Haziran 20, 2006

1milyon.blogspot.com Kankaları

Biliyorsunuzdur ortalıkta bir kanka furyasıdır aldı başını gidiyor. Muhteşem üçlü;

ercan kanka
izel kanka
çelik kanka

Blogger bize bunu da mı gösterecekti? Konusu farklı blogları -günlük, eleştiri, yemek vs.- geçtim ama bunu anlayamadım. Kime ne faydası vardır? Kategorisi var mıdır? Bi'milyon hırsı nedir? Hayatı boyunca kaybettiği için tatmini internette arayan genç ya da gençler midir? Blog açmadan önce bir takım testlerden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum artık insanların.
Doğrusu üç kişi olduklarından bile şüpheleniyorum ben yazanların. Her aklına esen blog açarsa...
Ohoo işimiz var herhalde!

üstü kalsın!

Haziran 19, 2006

Neyin Var Bugün?

129K/129T isimli otobüslerde en arkaya -üçlü koltuk- oturup bir dizini cam kenarına, diğer ayağını önündeki korumaya dayıyorsun. Kulağında müzik, bileklerinde derilerin... Sen hep siyah giyiyorsun. Arrğh terskose böyle devam et; çok "rocker" oluyorsun!

***

İçim sıkılıyor, pat diye patlayacak -patlayamayan- bir balon sanki, kim yerleştirdi onu oraya?!

Haziran 17, 2006

Herkes Şanslı Doğmuyor

"Doğum yaptıktan hemen sonra kameraların karşısına çıkan Angelina Jolie'nin yeni dövmesi de dikkatlerden kaçmadı. Güzel aktristin sağ kolundaki dövmede şifreye benzer 'Nll 33 E10 451' ve 'N 09 02 E 038 45 00' rakamları yazıyordu... " -kanalturk-

Hepimiz meraktan çatlıyorduk; acaba o dövme ne anlama geliyor diye. Neyse ki meraklıları ve hayranları bir hafta boyunca uğraşarak; haritaları, sözlükleri didikleyerek, bilgisayar başında kah uyuyup kah Google Earth'e girerek bu şifreyi çözmüş, sonra "euraka" çığlığı atıp sokaklara koşmuş, teşekkür edip hazıra konuyoruz.

"Rakamlar, Angelina'nın evlatlık çocukları Maddox ve Zahara'nın doğdukları yerlerin coğrafi koordinatlarını gösteriyordu. Maddox, Kamboçya'da, Zahara ise Etiyopya'da dünyaya gelmişti. " -kanalturk-

Ben böyle bir evlat sevgisi ne gördüm ne de duydum. Uzun zamandır böyle bir olaya tanık olmadığım için çok duygulandım.
Zira bu hisleri en son "Sezercik Yavrum Benim"i izlerken tatmıştım. Hemen ardından kendi annemi düşündüm. Bırakın benim doğduğum koordinatları dövme olarak yaptırmayı, kendisi en sevdiğim yemekleri/tatlıları bile ayda 1 ya da 2 kez yapar. Bu iki olayı karşılaştırınca insan kendini değersiz hissetmiyor değil...
Şöyle de bir gerçek var ki Brad-Angelina çiftinin bir de özbeöz çocukları bulunuyor. Birkaç hafta önce dünyaya geldi, geçtiğimiz günlerde fotoğrafı yayınlandı. Peki ya o çocuk? Yani kızları Shiloh? Acaba onun isminin ya da doğum koordinatlarının dövmesini de Brad mi yaptırdı? Shiloh şimdiden aileden dışlanmış gibi görünüyor. Bu kız büyüdüğünde bir çocuk "fotoğrafın 4 milyon sterlin etmişti ama neden anne babanda senin dövmen yok ha?" sorusunu sorarsa, kızcağız kendini Sezercik'e ne kadar yakın hisseder acaba? Tahtını yapıyorsun ama bahtını asla...

