Eylül 04, 2009

ister alışkanlık densin, ister yoksunluk... kelimelerin anlamlarına baktığımda ruh halimi "özlemek"ten daha iyi anlatan bir başkasına rastlayamadım henüz.

"özlemek: Bir kimseyi veya bir şeyi görmeyi, kavuşmayı istemek, göreceği gelmek..."

içinde kavuşmak geçen bir cümle özneleri ancak sen ve ben olduğumuzda daha da anlamlı...

Ağustos 30, 2009

Ağustos 28, 2009

gözyaşımı tutarken, çenemi tutarken, kendimi tutarken ki dağılmaya bu kadar da yakınken... tek parça kalmaya çalışmak yeterince zorken...
lütfen.

yine de ileriye dönük not olarak belirtmeden geçemeyeceğim yegane cümledir:

"someone call the ambulance"

Ağustos 25, 2009

"I've been waiting for you all of my life" dediğinde "why don't you let me love you" diyorum ve gülümsüyorum.
İkimizin de çocukluğuna ait olan bu şarkının sözlerini kendi sevgimiz için kullanıyor olmamız gülümsetiyor beni çünkü.
Sanki hep berabermişiz gibi...
Aynı eşikte olmak böyle bir "yaşa-n-mışlık" hissi katıyor sanırım. Yine de emin olana kadar geriye kalanları kendime saklayacağım.

Bu arada Duman öldü mü?

Ağustos 19, 2009

"üzgünüm, üzgünüm" diye tekrarladı adam.
"hayır" dedi diğeri.
"hayır, yapma!"

Ağustos 17, 2009

insanlar hep "o an"da sahip olmadıklarını isterler dediğinde ne kadar haklıymış meğer...

Ağustos 16, 2009

Ağustos 12, 2009

kendine güvenince insan gerisi çorap söküğü gibi geliyor gerçekten. ve sonuç -her zaman olmasa da genellikle- muazzam güzellikte oluyor.

"ben bugün sevgilime brownie yaptım."

Ağustos 10, 2009

işte tam da bu noktada kelimeler biter. sonra bir şarkı başlar, göz bu elbet -bir anlığına bile olsa- kapanır. açıldığında sonsuz bir beyaz ve ona eşlik eden düşme hissi.

anlamlandıramıyorum.

Ağustos 06, 2009

Nereye ait olduğumu hiçbir zaman bilmediğim hayatımda belki de ilk defa bu kadar şiddetle eve dönmek istemiyorum. Sanırım ben şu an sadece buradan kalkacak uçağa binip onunla "evimize" gitmek istiyorum.

Temmuz 28, 2009

"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" yazıyor kitabın arka kapağında. Hayatımın en mutlu anlarını yaşıyorum ve bunu biliyorum. Yanımdaki kitapla aramızdaki tek fark bu sanırım.

Temmuz 22, 2009

minik ve puci'yi aynı cümlede geçiriyorum:

minik ve puci çok mutlular, çok huzurlular ancak istanbul'da kalmak istediklerinden emin değiller. özellikle istiklal'de güpegündüz kalbinden bıçaklanarak öldürülen adam yüzünden puci çok huysuz. bir de minik'i evde bırakıp işe gitmek istemiyor. hep yan yana dursunlar istiyor. canım benim.

Temmuz 19, 2009

minik, puci ve istanbul'un aynı cümlede geçmesini istiyorum.
minik ve puci istanbul'da çok mutlular, gibi mesela.

Temmuz 17, 2009

İçimdeki korkuların tümünden 7 tane stephen king romanı çıkar, yine de "fairytale" tadında yaşıyorum.

Temmuz 14, 2009

"here i am, hopeful again
i can’t say when
i wasn’t this way

don’t need to worry about me

that’s what i say
it’s not what i mean
that’s what i say
it’s not what i mean"

Temmuz 12, 2009

Temmuz 10, 2009

Temmuz 08, 2009

"they share a heart and lots of love"

cümlesini okumam bugün başıma gelen en güzel olaydır.
Ç kişisi der ki: Daha 20 saniye var, uf çok sıkıcı!
P kişisi der ki: Ya sus, daha 10 gün var ona bakarsan...

Temmuz 05, 2009



onu alıp oraya koyunca, bunu alıp şuraya koyunca odada yer açılıyor. biz yaşarız ki. ayrıca evet yasemori çok tatlı gülümsüyor. konser olsa da minik adımlarla gitsek.

Temmuz 04, 2009

karaköy vapur iskelesinde hayatımla ilgili kararları almanın eşiğine gelip sonunda yaşımı -artık- yeterli bulup kararları aldım. şimdi bu aldıklarımı nereye koyacağımı biri bana söyleyebilir mi? teşekkürler, ben de aynen öyle düşünmüştüm.

