did love you arasındaki farka saklandım bugün.
Çünkü that is the point.

Aralık 11, 2010


karaciğerin için endişeleniyorum, yoksa benim için sorun değil diyorsa eğer aşık demektir. bunu duyduktan sonra hiç tereddüt etmeden bardaktaki vodkayı balkondan aşağı boşaltıyorsam aşığım demektir. bir buçuk yıl sonra hala dudaklarımız birbirine değdiğinde heyecanlanıyorsak, aşığız demektir.

"i love you more, i don't know what i knew before,
but now i know i wanna win the war"

Aralık 10, 2010

gecenin bir vakti, tam da uyumaya hazırlanmışken, en sevdiklerimden birinden gelen, istanbul.
sonrası, bilsen.
bir bilsen.

şimdi ben çal kapımı desem.


huzursuz.
uykusuz.

Aralık 06, 2010

Yeni yıl planları yaparken dışarıda kar yağıyor ve ben mutlu oluyorum. Çünkü sen varsın, çünkü kar var, çünkü yine seninle geçecek yeni bir yıl var.
Bu kadar basit.
Bu kadar masum.
Bu kadar güzel.
Bu kadar bizim.

Aralık 02, 2010

Bu ilişkide hayatımda hiç ağlamadığım kadar ağladım ben. Hayatımda hiç üzülmediğim kadar üzüldüğüm zamanlar oldu. Birçoğu gereksiz sebeplerden yüzlerce tartışma yaşadım. Çok kızdım, çok kırıldım, çok kırdım belki de. (hepsini unutalım)
Yine de hayatımda hiç mutlu olmadığım kadar mutlu oldum aynı zamanda. Hiç gülmediğim kadar güldüğüm, hiç neşeli olmadığım kadar neşeli olduğum zamanlar oldu. Birçoğu beklenmedik anlarda yaşanan şeylerden ya da söylenen sözlerden dolayı çok önemli hissettim. Çok güvendim, çok sevdim ve eminim ki çok sevildim. Hayatımda hiç sevilmediğim kadar belki de. (hep hatırlayalım)

Bu yüzden sen, çok sevgili Minik... Yazdığım yazılarda, aklıma gelen bütün kelimelerde ve baktığım her surette sen varsın. Aksini yapabilmem imkansız çünkü. Sen ne kadar bana dönüştüysen yaşadıklarımızdan sonra, ben de o kadar sana dönüştüm. Sen oldum. Ben oldun. Biz olduk aslında.
Yani ne sen bensiz yapabilirmişsin ne de ben sensiz sevebilirmişim gibi geliyor bundan sonra. Ha biliyorum, elbette "daha çok küçüksün, dur bakalım" diyecekler olacak. Daha önce de olduğu gibi. Ben yine umursamayacağım ve sadece içimdeki sevgiye inanacağım. Daha önce de yaptığım gibi...
Geçirdiğimiz her aydönümünün anısına, önce İstanbul'un, sonra Paris'in, İzmir'in ve Gümüşlük'ün... Gittiğimiz her yerin, dolaştığımız her sokağın, seviştiğimiz her yatağın, beraber güldüğümüz tüm arkadaşlarımızın ama en çok senin, en çok benim, en çok, bizim yaşadığımız bu ilişkinin hatırasına ve bundan sonra yaşayacaklarımız uğruna... Nazdarovya!*


*şerefe

Aralık 01, 2010

Kasım 30, 2010

Huysuzlanınca, sinirlenince, üzülünce, sıkılınca çekilmez oluyorum. Tahammülüm çok zor oluyor. Bu da benim problemim olsun o halde.

yine de;

"and when you smile,
the whole world stops and stares for awhile
cause boy, you're amazing."

den daha tatlı bir şey düşünemiyorum şu an.

ps. en sevdiği kelime 'gorgeous' olabilir.

Kasım 25, 2010

önce oturuyorduk güzel güzel. sonra ben kapıyı kilitledim. güvenmek istedim. güvende hissetmek istedim. önce uzandık beraber. sonra ben gözlerimi kapadım. uyumak istedim. yanında güvende hissederek sadece uyumak istedim.

asla yapmam dediğim şeyleri yapıyorum şimdi. değişiyorum. dönüşüyorum. sonra kar yağıyor. dışarı çıkıp beyaz oluyorum ben de. kar her yerime aynı şekilde düşüyor. mutlu oluyorum.

sonra nasılsın diye soruyor bana, bütün desperadoslar bensiz içilmiş oluyor. pembe şarap istemiyorum artık. bir önemi kalmadı çünkü.

söylediğin şeyler bazen o kadar keskin geliyor ki gardımı alamadan etime saplanıyor.

başucumdaki kitabı ne zaman okumaya kalksam aynı anda ağlamaya başlıyorum. sonra, can you hear my call, diye soruyor. her şey daha da koyulaşıyor.

yemekte yine haşlanmış sebze ve tavuk var. kahvaltıda yine portakal suyu.

bugün sadece ve sadece seni özlemek istiyorum, anne. çünkü dışarıda kar yağıyor ve ben çok üşüyorum.