(anne, seni çok özledim. sen en iyisisin ehe ehe)

Haziran 16, 2006

Böldüm

Ama o çocuk uyumak için kahve içiyor
ve içindeki boşuluğu sigarasının tütünüyle dolduruyor.
Sokaklar ıslak, sonbahardan kalma bir yağmur yağıyor.
Fonda daha önce duymadığını sandığı bir şarkı çalıyor.
Siz... Nereye?
Neden?
O, kaçıyor.

Haziran 14, 2006

Sıcak Daha da Sıcak Olacak

Güneş tepemizde pırıl pırıl parlıyor ve parlamakla kalmıyor; artık yakıyor! Hepimiz onu özlemiştik, çok üşümüş ve gelmesini dört gözle beklemiştik. Buraya kadar bir problem yok. Peki ya güneşin olumsuz etkileri?
Bu yazı buradan itibaren iğrenç konulara girmeye başlayacaktır; kalbi olanlar okumaya devam edebilir, midesi çabuk bulananlaraysa "bir başka yazıda görüşelim".
Eveeet nerede kalmıştık? Güneşin olumsuz etkileri diyordum. Cilt kanseriydi, soyulmaydı bunları bir kenara bırakın. Onlar önleminizi almadan keyif sürmenizin sonuçları. Söylemek istediğim ama söyleyemediğim şey; ter.
Tıklım tıklım bir otobüsün kapısı açılıyor önünüzde; ya buna binecek ya da bir sonrakini bekleyerek gitmeniz gereken yere geç kalacaksınız. Seçim süreniz çok az, telefonla danışma ya da seyircilere sorma gibi joker haklarınız yok. Sorgu melekleriyle yüz yüzeymiş gibi yalnızsınız. Süre ilerliyor, kapılar kapanmadan kararınızı verdiniz ve otobüse atladınız. Peki ya siz ilerlemeye çalışırken, tutunma yerlerine uzanan -ağaç dalları gibi- kollardan sizi kim koruyacak? Bir otobüs dolusu insan aynı anda terliyor ve siz daha yeni duştan çıkmışsınız. O etkili koku içinde sizin deodarantınız/parfümünüz ne kadar etkili olabilir ki? İneceğiniz yere kadar kah mideniz bulanarak, kah nefesinizi tutup içinizden sayarak geldiniz ve otobüsten indiniz. Hanginiz işte tam o anda derin bir nefes alıp "ooh" çekmediniz?
Buradan yetkililere sesleniyorum; ya otobüs içlerine 15 dakikada bir oda parfümü sıkılsın -okyanus kokusu çok ideal- ya da seyyar duşlar falan yapılsın. Ne bileyim ben gerisini de yetkililer düşünsün.
(hava çarşambaya kadar yağmurlu bu yazı çarşambadan itibaren geçerli)

***

Yaz demişken, favori dizilerimiz bir bir tatile giriyor. Televizyonda izleyecek bir şey kalmıyor. İtiraf edelim hepimiz Seda Sayan hayranı, Aliye fanı insanlarız. "Bohem"in kelime anlamını bile bilmez "bacım" ile idare ederiz. Hayır hayır etmeyiz. Madem diziler yok biz de film izleriz! İhtiyaçların listesini veriyorum not alın:
-Bir adet dvd/vcd/divx ve bilumum cd okuyabilen bir araç
-Bir adet televizyon -geniş ekran tercihimizdir-
-Bir adet yakın arkadaş
-Sağlam bir film arşivi -birçoğu korsan, ama olsun-
-Sınırsız kahve ve sigara.