Temmuz 01, 2009

sana anbean aşık olmak dünyanın tüm sevdiğim şarkılarını aynı anda dinlemek gibi...

Haziran 29, 2009

Öyle güzel bir İstanbul günü ki, insanın kıvrılıp mırıldanası geliyor. Ayrıca büyüyünce hayalci olmaya karar verdim. Evet biraz fazla romantiğim.
Kelimelerin ilk anlamlarıyla vakit kaybeden insanlarla uğraşmaktan ne denli yorulmuşum meğer...

Haziran 25, 2009

festivaller gelir festivaller geçer ama fotoğraflar sonsuza dek kalır...




"mesela" ile "ya da" arasındaki yedi farkı bulmaya yoğunlaştığım şu günlerde, İstanbul'un bu denli sıcak olması canımı sıkmıyor diyemem.

Haziran 23, 2009

bazen an'ları en güzel kelimeler anlatır bazen de sadece fotoğraflar...



yaşadıklarımdan nefret ettiğim bir "an"da uzaklaştığım bu yere, yaşadıklarımdan duyduğum huzuru borçlu olduğum tek kişiye ithafen, dönüyorum.
hoş bulmak gibi bir derdim yok, sıkıntı olmasın yeter.

Mart 27, 2009

bazen sanki hayatınızın belli bölümlerini anlatmışsınız da onlar sizin yerinize yazmışlar, söylemişler gibi hissedersiniz. şarkılarında, şiirlerinde ya da yazılarında kelimeye dönüştüremediklerinizi gördüğünüzde ürkersiniz. yalnız olmadığınız hissi kendinize getirmeye yetmese de yine de -artık- yalnız olmadığınızı bilirsiniz.
benim için bunu yapabilen çok çok az insan var bu yüzden bozulmuş plak gibi aynı cümleleri dinliyorum o çok sevdiğim seslerden. ve hayır söyleneni hiçbir zaman yapmayacağım, kulaklarımı ya da gözlerimi asla mahrum bırakmayacağım bu denli sevdiğim şeylerden.

"you touched my hand
i felt a force
you called it dark
but now i'm not so sure"

Mart 26, 2009

gerisini isteyen istediği gibi tamamlamakta elbette ki özgür.

Mart 23, 2009

bir gün ben de bize açtığın bu yolda güle oynaya yürüyerek sana geleceğim. o zamana kadar özlediğin oğlunu kucakla, kokusunu içine çek hatta ki hiç gidemesin. ben geldiğimde sarılıp uyuyacağız üzerimizde gökyüzü, üzerimizde bu dünyada sevmediğimiz şeylerin o kirli, adi ve ucuz örtüsü...

ayaklarımın altındaki toprak sensin,
vücudunun karıştığı her şeyi gözlerimi kapayıp öpüyorum
içimde "ben, ben, ben" diye haykıran aslında senin sesin
bileklerime dolanan gözlerin, bırakıp gidemiyorum

~

S. seni sevdikçe aslında tanrı'yı küçültüyorum
yine de bundan vazgeçmeyeceğim, söz veriyorum.
bulutları seviyorum.

Mart 20, 2009

Sen gördüğüm en güzel rüyaydın ve ben artık uyandım.

Mart 18, 2009

"işte tam burası" derdim eskiden, öperdin ve geçerdi.
dün, bugün ve yarın. biliyorum, biliyorum, biliyorum... yarın; yarım.
işte tam burası... işte, tam burası!

bazen tamam çok daha anlamlıdır diğer kelimelerden ve hayatın tam da kendisidir zaman zaman insanı delirten.

Mart 01, 2009

"i have your photographs.
and the sun on your face
i'm freezing that frame..."

Şubat 28, 2009

çok az kaldı.

"çok" ve "az" arasındaki mükemmel uyum.

Şubat 27, 2009

Bana bir ayna verip çekilebilirsiniz, gerisini ben hallederim.

Şubat 26, 2009

Yürüyen merdivende yürüyen insanlardan hoşlanmıyor olsam da hiç uyumadığım gecelerin sabahında, buz gibi havada, sigara içerken yaşadığım aydınlanmalara adeta tapıyorum. Fark ettim ki en güzel cümleleri hep bu sabahlarda aklımdan geçirip sonrasında unutuyorum. Unuttuklarımı hatırlayabilmek için hatırladıklarımı unutmam mı gerekiyor, bir bilsem.
B-12 eksikliği, e zor tabii.

Şubat 25, 2009

Sezen Aksu, rakı, sigara, canın yanında.
Peki başka?
Bu kadar işte, çünkü artık ağzına kadar doldu kota.
Yine de...

"yok olmak zamanı şimdi."

Şubat 24, 2009

Şubat 22, 2009

"Dikiş atılması gerekebilir."

21.2.9

Şubat 20, 2009

O elmayı ısırabilecek kadar aptal olduğun için senden nefret ediyorum Pamuk Prenses!