Kasım 18, 2010

Kasım 16, 2010

Bana neren acıyor diye sorsalar, eğer yakınındaysam, hiç tereddütsüz seni gösterirdim.

Kasım 13, 2010

Dönüp dolaşıp geldiğim yerin senin yanın, senin yatağın olmasının düşüncesi bile içimi ısıtıyor... Paris'te bıraktığım yağmur damlalarını Varşova'da gözyaşı olarak ödüyorum.
Daha önce de dediğim gibi, senin de bildiğin gibi...
Ben.
Yalnızca senle, sadece senin.

Ekim 27, 2010

Okuduğum cümleler kalbimi kırıyor yine. Duyduklarımın ya da duymadıklarımın yanında "hiç" kalacak şeyler aslında.
Bir elimde "ben" bir elinde "sen" dönüp duruyoruz aynı dairenin içinde... Dışarı adım atacak gücüm olmadığından değil, dışına çıkmak istemediğimden...
Bir yastık kılıfı... Bir yıldan fazladır benimle. Gittiğim her yere götürüp her gece uyumadan önce son kez ona dokunuyorum, sana dokunmak yerine.
Neden aylardır bir şeylere sarılarak uyuma ihtiyacı hissediyorum ki, diye başlarsam eğer çıkamam içinden. Bu yüzden bazı şeyleri hiç uyandırmamak en iyisi.
Zaten buraya iyice kış geldi, dışarıda tam yağdı yağacak kar havası...

Peki ya beyaz, her şeyi örttüğü gibi benim kötülüklerimi de kapatacak mı?


S'nın doğum günü anısına, bir kadeh daha sana ve bir kadeh de bana, ardından Nastrovya ve bambaşka bir kokuyla uykuya...

mistake ve mistaken birbirine tahmin ettiğimden de yakın.

Ekim 01, 2010

Yüzümde koskocaman bir gülümseme, omuzlarımdan kalkmış tonlarca ağırlık, içi boş valizler, ardına kadar açık dolap kapakları...
Bu sonbahar gitmek için en doğru zaman olmalı.
Başımızın üzerindeki aynı gökyüzü,
ve mavi
ve bulutlu biraz...
yağmur yağacak gibi sanki.

Eylül 29, 2010

sarılıp uyuyorsun ya başın göğsümde, elin avuç içimde... düzenli bir halde nefes alıp verişini duyuyorum, hafifçe titriyorsun sonra. gözlerini açıp yanında olduğumu görüp yine uyuyorsun, bu sefer daha derin...
yaşadığımız her şey aynen bu uykulara benziyor sevgilim...
uzaktayken uyuyoruz sanki bir şekilde güvenliksizce, buluştuğumuzda uyanıyoruz hemen. birbirimizi görüp tekrar uyuduğumuzda fark ediyoruz ki, biliyoruz ki her sefer daha da derine...

kokunu bıraktın gittiğin yatakta, üzerime örtüp uyuyorum şimdilerde.


"belki de ruh eşi, ruhunu olgunlaşmaya zorlayan kişidir."

Eylül 25, 2010

"honey i will stitch you
darling i will fit you in my heart
honey i will meet you
darling i will keep you in my heart"


ve sen gelip sarıldın bana. kokumu içine çektin, saçlarımı okşadın. ben seni öptüm. sonra gözlerine baktım. sonra gözlerime baktın. çok fazla konuşmadık. konuşmaya gerek olmadığındandır belki.
sen beni sevdin, ben seni sevdim. sen beni seviyorsun, ben seni seviyorum.
ve ben hep seni sevmek istiyorum
- ki seveceğim, biliyorum.

Eylül 21, 2010

Seni ne kadar özlediğimi anlatacağım kelimeleri kaybettim belki. Sana olan sevgimi anlattığım şeylerle beraber, susmayı seçtim sanırım.
Zor günler bir gün mutlaka geldiği gibi gider, dediğinde inandım. Sabrettim. Bekledim. Bir tek senin için nelere katlandım...
Biliyorum, yorgunsun.
Yorgunum.
Ve hiçbir şey aynı kalmaz ya hani.
Gel dinlen yanımda, gel saklan arkamda bu yüzden. İstersen konuşma hatta.
Benim hala umudum var ama...




not: *zor günler'i dinleyerek...