Dizi yerine film izlemeye çok kaptırdık kendimizi. Her gün bir film izlemezsek içimiz rahat etmiyor. Hatta O, izlediğimiz filmleri not alıyor. Anormallik saatlerde; hep 00'den sonra oturuyoruz izlemeye yatana kadar saat en erken 03.00 oluyor. Çok tehlikeli çok! İzlediğimiz filmler arasında en çok beğendiklerim aynı yönetmene aitti. Şimdi o yönetmeni ve filmlerini size tavsiye etmek istiyorum. Denk gelirseniz sakın kaçırmayın, izlediyseniz yorum bırakın. Bahsettiğim filmler; Almodovar'dan Annem Hakında Her Şey -All About My Mother- ve Çıplak Ten -Live Flesh- . Sırada Konuş Onunla -Talk To Her- var. Merakla bekliyorum bi'kaç güne izleyeceğiz.
Bu kadar yazı yeter. Görüşürüz, bye.

Haziran 11, 2006

Terskose

Uyandıktan bi'kaç saat sonra bir şeyler yiyebilirsin. Yumurtadan nefret edersin ve senelerdir yemezsin, çayı arada sırada, neskafeyi her gün -sade ve tek şekerli- içersin, reçelleri sevmez en çok bal ve şokella yersin. Mc Donald's yerine Burger King'i seversin çünkü sarmısaklı mayonezleri olmadan yaşayamazsın. En sevdiğin tatlı; tavukgöğsü, en sevdiğin yemek; yaprak sarması ve makarnadır. Gün içerisinde aynaya bir kez bakmazsan kendini rahatsız hissedersin. Bol bol kendi fotoğrafını çeker ve en çok profilden çektiğin fotoğraflarını seversin. Fotoşoptan anlamaz, fotoğraf çekmeden yaşayamazsın. Otobüs/metro camından insanları izler, göz göze gelirseniz bakmıyormuş gibi yaparsın. Okulunu -artık- çok seversin ama içindeki gençlikten pek hoşlanmazsın. İnsanlarla çok rahat iletişim kuramaz, birini kolay kolay hayatına sokamazsın. Sana söylenen bazı şeyleri hemen unutur bazılarınıysa asla unutmazsın. Gittiğin yerler bellidir yeni yerler, yeni tatlar keşfetmezsin. Sigaran Winston Box, şarabın kırmızıdır. Piercingini çok sever ama baban yanındayken çıkartırsın. Dedenin hayatta olmasını çok ister, anneanneni kaybetmekten çok korkarsın.
Arkadaş çevren çok geniş değildir. Çok sık film izlemez, kitaplarıysa dönem dönem okursun. En sevdiğin grup Vega, en sevdiğin şarkıcı Şebnem Ferah'tır. Şu sıralar en çok Umay Umay Kalbi Camdan ve Jay Jay Johanson Far Away dinlersin. En sevdiğin şehir İstanbul'dur. Her sokağında kaybolmak ve sonsuza kadar burada yaşamak istersin. Gerçek olamayacak kadar büyük hayaller kurmaz, bir ayağını hep yere basarsın böylece istediğin şey olmazsa yere yıkılmazsın. Hep bir daktilon olmasını ve istediklerini onunla yazıp dosyalamayı istersin. El yazın ilkokulda okulunuza gelen müfettiş "rüzgar gibi yazıyorsun" dediğinden beri eğiktir. Öğrenmek istediğin tek yabancı dil sağır/dilsizlerin kullandığı dildir.
Uğruna ağladığın insanlar için akıttığın yaşları kavanozlarda biriktirip kendilerine vermeyi düşünür ve başkalarının çöp olarak gördüğü işe yaramaz birçok şeyi kutularda saklarsın.
İş Bankası'nı gördüğünde kendini güvende hisseder, ihtiyacın olmasa da hep para biriktirirsin. En sevdiğin ayakkabıların converselerin, en sevdiğin renkler siyah ve yeşildir.
Aylardan Ekim'i -doğumgünün olduğu için-, mevsimlerden sonbaharı seversin. Yağmur seni rahatsız etmez ama güneşten hoşlanmazsın.
Evlenmeyi düşünmez, bir kızın olursa adını "Eylül Yağmur" koymayı istersin. Yaşadığın aşklara çok önem versen de birçoğunu kendin mahvedersin. Dolu olması gereken yerde şu sıralarda sadece büyük bir boşluk vardır. En uzun süren ilişkin 1 yıla yakın en kısasıysa 1 gündür.
Gün içinde kendini çok yorar, gece geç saatlere kadar uyanık kalırsın. Çünkü yatağa yattığında hiçbir şey düşünmemek ve hemen uyumak istersin.
Çok kolay kırılır ve farkında olmadan sevdiklerini kırarsın. Haklı "sen" olsan bile özür dilemeni gerektirecek durumlar olduğunda hiç gocunmazsın. İçinde kimsenin dokunamadığı bir yer vardır ve oraya sadece kendin dokunur, bundan garip bir haz alırsın. Yalnızlığı sever, kalabalıktan ürkersin. Bazen yürüdüğün caddedeki tüm insanların aynı anda ölmesini diler sonra bunu dilediğin için çok utanır ve kendine kızarsın.
Her zaman kimsenin bilmediği bir sırrı biliyormuş gibi yaşar, önüne bakar, bazen tribünlere oynar, bazen içine kapanırsın.