Şubat 19, 2009

birkaç şarkının, birkaç cümlesini unutmamak için buraya not alayım diyordum. sonra vazgeçtim.

ne gerek var?
Uyudukça uyuşuyorum, uyuştukça uyuyorum. Her gece güneş doğana kadar yatağımda kendimi parçalara ayırıyorum. Bu parmaklarla olmaz, bu eli zaten hiç sevmemiştim, burnum kalabilir ama kulaklarımdan memnun değilim diye diye bedenimi söküyorum. Uyandığımda gözlerinin önünde paramparçayım, yataktan kalkabilmem için toplanmam lazım. Ayırdığım her parçayı tekrar yerine takmaya çalışıyorum. Ellerim titriyor, toplanamayacağım diye korkuyorum, heyecanlandıkça tekrar dağılıyorum, tekrar tekrar tekrar p a r ç a l a n ı y o r u m. Bazen vazgeçip uyumaya devam ediyorum. Ama gözlerim yerine parmaklarımın ıslanması komik oluyor bu yüzden yine hepsini yerine yerleştiriyorum. Vücudum eskisi gibi görünüyor. Her şey yolunda. Evet şimdi bir bütünüm, ayağa kalkıp güne başlayabilirim diyorum. Saate bakıyorum. Gün ben yatağımdayken çoktan bitmiş. Ne desem bilmiyorum... Kendimi o güvenli kollara bırakıyorum. En azından uyurken ağlayamıyorum.

"i was here
i was here."

Şubat 18, 2009

Kahve makinesinin tuşuna basıp "yumuşak içimli" filtre kahvemin olmasını bekliyorum. Çünkü sabaha kadar -yine- uyumadım ve h i ç b i r ş e y yemedim. Bu yüzden sert olanı değil diğerini seçtim. Vücudumun kahve dışında pek çok şeye ihtiyacı olduğuna eminim. Yine de lütfen biri gözümün önünden geçenleri kaydediyor olsun.
Mermer soğuk, mutfak soğuk, duvarlar soğuk. Sen de hep kahve içerdin. Bir de çok çok çok sigara. Sonra öksürüklerin başladı. Sonra kavgalarımız başladı. Sonra duvarlar yıkıldı, her şey açığa çıktı. "Sis ışığa" mı "sis açığa" mı diye konuşmuştuk bir başkasıyla.
O sabah, oraya gittiğimiz tek sabah, gözlerinde gördüğüm, gözlerimde gördüğün. Yanılıyor olamazdım. Yanılıyor olmamalıydım. Yanılmıştım.
Biliyorsun huzurdan başka bir şey istemem ben. Gittiğinden beri -ne senin yüzünden ne de bir başkasının yüzünden- aradığım şeyi çok da bulamıyorum. Garip bir şekilde bu sabah anlatmak istedim bunları sana. Sabahın 07.07'si olmuş. Biliyorsun 7'yi çok severim.
Ellerin temizdi. Ellerin beyazdı. Ellerin karla ovulmuş kadar çatlaktı. Zaman zaman kanardı. Ellerine üzülürdüm. Ellerine ağlardım. Ellerine dokunmadım. Ellerine dokunamazdım.
Artık her şey yeşil. Artık hiçbir şey yeşil değil. Biliyorsun yeşili çok severim.
Sen beni bilirsin ben seni bilirim ve bu yeter sanmıştık. Her şey değişiyor dünyada. Virgülü beklerdik ama noktaya hiç inanmamıştık.

O sabah, oraya gittiğimiz tek sabah, ellerin beyazdı, gözlerin beyazdı, saçların beyazdı, sen beyazdın ve ben beyazdım.
Bu sabah, burada tek başıma oturup bunları yazdığım bu tek sabahta, ellerim beyaz, yüzüm beyaz, sen...
Benim için bir renk seç şimdi, üçe kadar sayacağım aynı anda söyleyelim. Eğer tutturabilirsek hep hayalini kurduğumuz şeyi yapalım. Terk edelim...


not: dünyanın en güzel lastfmarşivine sahip olduğumu daha önce söylemiş miydim?
not 2: hep hayalini kurduğumuz şeyin "terk etmek" değil "..." olduğunu ben de biliyorum, ama onu buraya yazamazdım. zaten bunları yazdığım için bile yeterince şaşkınım. sanırım tanışmamızın bilmemkaçıncıgündönümü yaklaştı ya da yakın bir zamanda geçti. sahi kaç yıl oldu? hesaplasam ya bir. neyse iyi ol. bu da aylar sonra senden bahsettiğim tek yazı olsun o halde.

Şubat 13, 2009

çok sigara, çok muhabbet, alkol.
sen, yoksun, yok musun?
uyku.