Eylül 19, 2010

Hayat belki de gerçekten ben planlar yaparken benim dışımda kendi planlarını yapandır. Tüm bu hayaller kurulurken başımızdan geçenlerin toplamıdır.
Annemin sırf ben sevdiğim için aldığı yeşil çarşaftır belki. Üzerinde sadece benim kokumun olacağı... Gözyaşımla.
Kalbimi kıran herkestir aslında. Tüm kırıklara rağmen üzerimde yürümeye devam edenlerdir. Konuşmak yerine susmayı seçenlerdir. Sustukları için suçladıklarım, sustuğum için suçlayanlardır. Farkında bile değilizdir hatta birbirimizin. Bilemediğimizdir. Görmezden gelmeye çalıştığımızdır. En derinimizdeki yaramızdır...
Hayat belki de tüm güzelliklerine rağmen -görmesek de- devam ettiğimizdir, o kadar da zor değildir hatta.
Mazeretlerimiz vardır, bahanelerimiz hazırdır.
Mutfak tezgahlarında ıslanıp kuruyan sarı temizlik bezleri kadar hastalıklıdır, son öpücük kadar unutulmazdır...
Hayat, çok ayıp edendir aslında. Başka birinin gözünden görünen Paris'in kilometrelerce uzağımda çok sevdiğim birini ağlatmasıdır. Benden habersiz aklına geldiğimdir. Açamadığım telefondur. Alamadığım mektupta yazanlardır.
Tavanımdan sarkan renkli dünyaların tamamıdır. Her gece koynunda yatıp her sabah koynundan kalktığımdır.
Hayat, yalnızlığıma rağmen korkutmayandır. Gözlerimi kapatıp kendimi bıraktığımdır. Her peki'mle rahatlattığım, her hoşça kal'la daha da azaldığımdır.

"Hayat,
o kadar zor mu?"

Eylül 18, 2010

atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara?

Eylül 15, 2010

"hayatın içinden
yeniden,
hayata dönmenin bir yolu olmalı..."
Düşündüğüm her şey çıkıyor ve planladığım her şey gerçekleşiyor ya, işte öyle zamanlarda ben inanılmaz mutlu oluyorum. Sanırım entrika patlatmak böyle bir haz sağlıyor insana. Hele ki zavallılıklarını kendi ağızlarından duyup tescil ettirebildiğimde...

Ava giden avlanır diye boşuna dememişler ama anlatamıyorum ki...




not: işbu blog yazarını etkilemek için, düzgün kullanılan Türkçe, kedileri ve yeşili sevmek, edebiyat ve müzik takipçisi olmak, anlaşılmaz gizemler yaratmak, bir sıcak/bir soğuk taktiğini uygulamaktan çok daha fazlası gerekir. İsteyen bu durumu sevgilime sorarak da tasdikleyebilir. Ne yazık ki siz gelirken çoktan dönmüştük biz.
"Geç kalınmış bir intikamım ben" sence de biraz 'corny' değil miydi?
Aah ah, büyüyelim arkadaşlar. Lütfen büyüyelim biraz.

Eylül 13, 2010

"you're a tragedy starting to happen
just as you are,
perfect
just as you are"


bazı şarkıları nasıl keşfettiğimi hatırlayamıyorum. öyle şeyler yaşıyorum ki bir anda -onları en unuttuğum anlarda hatta- saklandıkları yerden çıkıp geliyorlar. yukarıdaki sözler örneğin, bundan daha iyi hangi cümlelerle anlatabilirdim içinde olduğum durumu? bilmiyorum. neler olacak, neler yaşanacak, neler söylenecek, neler gidecek, neler kalacak... hiçbirini bilmiyorum. sağ elimle sol elimi tutuyorum. sadece ve sadece kendime sığınıyorum. geriye bir tek o kaldı çünkü. geriye bir tek ben kaldım.


Eylül 12, 2010

Hayatta güzel olan bir şey varsa o da Kings of Convenience'la başlamış pazar gününe denk gelen yağmurdur.
Zorlamaya gerek kalmaz, içinize yerleşen şeyin adı huzurdur.


*Canım pasta yapmak istiyor.

Eylül 07, 2010

İnsanlar var ve yalancılar.
Bazıları benciller de üstüne üstlük.
Korkaklar da hatta.
Önce konuşup konuşup konuşup sonra ölümü bekler gibi susuyorlar.
İşte bu yalancılardan, bencillerden, korkaklardan ve suskunlardan,
insanlardan kendimi nasıl koruyacağım,
içime sızmalarını engelleyip nasıl tek parça kalacağım?
belki ben de yalan söyleyeceğim, korkup susacağım sonra...
bu ben değilim, bu benim hayatım, bunlar benim inandıklarım değil ama.

Eylül 05, 2010

"sonra her şey birdenbire çirkin,
birdenbire çirkin,
birdenbire
çirkindi.
bozuldu bir akşamüstü kıyılara çıkmak çünkü
eller bir soğuk el resmine girip dondular.
ay çürüdü
her şey bir hizada kaldı,
bütün eşyaları kaldırdılar"


ona söyleyeceğim son söz ve sana söyleyeceğim ilk kelime arasında gidip geliyorum. hayat bir denklemse şayet eşitliğin sağlanabilmesi için bana biçilen değer, karşıma yerleştirilecek kimse... yaşamam gerekenler...
ben, bilmiyorum.

gözlerimizi kapayalım. sözlerimizi susturalım. sen benim gördüğüm ol, ben senin söylediğin. bıraksınlar yaşayalım.