...

diyebilecek bir insan yok hayatımda.

Haziran 10, 2006

Haziran 06, 2006

Dünyanın En Büyük Sırrını Açıklıyorum!

Evet, aşık oldum. Çünkü hak ediyordu



ve bugün ilk defa Djarum Black içtim, çok beğendim. Tavsiye için sağ ol Jelatin.

***

Artık Djarum Black içen, aşık bir erkeğim.

Haziran 04, 2006

Evet, Başka İmza İsteyen?

Mesela artık alışmış olmam gerek; kendimi ve ürettiklerimi sayfalarda -hayır web değil, bildiğin kağıt- görmeye. Fakat olmuyor, alışılmıyor. Ben bugün bunu anladım ve hemen ardından dergiyi almaları için babamı aradım. Adamcağız tüm sayfa haberim var sanmış üzülmüş, az önce aradı moral vermek için ama benim moralim zaten süper. Şaşırdı tabii...


Canım arkadaşımın haftalık yazısını okumak için Brunch'taki sayfasını açtığımda ne göreyim? Blogumun da arasında olduğu bir kolaj. Hem de en sevdiklerimin arasında! Yetmezmiş gibi tavsiye kısmında bir de blogumun adresini görmek... Oldu olacak her hafta birimizle röportaj da yap mtlda. Ama bak önceden haberleşelim başka röportajlarımla çakışmasın. Biliyorsun ünlü olmak çok zor azizim.
-röportaj konusundaysa fikir benden çıktı önce ben!-

***

Keşke elimden O'nun için bir şey gelse... Neyse, bulacağız yeni çözümler. Önümüzdeki maçlara bakalım artık, öyle daha iyi olacak.