3 eylül 2007'deki o soru kafamda dönüp dönüp duruyor. anlatamıyorum. sen fark etmiyorsun ama ben sürekli yutkunuyorum.
neyse.

Şubat 10, 2009



bulut olduk.
ben düşüyordum, "sen" tuttun.
minnetimi anlatacak kelimem kalmadı...
şimdi hepimiz sezen aksu - pişman olduğun zaman adlı şarkıyı açıp bir kez dinliyoruz. sonra da susmaya devam ediyoruz. iyi ki ne kadar acıdığını tartışmaya kalkmayacak kadar sınırlarımıza saygı duyuyoruz.

Şubat 09, 2009

"sözler geri dönmez
geri dönmez bakışlar
kuşlar geri uçmaz
geri konmaz aşklar."
körüm, sağırım, dilsizim.

sunday afternoon / "leave or stay"
leave?
ona da peki.

Şubat 08, 2009

"sen de mi? aklıma sığmıyor, sen de mi?"

bazen hepimiz susarız. soruların hepsi dilimizin ucuna kadar gelir, yutarız. öncesini tuzlar sonrasını da limonlarız hatta.
aklıma sığmayan her şeyi bir kenara bırakabilsem ya da birazcık uyuyabilsem keşke. gözümü kapatıyorum soru işaretleri gözümü açıyorum soru işaretleri...
beni alıp bir yere bıraktılar, neresi olduğunu bilmiyorum, tek başımayım ve korkuyorum.
teşekkür ederim.
madem susacağız, hepimiz susalım "bu sefer" ki bir anlamı olsun.
birikiüç"tıp"ozaman.

Şubat 07, 2009

şimdi benim bir sürü bir sürü bir sürü cümlem var,
ama...

Şubat 04, 2009

"cennetin göbeğindeyim" dediğinde sen, kudra, ne güzel diye geçirmiştim içimden.
ne güzel diye geçirebilirsin şimdi sen de içinden.

öyle bir huzur ki hangi harfe dokunsam ellerim adını yazıyor.
çıt sesi.

Şubat 02, 2009

minik bir oyundu bu. o şarkı ile başlayan... sesi sonuna kadar açtım, başımı öne eğdim. birkaç omuz yedim, hayır hiçbirine pardon demedim. ben, dün, daha fazla sana ait olmayan yüz görmek istemedim. bir şarkı boyunca adım atan ayaklarımı izledim. bir arabanın farlarıyla irkilip kenara geçtim. merdivenlerin başladığı yere geldim, her merdivende içimden adını söyledim. şarkı bitti, gözlerimi yukarı kaldırdım, karşımda olacaksın sanmıştım, yanılmışım, seni yine göremedim.

gözlerimin ardında senden başka h i ç b i r ş e y yok.


"if only you
if only now" - buruk bir gülümseme. başka bir şarkı sadece.
O şarkıyı açıp saatlerce gözlerine bakıyorum, sen beni görmüyorsun.


"birdenbire
yenilenir hayat
beklemeden birdenbire
yağmur yağar
güneş açar
açar birdenbire
aşk gelir alıp gider
alıp gider seni
güneş açar
açar birdenbire"
- bu da başka bir şarkıdan, zaten biliyorsun.

Ocak 30, 2009

yutkunurken acıyor, hayatımda olanlar bu aralar çok batıyor.

Ocak 29, 2009

yutkunamadıklarım, anlatamadıklarım, dokunamadıklarım ve uzaklaşamadıklarım...
oysa ben o kadar yorgunum ki bulduğum ilk huzurun koynunda yüz yıllık uykulara dalıyorum, uyanıp seni öpüyorum uyumadan ellerine dokunuyorum.
ilk defa kağıtların dili olsa da konuşsa diyorum, duyacaklarıma katlanamayacağımdan yüzünün olmadığı fotoğrafını elimden düşürmüyorum.
ellerimde bir kağıt, gerisi öyle işte...

unutmadan;
"you're a tragedy starting to happen"

Ocak 16, 2009

bir gün hepsi bitecek ve biz daha aydınlık hatta belki de gülümseyen gözlerle bakmaya başlayacağız.
ama önce atlamamız gereken eşiklerden uykugetirenkoyunlar misali teker teker atlayıp hatta yer yer yalpalayıp çamura bulanıp tekrar tekrar tekrar kalkıp bitiş çizgisine ulaşmalıyız.

Aralık 22, 2008

yürüyen merdivende yürüyen insanlardan hoşlanmıyorum.

Aralık 20, 2008

Hepinizden çok sıkıldım ancak bunun için üzülmüyorum, yazıyordu defterin son sayfasında.

Aralık 18, 2008

Nefret edemeyecek kadar aciz durumdaydı. Elinde sadece acı vardı, her geçen gün daha da büyüyen ve onu da içine alan saf halde acı.
Başını gökyüzüne kaldırdı, bir bulut seçti, üzerine uzandı.