Eylül 02, 2010







*en sevdiğim sayı yedi.
en sevdiğim renk yeşil.

Eylül 01, 2010

uyanıp "yağmur yağıyor dışarıda, bak camdan... ne güzel" demeye kalksam benden önce uyanmış, çoktan beridir yağmuru izliyor olursun biliyorum.

ben o filmi koskoca salonda tek başıma izlemiştim. acımı unutayım istemiştim. yutkuna yutkuna... şimdi olsa, bir kez daha, asla!

say to me, james dean.

Ağustos 29, 2010

"kendisini eline aldığı bir makine yazdığı iki kıytırık depresif cümle ve şoplayarak koyduğu deviantart hesabıyla bir şey sanan insan müsveddesi o kadar çok ki, bir tanesiyle tanışmak istedim
(...)
şimdi sen dying is an art falan der, sylvia dan dem vurur (çok anlarsın bilirim edebiyattan) sonra 36 beden sivilceli bünyenle kendini bir şey zanendersin. ben de eğlenirim. :) "


oley!

Ağustos 28, 2010

"yol arkadaşım
gördün mü
duydun mu olup bitenleri?

kıskanıyor insan bazen basıp gidenleri...
yalnızlaşmışız iyice
üstelik de alışmışız..."

bugünün hatırasına, senin için.

Ağustos 25, 2010

Hayatımdaki en önemli insanı bile bencilliğimle ve umursamazlığımla kırabiliyorsam ve sonra onaramıyorsam belki de kötü biriyimdir.
Sandığımın aksine günahsız, masum, tertemiz değilimdir. Düpedüz kirliyimdir.
Dilenecek ne kadar çok özür ve birleştirilecek ne kadar kalp var etrafta... Oysa ben sadece uyuyorum... Hatta tekrar uyuyabilmek için uyanıyorum.
Yıkanabileceğim sulara ihtiyacım var, günlerce haftalarca aylarca sadece ama sadece gitmek istiyorum... Herkesin hayatından sessiz ve sakince.

keşke elimden tutsan...

Ağustos 24, 2010

"summer,
spring,
autumn,
winter...
here perishing"


ağustos da bitiyor, nihayet yaz gidiyor.
geriye boş duvarlar kaldı. tel tel dökülüp her yere dağılan saçlarım bir de.
geriye konuşacak hiçbir şey kalmadı. yine de doğup batan güneşe karşı -biraz da ele güne karşı- bir umut var içimde. her şeyin çok güzel olacağına dair...
yine gözler değecek birbirine, bazı sözler dökülecek bazıları itilecek. biliyorum değişecek, eskisi gibi olmayacak hiçbir şey.
ne olduğunu bilmediğim ama gerçekleşeceğinden emin olduğum bilinmeyen, başka, o "şey"e ağır ağır yaklaşıyoruz. Ben, sen, o... Biz, siz, onlar... Hepimiz, noktada da virgülde de beraberiz.

Ağustos 21, 2010

son zamanlarda en çok dinlediğim üç şarkıdan üç cümle alıntılayacak olursam bence ruh halimi başkalarının yazdığı kelimelerle de olsa gayet net bir şekilde ifade edebilirim.
başlayalım o halde...

i may be dumb but i'm not stupid in love (1)
since i met you, i’ve got everything to lose (2)
i could really use a wish right now (3)


(tıp)

Ağustos 18, 2010

sadece uyumak istiyorum masallardaki gibi. uyuyabilmek.

Ağustos 16, 2010

bazen kendimi çok şanslı hissediyorum hepsi bu.

Ağustos 14, 2010

gözlerimi kapattığımda bir arabanın ön koltuğundayım aslında... camdan dışarıya sarkan elimi yalayan ve yüzüme çarpan rüzgar yüzünden eminim böyle olduğuna. yanımda hep çok sevdiklerim. hiç toza bulanmamışız daha, hiç hayal kırıklığımız olmamış hatta. hepimizde pür neşe...
pür türkçesi, pure ingilizcesi, pur fransızcası, puro italyancası.
bir şekilde benziyor kelimeler birbirine değil mi?
o halde neden aşk ve sevgi olarak ikiye ayırdığımız şeyin karşılığını bulamıyorum başka dillerde?
ya da neden birbirinden çok farklılarmış gibi onyıllar önce ayrılmışlar bizde?
belki anadilimizden ileri geliyor bu bölüp parçalama, kılıflara sokup etiketleme isteğimiz ve alışkanlığımız. belki de doğamızda olanı dilimize yansıtmışız.
ama böyle olunca ben hiç hoşlanmıyorum ki...
hiç bulanmasın istiyorum sular
hiç dalgalanmasın
hep sakin kalsın ki huzur rahatsız olmasın.


yazıp yazıp sildiğim şeyler var, hatırladıkça unuttuklarım da. rica ediyorum sevgili evren, sahip olduğum -azıcık- huzur bozulmasın.