Haziran 03, 2006

Masallar Bittiğinde "Son" Yazmalı

Yüzünde sessiz bir gülümseme var her zamanki gibi; parmaklarına ismimi yazıp beni aramadın sen hiç. Dolaşsaydın görürdün belki oysa sana söylemiştim "o sokağın başında" demiştim. Aklından hızlıca çıkıyor zamanlarıyla beraber cümleler. Unuttun herhalde...
-Pardon, 129T sırası bu mu?
Kelimeler kesiyor aramızda ne var ne yoksa. Masalar, sandalyeler, tabaklar hepsi ve her şey havaya uçuyor seninleyken. Adımlar ne geleceğe ne geçmişe; bugüne sayıyor. Zaten böyle çıkacaktı tadı "bugün" beraber olacaktık aslında. Yaşamamak senin tercihin, seni öldüren ben değilim.
-Ne güzel uyuyor, maşallah.
Seninle beraber isim koymak istemiştim yanıp sönen ışıklara. Bir ışık gibi yanıp sönmüyordun o sıra. Sigaranın külünde yetişiyor yeni yeni çiçekler. Görmelisin, hepsi rengarenkler...
-Sadece Beşiktaş'tan gidebiliriz.
Sevdiklerinin hayatta olması neyi değiştiriyor? En son ne zaman birine "seni seviyorum" dedin ve hemen ardından bir başkasıyla seviştin? Kendi kanını kurutuyorsun dudaklarında canın acıyor, hissediyorum. Bıraksaydın dokunabilirdim gökkuşağındaki tüm renklere; bırakmadın, bıraktım.
-Cihangir Camisi'nin manzarası çok güzel gördün mü hiç?
Ve o adam daha ayağa kalkarken düşmekten korkuyor, yardım eli uzatan kıza gözleriyle ".rospu" diyor. Kimsenin hakkı yok böyle karışmaya ve karıştırmaya. Bilemezdim böyle olacağını. Gözlerini öpmeye gelmiştim, sözlerimi yutup gittim. İçtiğim son sigaraya adını yazdım ve seni -çocuk gibi- dumana hapsettim. Son kez zehirledin beni. Ciğerlerimden üfledim adını. Zaten bu hayatta sana en çok perdeyi kapatıp akreplere hayat vermek yakıştı.
-Yok, sadece biraz uykusuzum.
Biraz uyu şimdi rüyalarında. Kuma şekiller çiz kalbinin kırık ucuyla. Nefesimi alıyor İstanbul, hayatımı veriyor karşılığında. Bu sabah karşısından geçip giderken fısıldadım Kız Kulesi'ne: "Kule, masal bitti."
...
Sensiz de mümkün olan mutluluğun tadına varabiliyorsam eğer bu benim gücümü değil benden alabileceğin her şeyi almış olduğunu gösterir. Bazen işe yaramaz sanılan "bir" bile sonsuza eşittir.

Mayıs 30, 2006

İstanbul'u Fetheden İlk Terskose

Terskose sağsalim İstanbul'a vardı! Dırıdıdım! Günlerdir ya staja gidiyor, ya cafeye gidiyor, ya da yorgun oluyor bu yüzden daha erken yazamadı. Özrünü unutmadı tam buraya iliştiriyor; özür dilerim.

Yol günlüğü mü denir bilmiyorum ben yol yaşantıları demeyi uygun gördüm. Şöyle ki otobüste yaşadıklarım sonucunda kafamda şekillen birkaç şeyi ve yaptıklarımı aşağıya sıralayacağım.

#Viyadükleri Boğaz köprüleri sanan insanlara "hıh, ne kadar salaksınız" bakışı attım.
# Boğaz'a 7 köprü daha yapılmasına karar verdim.
# Gördüğüm 10 arabadan 4'ü siyah camlı olduğu için İstanbul'un ünlüymüş gibi gözüken ünsüzler şehri olduğunun farkında vardım.
# Ve İstanbul için; minareler ve gökdelenler şehri yakıştırmasını yaptım.

"Evet bu kadar şimdi dağılabiliriz" demeyeceğim biraz da cafeden bahsetmek istiyorum size. Perşembe akşamı elimde odamı sığdırdığım valizle gittiğim Pan'dan nasıl etkilendiğimi anlatmam mümkün değil. Ben her santimetresinde Fransız Cafe'si özelliği taşıyan bir başka mekan bilmiyorum -haklısınız Fransa'ya hiç gitmedim.- Cihangir'de olduğu için birçok kediyle ve gazeteci/yönetmen/yazarla beraber oluyoruz gün içinde, kedi müdavimlerimiz; Seher, Serpil, Sabahat ve adını henüz bilmediğim ama çok iyi anlaştığımız "taptaze" bir anne. Orada olduğum için kendimi çok iyi hissediyorum ve mutlu oluyorum. Saso ile beraber çalıştığımız için hiç sıkılmıyor, çok eğleniyoruz. Güzel günler geçireceğimden emindim ama bu kadarını beklemiyordum.