Aralık 12, 2008

"zira aşk, nasıl sizi taçlandırırsa öyle de sizi çarmıha gerecektir. nasıl serpilmeniz içinse öyle de budanmanız içindir."

Aralık 10, 2008

"gerçeklerin içine, en derinine girmeye çalıştım. gerçekler, üzerine fazla giderseniz kendiliğinden masala dönüşüyorlar."
m.s

bazen bazı şeyleri başka başka insanlar tamamen doğru kelimeleri seçip yine tamamen doğru sıraya yerleştirip söylüyorlar, hayat benim için son zamanlarda söylenmiş bu cümleleri bulup "cuk" sesini duymakla geçiyor.
zaten her şey bir gün mutlaka geçiyor.
biriktirdiklerimi doğurmaya kalktığımda çok acıyorlar bu yüzden hepsi birer birer içimde ölüyorlar.
kendi kendimi zehirlemekte üzerime yoktur ve cümlenin sonuna konan nokta "." aslında pek çok kelimeden daha ağırdır. ağrıtır.

Aralık 07, 2008

Kasım 16, 2008

Her gece kendime sarılarak uyumak, kimsenin yüzünün bana dönmemesiyle yüzleşmek ve bu gerçeğe artık alışmak...
Bir yerlerimden kırılıp duruyorum da oraları tekrar neyle, nasıl yapıştıracağım, bıraktığım yerden hayata nasıl devam edeceğim bilmiyorum...
Aslında hiç var olmadım, bu yüzden yok olmayacağım...
O halde neden bu kadar bulanık ve nereye gizlendi tam da şu anda ihtiyacım olan aydınlık?

Lütfen...

Kasım 14, 2008

Ben küçükken dünya bu kadar büyük değildi.

Ya ben küçülüyorum tekrar ya da her şey o kadar hızlı büyüyor ki karşı koyamıyorum, ufalıyorum. Bu şekilde devam ederse şayet tahtadan silinen tebeşir noktası gibi olacağım, tozum bile kalmayacak, korkuyorum.

Kasım 10, 2008

"akıllı düşman, aptal dosttan iyidir."

Ekim 24, 2008

"..."

ve sonsuza kadar mutlu yaşadı(lar).

Ekim 14, 2008

Çok şiddetli bir çarpışmaydı. İçindekilerin hepsi parçalanarak döküldü. Sırt üstü yatıyordu. Kullanmamın yasak olduğu kelimeler vardı. Hepsi birer birer öldü.

Çok, şiddetli, bir/tek, çarpışmay'-dı.
İçin(m)dekilerin hepsi parça-lanarak dö(kü)ldü.
Sırtüstüyatıyordubunuonayapamazdımbunuonayapmadım.
Kullanmanın yasak olduğu kelimeler vardı, baskı vardı, basınç vardı, sindirme vardı, direnç yoktu.
Hepsi bir'er bir'er öl,dü.
Koşmamgerekiyordukoşamadım.
Bağırmamgerekiyordubağıramadım.
Ağlamamgerekiyorduağlayamadım.

Sadece ve sadece bir kabustan uyandım, birkaç hayattan birden uyandım. Bir...den, uyandım.

Ekim 13, 2008

Ekim 12, 2008

Ekim 08, 2008

Ekim 07, 2008

"Hiçliğe, hiç bu kadar yakın olmamıştım" derken kullandığım 'hiç' ironi midir? Değilse nedir?

Ekim 05, 2008

Böyle demek istemezdim ama, mide bulandıracak kadar berbat. Tüm keşkelerim "iyi ki"lere dönüyor zamanın getirdikleri yüzünden.
Zaman zaman.
Zaman, zaman, zaman...

Eylül 29, 2008

Bir sahne kalmış aklımda.

Biri gidiyordu, biri o gittiği için neredeyse ölecek gibi ağlıyordu, diğerleri "başka" şeylerle meşguldü.

O tonu duyduğumda gidiyor muydum, ölecek gibi ağlıyor muydum bilmiyorum ama "başka" şeylerle meşgul değildim bunu biliyorum. Sonrasında "cevap yok"u da biliyorum. Saatler sonra gelen komik üç kelimeyi de biliyorum. Sonrasındaki teknolojik soğukluğu da biliyorum.
Ben zaten her şeyi biliyorum ama hep susuyorum.


"Bileğini çevreleyen renkleri teker teker özenle sıyırdı. Sağ elinde parıldayan jilete gülümseyip yıllar öncesini hatırladı. Eskisi kadar yalnız değildi artık, hatıraları odasında, yanındaydı. Jilet ete saplandı, kanadı, kanadı, kanadı...
Artık gömleğimde kan lekeleri vardı."