Ağustos 10, 2010

İnsansoğlu doyumsuz ya hani... Ağzından çıkanı da çıkmayanı da kulağı duymuyor bazen. Elim değmişken'lerden hoşlanmıyorum ben, özensiz yapılan şeyleri de sevmiyorum. Bir şey öylesine yapılacaksa hiç yapılmasın daha iyi. Onun hesabı ayrı bir şey. Çünkü hayat böyle. Ne ekiyorsan onu biçiyorsun er ya da geç. Bazılarıysa "içinden gelerek" yapıyor bir şeyleri. Sonra yan yana geliyor bu ikili. Biri neresinden tutsan elinde kalırken öteki içini ısıtıyor, yüzünü gülümsetiyor, resmen hayat enerjini veriyor sana sevgisiyle.

İyisi mi ne sen daha fazla zorla beni ne de ben "-miş gibi" yapmaya devam edeyim.

Ağustos 04, 2010

insan en büyük acısına bile hissizleşebiliyorken, bir şeylerin sonsuza kadar süreceğine inanmak ne büyük aptallıkmış.
bazen gerçekten burnunun ucunu bile göremiyorsun acıdan ve umutsuzluktan. sonra O geliyor, çeneni tutup yavaşça başını kaldırıyor. göz göze geliyorsunuz ve kemanlar giriyor araya, viyolonsellerin eşlik ettiği. dünyanın tüm yaylı çalgıları sarıyor dört bir yanı. sonra filmler geliyor, en sevdiğiniz karakterler sizin için rollerini tekrarlıyor. bazılarının başrolleri size veriliyor hatta. azınlık olmak böyle bir şey, herkes sizi çok seviyor.
beraber bir kitap yazmaya başlıyorsunuz, son sayfayı düşünmeden... biriniz gündüzü alıyor eline biriniz geceyi...
dünyada sizin zamanlarınız yaşanıyor, yarını kimse sormuyor.
peki bu yaşananların adı ne oluyor?

Ağustos 01, 2010

çok güçlü ve kirletici bir duygu olsa da engelleyemiyorum ve sanırım senden nefret ediyorum.

Temmuz 30, 2010

hep çok neşeli olacağım çünkü hala kötü şeyler oluyor. hadi hep beraber beni görmezlikten gelelim.
söz veriyorum çok güzel güleceğim. mükemmel olacak hatta. içten, en derinden.
önce kendimi bulmam lazım yalnız. neredeyim gören, bilen?

Temmuz 26, 2010

Temmuz 13, 2010

oysa kar yağsın isterdim ben, her şeyi örtsün. öyle soğuk olsun ki kanım akamasın damarlarımda. hareketlerimdeki ağırlık omuzlarımdaki yüke bağlanmasın. acı çektiğim bu denli anlaşılmasın.
yaz ortasında güpegündüz kar yağsın istiyorum üstüme. ben beyazı istedikçe siyahı alıyorum. ben soğuğu özledikçe sıcaktan yanıyorum.
bir kedi uyuyor sol yanımda, o kadar bebek ki daha hiçbir şey anlatamıyorum. konuşalım isterdim ben oysa. konuşabilseydik böyle olmazdı mesela.
aranızdaki en günahkar karşısında bile utançtan yüzümü kaldıramıyorum. nasıl devam edeceğim, ben ne olacağım gerçekten bilmiyorum.
ben'ledikçe seni özlüyorum.
ben, yapamıyorum.

Temmuz 09, 2010

"fell too far this time"

Hangi romanın karakterleriysek lütfen kitabı sonuna kadar okumuş birisi neler olacağını söylesin. Zira kendimde sayfalar arasında koşturacak gücü bulamıyorum artık.

Temmuz 06, 2010


artık burada, benimle oturmuyor.

i was not afraid to die - haziran 2010

Haziran 30, 2010

bunca olan bitene rağmen hala dayanıyorsam, hala vazgeçmiyorsam, hala tutunuyorsam bir şekilde; bunun tek bir sebebi vardır.

hayatta bazen mucizeler olur
bazen hiçbir şey olmaz.

Haziran 26, 2010

"ölüm gibi bir şey oldu
ama kimse ölmedi."

Haziran 25, 2010

üç ayaklı dengesiz iskemlem, hangi yönüne ağırlık versem düşecek gibi oluyorum.

Haziran 11, 2010

hey, i'm in love.
no, it'll never stop,
my hands are in the air, yes i'm in love.