***

Staj konusunda söyleyeceklerimse şimdilik sporda olduğum ama çok yakında istihbarata geçeceğimdir.

İçindekiler ve dışındakiler için teşekkürler İstanbul...

-çok uykum olduğu için saçma sapan bir yazı oldu ama merak etmeyin diye yazayım dedim, bu seferlik idare ediyoruz. Dua edin arşivden bir yazı koymadım-

Mayıs 24, 2006

Kara Melek İstanbul

Eşyalarım duruyor şimdi yatağın üzerinde. Kaç valiz veya kaç bavula sığarlar onu tartışıyoruz sürekli. Bana kalsa -hani o reklamdaki gibi- yanıma hiçbir şey almadan çekip gideceğim ama sanırım ailem "kokuşma"mı istemediği için diretiyor. Belki de ben diretiyorum onlar yanına fazla eşya alma diyor. Bu konunun doğrusunu asla öğrenemeyeceğiz ne kadar acı değil mi? Hayır değil. Hayatta hiçbir şey acı değil. Lütfen artık Serap Ezgü modumuzdan çıkalım Pakize Suda moduna girelim. Bahar geldi derken bitti, yaz geldi yahu. Bakın göreceksiniz öyle daha çok iş yapacağız. Bütün dünya pozitif olsun diyoruz kim önümüze çıkabilir desem ne kadar saçmalamış olurum değil mi? Bakın Deniz'e aylardır öylece aşık ve problemsiz bir Deniz'di şimdiyse herkes O'nu konuşuyor. Sokaklarda insanlar "abi Deniz'in nesi var?", gazetelerde manşetler "Deniz, neyin var bugün?"...
Bu arada bilmem fark ettiniz mi Kara Melek Yasemin'imiz aslında ölmemiş! Aylardır Aliye'nin vücudunda yaşıyormuş. Bu akşam İkbal Hanım'a bakışlarını görüp, "tıs"layarak konuşmasını duyduktan sonra artık iyice eminleştim. Hem zaten Aliye dediğin nedir ki? Sümsük bir kadın. Oysa Yasemin öyle miydi? Değil Saylan ailesini sülaleyi yerinden oynatıyordu, hay gözünün yeşilini sevdiğimin kadını... Bakın öyle komik ki Ece Uslu'nun dizideki adını dahi hatırlamıyorum. Öyle pozitif, öyle silik insan olacaksam hiç olmayayım daha iyi. Sormak istiyorum ey okuyucularım hanginiz Kara Melek'in müziği eşliğinde suç işlemediniz veya suç işlemeyi cazip görmediniz? Yoksa siz Sinan'vari çocuklardan mıydınız? Öyleyse hiç durmayın, kaçıp gidin buradan. Çünkü bu satırları yazan kişi hiçbir gün "sevdim dedin, hiç sevmedin. Sen kimleri mahvettin Kara Melek?" sözlerini tekrarlamadan uyumuyor. Nahit, her neredeysen ortaya çık ve Yasemin'i Sinan'dan kurtar.
Neyse bu kadar Aliye ve Kara Melek muhabbeti yeter. Her şeyin fazlası zarar aşırısı bayar.