Eylül 28, 2008

Bazı şeyler görülerek kırılırken bazıları fark ettirmiyor bile.
Çıt diye kırılıp kırıldığı yerden devam ediyor yoluna.
"Zor günler bir gün mutlaka geldiği gibi gider"
Döne dolaşa kendime...

Eylül 26, 2008

Şehir ve sonbahar, yağmur ve rüzgar, esmer şeker ve yeşil çay, battaniye ve çoraplar, Tori Amos ve kitaplar...
Hayatla önümde hep arka arkaya dizilmiş kalın kalın camlar...

Hiçbir yerdeyim artık, her şeyimle. Dağılan tüm parçaları topladım da, keşke "..."lar da olmasaydı. O halde yazının tam da burasına, koskocaman bir 'neyse'.

Eylül 22, 2008

Oraya kadar gittim.
Belki de sınırım buydu, ayaklarım yağmura uydu.
Dedim ya oraya kadar gittim, orada değildin.

o halde "don't panic"

Eylül 18, 2008

Çok ince bir çizgide yürümek gibi. Çizginin inceliği yüzünden asla iki kişi olamıyorsun, canın ne kadar istese de yanına kimseyi alamıyorsun. Dengeni kaybedersin diye dönüp ardına bakamıyorsun. Ama biliyorsun. Çok ince bir çizgide yürüyorsun. Ve acıttıkça daha da gülümsüyorsun.
Sonbahar geldi. Beklediğim belki de tek şeydi.
Asıl şimdi başlıyoruz dökülmeye, zaten aylardır yaptığımız tek şey biriktirmekti...
Hadi bakalım.

Eylül 16, 2008

"Ölenler bildiğiniz gibi kalırken, yaşayanlar hep bir hayalet olarak gezinirler ortalıkta. Bir zamanlar çok sevmiş olduğunuz birinin hayaleti olarak. (...) Gençken hayatımızdan boşalan her şeyin yerine yenisini koyabiliriz sanırdık. Öyle olmuyor. Hayat boşala boşala azalıyor." syf 203


Son zamanlarda bana, "Nasılsın?" diye soranlara hep, "Bilmiyorum," diye yanıt veriyorum. "İyi mi, kötü mü olduğum hakkında hiçbir fikrim yok. Biri bana nasıl olduğumu söylemeli." syf 226


"Her insan, kendi olması karşılığında topluma bir bedel öder. Az ya da çok, ama mutlaka bir bedel. Kimse bedelsiz kendi olamaz.
Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır." syf 235


Bu paragraflara bakıp hazıra konduğumu düşünebilirsiniz ancak aynı duyguları farklı cümlelerle tekrarlamama gerek olduğunu sanmıyorum.
'Yüksek Topuklar' şaşırtıcı olabiliyor bazen gerçekten...

Eylül 14, 2008

Ben aynaya bakamadıktan sonra sen işaret parmağını suratıma doğrultup sallasan da ne değişir ki?
İzleri silemiyoruz.

"please be honest Mary Jane
are you happy
please don't censor your tears "

Hepimiz hayatımızda en az bir kez Mary Jane olmuşuzdur, kendimizi kandırmayalım şimdi.

Eylül 07, 2008

Yaşadıklarım öyle pamuk ipliği ki neresinden tutsam elimde kalıyor.
Ki insanoğlu bu, bir şey hissetmeyegörsün ardından gitmeden, gürültü patırtı kopartmadan rahat duramıyor.
Hele ki bahsettiğimiz 'insanoğlu' benim gibiyse, bunu sadece nadiren hissediyorsa... İşte o zaman kurtuluş yok, gidebileceği yere kadar gidiyor, biriktirebildiği kadar acıyı biriktirip ceplerine dolduruyor. Keşke hayal kırıklıklarımızı bir şeylerle takas edebiliyor olsaydık...
Yine de şarkıda da diyor ya "don't feel ashamed"
O halde "i don't feel ashamed" desem, kendim de inanır mıyım ki?

Eylül 04, 2008

şimdi ben gözlerimi kapatıyorum. hatta ellerimi de üstlerine koyup sıkıca bastırıyorum. içimden sonsuza kadar saymaya başlıyorum. böyle yaparsam bana değmeden geçip giderler sanıyorum ancak olmuyor yine de.
her yerimden çekiştirip sağıma soluma çarpıp duruyorlar, dengemi bozuyorlar ama düşüremiyorlar. hoş düşsem de kalkamayacak mıyım sanki bir daha...
neyse, gerçekten sadece huzur istiyorum. başka bir şey değil. daha çoğunu değil.
sadece ve sadece huzur.
rahat bırakabileceklerini sanmıyorum ama... yine de durum böyle...

hayat, gerçekten derdin/derdim ne?
barışacağımızı sanmıyorum.

"lost, myself again, and i feel unsafe"

Eylül 01, 2008

Ben elimle koymuş gibi buluyorum.
Yoksa siz, hâlâ?
...