Haziran 09, 2010

Ne denli huysuz olduğumdan bahsedebilirim sizlere. Son günlerde dünyanın en gereksiz şeyleriyle nasıl savaştığımı da anlatabilirim dilerseniz. Her şeyin nasıl tek tek batmaya başladığını, umut denilen hissin ya çoğunda ya azında nasıl boğulduğumu ya da.
Koca koca adamlar, kadınlar karşısında kendimi nasıl küçücük, nasıl ufacık, nasıl minicik hissettiğimi de söyleyebilirim.
Her sabah yataktan "hadi bakalım bugün de tek başınasın yavrucum, bunu senden başka yapabilecek kimse yok o yüzden pes etmek de yok" diyerek kalksam da her gece yastığa başımı "ne için uğraşıyorsun aptal" diyerek koyduğumu da anlatabilirim.
Nasıl hissizleştirildiğimden, nasıl başkalaştırıldığımdan, nasıl kendim olmaktan çıkartılıp sıradanlaştırıldığımdan, aynaya bakarken acaba hala aynı insan mıyım diye şüphe ettiğimden...
Birkaç kelime verseniz içlerini tam anlamıyla doldurabileceğimden...
Aciz hissettiğimden,
yalnız hissettiğimden,
çaresiz hissettiğimden...
Ya da dilerseniz hiçbir şeyden. Tümüyle gurur duyduğum etrafımdakilerden...

Yine de "everyday i wake up i choose love, i choose light" diyen bu kızın ağzını burnunu kırmadan rahatlayacağımı sanmıyorum. Ama hayatım böyledir benim. En büyük ironiyi alıp tavana asar altına yatar gülümseyerek izlerim, sonra da ışığı söndürüp çıkar giderim.

Haziran 02, 2010

"perchè questo dolore è amore per te"

koca salonda tek başımayım. bütün koltuklar benim. bir uçtan diğerine gerdiğiniz bu koca perde, aslında o da benim. peki ya üzerindeki yüzler, eller, arabalar, elbiseler, evler, kollar, bacaklar... onlar da ve dahası! hatta müziği de, hepsi benim.

daha önce kendimi hiç böylesi anlatmayı denememiştim. bahçede bıraktığım izmarit diğerleriyle yan yana gelince öyle gergin ve huysuz ki, üzerindeki dudak izlerinden ve yarım kalmışlığından belli ki o da benim.

bütün hatıralarım, bütün yaşanmışlıklarım, bütün yaşanacaklarım, ellerim, gözlerim, dudaklarım, ellerim, kalbim, saçlarım, dövmelerim, ellerim, giysilerim, arkadaşlarım, ellerim, biriktirdiklerim, küpelerim, parfümlerim, sol elimdeki yüzüğüm, ellerim, ellerim. en çok da ellerim, biraz çektiklerim birazı da kelimelerim. bunların hepsi benim. gördüğün, duyduğun, hissettiğin her şey ben'im.
ve ben ya her şeyi bıraktım ya da her şeyi sırtladım
yalnızca sana geldim.
çünkü ben seninim.
çünkü ben -en az aynadaki akisin kadar- sen'im.

Haziran 01, 2010

o koluma dokundu, ben yanağını okşadım.
mutlu olduk.

Mayıs 21, 2010

Mayıs 03, 2010

tren garının üzerinden geçiyoruz. otobüste yan yanayız. o şarkı çalıyor, yeni keşfettiğim(iz) zamanlar. ağladığımda, kendince birkaç neden sıralıyorsun. hiçbiri gerçek değil. yine de kılıf olarak çok uygunlar aslında. hep kılıfları doldurarak yaşamak, yormadı mı hala?
ne zamanını hatırlıyorum yaşananların, ne adlarını insanların. kelimeleri unutmadığımdan bahsediliyor bazen, onlara güvenip zorluyorum ama gelmiyor cümleler saklandıkları yerlerden. gelmesinler de zaten, unutulsun geçmişte kaldığı için unutulacaksa yaşanan her an. hissettirdikleri ya da hayal meyal hatırlanmaları da yeter zaman zaman.

ve siz, öyle güzelsiniz ki her anınızla, ne adınızı unutmak isterim bir gün ne de vücudunuzun herhangi bir ayrıntısını. madem ki kelimelerdir, hislerdir, olaylardır bana yaşananlardan arta kalan, o halde belki de bu yüzdendir bu denli fotoğraf çekmem, anlık görüntüleri kaydetme çabam.

Nisan 04, 2010

"The reason I forgive you is because you are not perfect.
You are imperfect, and so am I."

Nisan 02, 2010

sia'nın yeni albümü we are born kadar tatlı şeyler yazacağım, önce birazcık daha yüklensin ama anlaştık mı?

Mart 30, 2010

bugünlerde olmuyor. ne ellerim devriliyor ne cümlelerim evriliyor. öyle bir durma hali ki, nasıl tekrar ittireceğimi bilmiyorum. ben sana güzellikler diyorum, bahar diyorum, güneş açıyorum; sen dudaklarında belli belirsiz bir şarkı mırıldanıp ellerini gözlerine siper ediyorsun.
belki de uzun zamandır kedi görmediğim içindir.

Mart 27, 2010

selam sevgili okuyucu, naber? iki tek atıp temizlenelim mi?