Ağustos 28, 2008

"those girls that smile kindly then rip your life to pieces"

uymayan kelimeleri isteğiniz üzerine değiştirebilirsiniz ancak yarattığı etkiyi tartışmayalım bile.

Ağustos 23, 2008

Huzur depolanabilseydi eğer şu sıralar epey biriktirirdim.
Ama giderayak onunla da konuştuğumuz gibi şu hayatta güzel hiçbir şey depolanmıyor, bu yüzden aceleye getirmeye gerek yok öpüşmeleri, sevmeleri, sevişmeleri. Tadına vara vara, sakin sakin yaşamalı.
Ya da tüm basmakalıp gerçekleri elin tersiyle itip içten nasıl geliyorsa öyle davranmalı. Kolay kolay vazgeçemiyor insan tadına bir kez alıştı mı...


"handan, hamamdan geçtik,
gün ışığındaki hissemize razıydık;
saadetinden geçtik,
ümidine razıydık;
hiçbirini bulamadık;
kendimize hüzünler icadettik,
avunamadık;
yoksa biz...
biz bu dünyadan değil miydik?"

Ağustos 22, 2008

gelip gitmeler yasaklanmalı acilen.
aynı etkiyi yaratan şarkıları da yok etmeliyiz.
bunların tümünü hallettikten sonra hepimiz derin bir nefes alıp arkamıza yaslanabilir, saatin tik taklarına bakıp "zaman geçmek bilmiyor" yahu diyebiliriz.

Ağustos 16, 2008

Bazen sadece müzik anlatır söze gerek kalmaz.

inatla ghosts from the past...

ve bazıları geçmiş'imde bile yer alamıyorken...

en yeniye, en gelecek'ten gelmişe ghost muamelesi yapıp past ile sarmak sarmalamak, gitmesin diye sıkıca sarılmak ki
trenler kalkarken kulağı sağır edecek o sireni çalmaya devam ediyorlar hala.

hayatı eksik yaşamak bizim gibiler için kaçınılmaz olmalı, yoksa bu kadar karavana atış arada bir de olsa gideceğinden, biteceğinden emin olduğumuz nice ödüllerle taçlandırılmazdı.

öyle bir korkaklık hali ki tüm bedeninle uçmak isterken ayağını yerden çekememek...

Temmuz 30, 2008

Hayata dair söyleyeceğim yeni bir şeyim yoksa, hayata dair "yeni" beklentilerim yoksa ki çoğunluk umut diyor bunun adına, hayata dair gücüm yoksa, yorgunsam ve sıkılmışsam...
o halde ne önemi var?
gerçekten, ne kadar?

ya ben olduğum yerde kalmak için çok ısrar ediyorum ya da dünyanın geri kalanı çok hızlı hareket ediyor, yetişemiyorum.
film de değil ki sıkılınca durdurup istediğinde devam edesin. hayatımda en çok play/pause butonunun eksikliğini çekiyorum şu aralar. söylemenize gerek yok farkındayım hemen ötede "stop" var...

Temmuz 29, 2008

Temmuz 22, 2008

Her zaman iyi hissettiren yalnızlığım da dünyadaki diğer her şey gibi karşılık beklediğini belirtti. Yalnız olduğum için sunabileceğim hiçbir şeyim yoktu, giderken yarattığı boşluğa can sıkıntısını ekledi.

Bazen öyle anlar geliyor ki silik hissediyorum kendimi. Sanki etrafımdaki herkes sahip olduğu tonun en doygun noktasına ulaşmış da ben eksik kalmışım. Sanırım tam da bu yüzden saydamım. Yine de geçirgenliğimin de bir üst noktası olmalı. Zira içimden geçen her şey girerken de çıkarken de iz bırakıyor. O izleri görmezden gelerek yaşamaksa tahmin edebileceğiniz gibi ömrümden götürüyor.

Hiçkimseye ulaşamıyorum, hiçkimseye dokunamıyorum, hiçkimsede yaşayamıyorum. Sadece nefes alıp veriyorum,
alıp veriyorum.
alıp
...

Temmuz 21, 2008

Durduk yere bir şeyleri bir şeylere benzeterek anlattığımız, belki de böyle yaparak verdikleri acıyı azaltmaya çalıştığımız günler...

İlişkiler yara bandı gibiler.
Sen ve ben bantın yapışkanına tutunmuş saydam parçalardık. Biri geldi, önce seni çekti sonra beni. Bantla yarasını kapattı. Bizi bir daha birleşmemek üzere ayırdı. Kendini durdururken bizi kanattı.


Hiçbir şarkı sözü "you don't want me to know // time to leave me now, you've had your fun" kadar canımı acıtmamıştı.
Daha çok acıyoruz artık, daha çok ağlıyoruz, daha çok ölüyoruz sabahları uykumuzdan uyanırken. İnatla azaltamıyoruz ama içimizdeki ağrıyı. O ilk günkü yeni'liğiyle duruyor orada.
Bir şey değişirken hayatımızda, beraberinde her şeyi değiştiriyor. Önünde duramıyoruz, engelleyemiyoruz. Geçip giden yaza ayak uydurup sıcak kumlara uzanamıyor, kavrulmuş kum taneleriyle ruhumuzu dağlıyoruz. Sahi biz, verilenin ne kadarını yaşıyoruz?

Temmuz 19, 2008

Gül Kendine albümü kadar yumuşak ve özünde sert aslında yaşadıklarım. Yine de hayata gözlerimi hiç kapamadım. Bu sabır nereden geliyor bilmiyorum.
Öyle şeyler olurdu ki eskiden, ters köşeye yattığımdan emin olurdum.
Öyle şeyler oluyor ki şimdi, sırada ne var acaba bile diyemiyorum.
Hiç kıpırdamadan, nefes bile almadan olduğum yerde dursam, avuçlarımı sıkıp gözlerimi kapasam beni görmezden gelip oyun dışında bırakmazlar mı acaba?
Çünkü ne öne sürebileceğim sahipliklerim var artık ne de oynama isteğim.

Temmuz 17, 2008

Belki de durduğum yerle alakalıdır diye rahatlatıyorum kendimi. Çünkü dünya çok büyük ve ben gerçekten de çok küçüğüm.
Sarı çizginin ötesinde beklerken kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Ay ışığıyla parlayan gökyüzü çok uzakta denizle birleşiyor. Kaldırımda sabahki yağmurdan kalma su birikintileri. Kimsenin hayatında birikemedim. Uzun uzun düşününce ne kadar yürüdüğünün çok da önemi yok aslında. Çünkü yolun sonuna geldiğinde mutlaka düşüyorsun ve aynı anda iki işi yapmaktan aciz insan bedeninin mucizesi, düşerken düşünemiyorsun.

Hayatın her anında "lütfen sarı çizgiyi geçmeyiniz" gibi uyarılar yer alsa da kırılmadan yaşayabileceğime inanmıyorum.
Ve birikintiye düşen her yeni damla gibi diğerlerine karışıp sıradanlaşıyorum.

Beklenti ve gerçek arasında kurulan dengesiz arz talep ilişkisi ve hayat benim için bile bir zamanlar gerçekten çok güzeldi...

Temmuz 16, 2008

Uykuya dalmadan önce düşünülen son şey...

Baskısı tekrarlanmayacak kitapların yazgısıyla özdeş kaderim. Kapağımda yer yer solmuş kahve lekelerim, sigara kokusu sinmiş harflerim, benliğim ve bazı sayfaları kopup parçalanmış, güneşle hırpalanmış sayfalarım, cildim, cümlelerim. Yıllardır beni arayan koleksiyoncuya kavuşana dek sahafın raflarında oradan oraya savrulup, arada sırada yaşadığım bu gel gitlerle birikmiş tozlarımdan kurtulup bekleyeceğim.

Temmuz 14, 2008

Her şey sırayla demişler.
Önce annem arayıp ağlayarak kapatmıştı, şimdi ben kapattıktan sonra ağlıyorum.
Zor geliyor bazen.

Liseli gençler gibi notlaştığımız ve uzun yürüyüşler yaptığımız çok sevdiğim bir insanın bana daha önceleri de aktardığı gibi:
"Asi es la vida"

Temmuz 09, 2008


Hayatın da önünde soluklanabileceğimiz, dilediğimizde kapatıp sorunları dışarıda bırakıp dilediğimizde sonuna kadar açıp temiz havayı içimize çekebileceğimiz pencereleri olmalı.
Ancak özgürlüğe açılan/kapanan hiçbir pencereye - ya da kapıya - koruma amaçlı zincir çekilmemeli. Zira görüp de dokunamamak daha çok acıtır. Ve hepimizin bildiği üzere göz göre göre acıtmak, acımaktan çok daha kolaydır.

Temmuz 07, 2008

Ve ben kabuslarımda yılanlarla, farelerle, böceklerle boğuşup sıçrayarak uyanırken, "hayatla derdin ne senin?" sorusuyla irkilebilen bir insan oldum bugünlerde.
Yüzümü ekranda görüp öpen bir annem var oysa ki...
Bu kadarı fazla dediğinde, kendi "fazla"lıklarımı düşündüm ve sustum. Susmam gerekiyor çoğunlukla, konuştuğumda saçmalıyorum yoksa.

Soruya vereceğim cevabı ararken fark ettim ki benim hayatla bir derdim yok, şayet bir dert varsa sahiplenilecek o kesinlikle hayata ait. Bulunduğum noktadan geriye dönüp baktığımda gördüğüm her şey dışta günlük güneşlik...

Dışı seni, içi beni.