Mart 24, 2010

Madem bugüne böyle güzel bir maille başladım o halde bir istisna yapıp her zaman yazılanların aksine küçücük ama kocaman bir teşekkür yazabilirim buraya. Çünkü onlar inançları ve bağlılıkları yüzünden en büyük teşekkürü hak ediyorlar.
Bunlardan birisi mesaj yollayan arkadaşın, diğeri sensin takvim değiştirip tekrar başlayan... İyi ki geri geldin, benim gibi.
Bir de entelektüel sohbetlerimizle -canım benim- birbirimizi büyüleyip bardakları tokuşturduğumuz, mısırları hep benim yememe izin veren var ki...
Öncelikle sadece üçünüze, sonra bilmediğim hepinize çok çok çok teşekkürler.

Mart 21, 2010

kaç pazarı senle geçirdim, kaç pazar sensiz geçti... durup bunları saymak istiyorum mesela. o denli büyük bir akılımı yitirmişlik hissi. odamın kapısını hiç açmasam aslında. arkasına bütün hatıralarımı yığsam, ki bir kısmını artık daha fazla taşıyamayacağım için doğum günümde çöpe attım. doğum günlerinde hatıraları çöpe atmak... dışarıdan baktığında o kadar "oldurulmuş" bir sahne gibi gözükse de hey! sen, içi kötü olan. ben bunu yaptım. neyse. şimdi hiçkimseye ve hiçbir şeye sinirlenmeme zamanı. tüm dünyayı oluruna bırakma... dünyayla bir derdim var fark etmeyen olduysa şayet şimdiye kadar bunu açık açık söylemem gerekiyor demektir. demek ki sen de benim kadar aptalsın sevgili farkında olmayan kişi. hiç üzülme. yalnız değiliz, bizden daha akıllılarla bir arada yaşıyoruz. tek eksiği zihnimizde zannediyorlar oysa ki eksikliğin en büyüğünü kalbimizde hissettiğimizden mütevellit, bakidir aptal halet-i ruhiyemiz ve mevcudiyetimiz.

şimdi durup desem: öyle güzel kahvaltılarımız oldu ki. farklı desenlerdeki çarşaf, yastık ve yorgan kılıfı öbeğinden sıyrıldıktan sonra, hep birimiz gitti un tradition sésame alıp geldi. evde kalan diğeri o sırada sobanın üstündeki masaya, boyası biz kullana kullana kabaran, yer yer soyulan, her anımıza evdeki diğer tüm eşyalar gibi şahit o dört ayaklı kapaksızlığından kutu demeye dilimin varmadığı masaya bir bir sevdiklerimizi getirdi, bıraktı. masada iki tabak, iki çatal. evde iki sandalye. birinde sen birinde ben. bazı zamanlar birinde ikimiz birden...

sessiz anlar. hiç sevmiyorum öylesini. yatağın içindeyim, dışarıda önce sen, sonra oda, sonra şehir. kulağımdan içeri geliyorlar. yorgan yetmiyor -ki duyuyorum. duymamayı tercih etmeye çalıştığım anlar. gereksizce uyuyorum. içimde çıt çıkmıyor. herkes köşeleri kapmış ne yapılacak acaba diye birbirine bakıyor. pişmanlık, çaresizlik, acınma isteği, sevilme isteği, dokunma/dokunulma isteği. en içte, öylesine büyük ki. insanlığımdan öleceğim. aslında büyük fırtınalar. dışımda her şey süt liman. dudaklarım kenetlenmiş gibi. içimde çıt yok. dışımda çıt yok. ah! bir "çıt" etsem, bütün büyü bozulacak sanki, bize bir vakit daha verecekler, ah bir "çıt" etsem bütün gerekliliklerden kurtulup senin olacağım sanki.
bu dünyada biriyle olmaktan daha güzel bir şey varsa şayet o da onun da sizinle olmasıdır herhalde.

kafam çok dolu olduğunda yapamıyorum. savaş anlarında sus pus olan veletler, eksiklik anlarında hep ortalıkta koşturuyorlar. beynimin içinde kırk tilki, kuyruğu birbirine değmeden dolaşıyorlar. sağa dönsem aynı sensizlik, sola dönsem bi'şey değişmiyor...
hani yapmayayım diyorum, bahsetmeyeyim diyorum sevgilim ama, burada günler senin adınla başlayıp senin adınla bitiyor...

Mart 18, 2010

dünyayı, dünyada dönen olayları ve en önemlisi içinde yaşadığı kaba böylesi zarar veren insanları anladığım zaman öyle büyük bir aydınlanma yaşayacağım ki, aydınlıktan öleceğim herhalde.
mutluluğunun kıymetini bilmeyen insanlar sürüsü, ağzınızı hem hiddetle hem de sakinlikle -ikisi bir arada nasıl barınacak bilmesem de- ayıptır söylemesi kırmak istiyorum.
en nefret ettiğim ve tiksindiğim yanınız da -ki hepinizde garip bir şekilde ortaktır bu- "aa canım n'oldu ki n'aptım ki ben şimdi?" şaşkınlığınız ve asla tutmayacağınızı ezberlettiğiniz halde utanmadan defalarca aynı sözleri verebilme aptallığınız.
bari size değer verenlerin hayatından çalmayıp varsa kendiniz gibilerin toplandığı bir komunite, gidip orada mutlu mesut yaşayınız. yeter ki size benzemeyen -ki "hassaslar topluluğu" diyebiliriz onlara rahatça- insanları rahat bırakınız.

Mart 16, 2010

hayatta bazı anlar olur asla dönülmek istenmeyen, içinde sonsuza kadar yaşanılmak istenenlerin aksine.
bazı kişiler olur bir de yüzünü bir daha asla görmek istemediğiniz, sonsuza kadar ayna misali bakmak istediklerinizin tersine.

sadece birkaç hafta sonra, birkaç bilet sonra, yine özlediğim her şeyin hayatımın ortasına yerleşecek olması ne kadar güzel diye sorarsanız şayet, ne ben cevap verebilirim ne de siz anlayabilirsiniz.
ben size muzu ne kadar sevdiğimi anlattıkça, siz elmayı neden sevmediğime takılırsanız bu iş cidden olmaz.
şimdi ortak noktada buluştuysak, bütün planları yapıp karnımızı da doyurduysak, evden çıkmadan önce dişlerimizi fırçalamaya gidiyoruz biz. geceleri de üşüyen dilimize kazak giydiriyormuşuz zaten. öyle bir sevgi hali ki neresinden tutsam daha da büyüdüğünü/büyüdüğümü hissediyorum.
oluyor mu öyle?

Mart 13, 2010

şimdi burada olsan gözlerinin içine bakıp seni ne kadar çok sevdiğimi söylerdim. burada değilsin ve ben sadece ağlamak istiyorum.

Mart 10, 2010

öyle tatlı bir hayat ki her sabah dışarı çıkıp gökyüzüne bakıp teşekkür ediyorum. insanın sahip olduklarının farkında olması ve sahip olamadıkları için üzülmeyi kenara bırakması ne güzel bir şeymiş meğer...

Şubat 22, 2010

biliyorum ve inanıyorum ki her şeyin daha temiz, masum ve basit olduğu zamanlar vardı.
daha sonra insanlar doyumsuzluk ve yalanla tanıştı. her şeyin dengesi değişti, ilişkiler çürümeye, kopmaya başladı, bozuldu.
belki kaos da tam böyle bir şeydir.
dünyanın eskisine oranla daha hızlı yok olduğu bir ortamda, yaşadığı dünyayı yok edebilecek denli kör, cahil ve bencil insanlara güvenmek pek de akıl karı değildir.
yine de bir şey ya siyahtır ya da beyaz.
bu noktada size ait olan tek şey seçimlerinizdir.

sahi insan denilen aç varlık neyle yaşar? neyle beslenir? neyle yetinir?

Şubat 19, 2010

insanın hayatında bazı isimler olur, ne kadar duymak istemese de sürekli karşısına çıkar. en yakın arkadaşlarının o isimde biriyle ilgili anlatacak hatıraları olur, onların sevgililerinin eski sevgililerinin ismi mutlaka bu olur, yeni sınıfında mutlaka o isme sahip bir kişi olur ve arkadaş olmak zorunda kalırsınız gibi gibi...
hayatımdaki bu ismin tüm dünya barışı adına yasaklanmasını diliyorum.

Şubat 17, 2010

Şubat 16, 2010

when you gonna come home?
i just gotta know
when you gonna come home?
i never know when you'll return.
i'm in love with a robot

cümleleri ile beni benden alan canım röyksopp şarkısından sonra başıma gelendir: ön iki dişi sivri ve keskin hatlarla bitmek yerine yuvarlak olanlar var ya, canımsınız. hep de öyle kalacaksınız.

Şubat 13, 2010

Did you say it?
"I love you. I don't ever want to live without you. You changed my life."

Did you say it?

Make a plan.
Set a goal. Work toward it, because this is it.

It might all be gone tomorrow.



Bunun farkına vararak yaşadığımdan beri hissettiğim her şeyin boyutu, türü değişti aslında. Benim gibi büyüdü sanki bütün duygularım.
Hayat biraz da böyle bir şey sanırım, hem içinin hem dışının birbirine değmeden büyüdüğü...

Şubat 12, 2010

kafamın içinde dönüp duran, odamın duvarları arasında çalıp duran çok sevdiğim şarkının sözlerini internette bulamadığımda nasıl çaresiz hissediyorsam kendimi, o kadar çaresiz hissediyorum şu an.

it's right here.

Şubat 10, 2010

ki ben size dünyanın en mükemmel sevgilisiyle, dünyanın en güzel şehrinde hayatımın en güzel günlerini geçirdim desem, hadi canım abartma diyebilirsiniz.
bu yüzden ne ben bu cümleyi -size- kuruyorum ne de siz bana böyle bir cevap veriyorsunuz, anlaştık mı?