***

Gelelim biraz da benim hayatıma... Masamın üzerinde biletim duruyor; gidiyorum ben hoşça kal, evet. Perşembe sabahı 11'de kalkıyor otobüsüm ardından ver elini İstanbul. Staj ayarlandı, iş ayarlandı, kalacak yer ayarlandı, baba ayarlandı, "evet var mı başka engel?" benim yeni duruşum. Hatta savaş esnasında gözüme girmesin diye bugün gidip saçlarımı kestirdim. İyice, kısacık. Bu hali hiç güzel olmadı bu yüzden boşuna ısrar etmeyin imzalı fotoğraflarımı şimdilik yayımlamak istemiyorum. Belki bir 10 gün sonra falan, hal ve hareketleriniz bu süreci uzatabilir ya da kısaltabilir unutmayın!
Berber koltuğuna oturduğumda saçlarını kestiren Kahraman kadar karizma olmayacağımı biliyordum. "Benim süperliğime değil işime odaklansınlar" mantığı ya da saçmalığı da aklımı çelmiş olabilir. Evet kestirmiş bulundum ve yapacak bir şey yok. "Yapacak bir şeyi olmadığı halde üzülen insanlardan mı olacaksın terskose?", asla! Ben, ben ve ben... Tanrım öyle çıldırtıyorsun ki beni! Neyse. Bir süre aynalara uzak, suya yakın yaşıyoruz ve 10 gün içerisinde saç dediğin şey -nihayet- uzuyor.

(bu post çok dağınık oldu -yatağımın üzeri gibi- sanırım toparlayamayacağım, hemen bağlayıp bitirelim)

Eveeet, ne getireyim size İstanbul'dan?

Mayıs 22, 2006

Neden çok sinirlendiğimde gözlerimden ateş fışkırmıyor, neden!?

Süper Süper

Garip bir his bu. Batıl inanç falan değil. Sadece korku belki de. Her şey kesinleşti ama biletimi elime almadan bas bas bağırmayacağım. Siz konuyu sezin; her şey süper gidiyor.
Şunları da iliştirelim şuraya

heh mis gibi oldu. Ayrıca aldığım yoklamalar sonucu 64 kişi eksik. Kimlik tespitiyle uğraşıyorum hemen sayfama geliyorsunuz. Seviniyoruz şimdi çılgınlar gibi; pazartesi, salı, çarşamba... cuma orada -inşallah-

***

Blogger "post" göndermeye de "Word Verification" koyuyor, neden? Hangimiz daha salak diye mi bakıyorlar acaba? Sigaranı iç ve yat terskose bugün fazla hayalcisin...

Mayıs 21, 2006

Eurovision Süpers(a)tar

O kadar şahaneydik ki neredeyse küçük dilimi yutacaktım. Gerek Sibel Tüzün'ün şovu gerek spikerimizin sürekli "tabii komşuya gitti, tabii komşuya verecek" söylemleriyle yine eşsiz, yine kusursuzduk. Çünkü ya biz salaktık ya da Sertab Erener birinciliği aldığında koordinatlarımız farklıydı ve farkında olmadan birçok ülkenin komşusuyduk.



Neyse şu an için o kadar önemsiz bir konu ki bu. Nasıl olsa alışkınız, hepimiz biliyorduk bu sonu. Kendi düşen ağlamaz diyenlere ilave olarak kendi ipini çeken de acı çekerek ölmez demek istiyorum. Araya sıkıştırılan bir iki cümle ingilizcenin bizi kurtarmayacağından zaten emindim yine de Finlandiya gibi garip bir grubun kazanması da bu yarışmanın ayrı bir lütfu olsa gerek.
Tek temennim seneye yarı finalden çıkamamak ve boşu boşuna saatlerimizi ekran karşısında harcamamaktır. Maria ve Sakis de olmasa zaten izlenmezdi bu yarışma. Uzun zamandır böyle güzel bir komedi izlememiştim. Emeği geçen herkese teşekkür ederim. Dünya dinlemezse biz dinleriz, şarkımız süpear! Neydi ha dur:
-karşında supırstaa.. bu yaz hit olacak söylemedi demeyin. Her yerde sık sık duyacağız bu şarkıyı, kusana kadar dinleyeceğiz. Milletçe sahip çıkacağız hazinemize. "Arzu benim, arzu benim, arzu benim sanaaee" bi susar mısın, git çocuk falan bak lütfen!



not: tek süperstar Ajda Pekkan'dır.

Mayıs 19, 2006

19 Mayıs Gençlik ve Spor Hezeyanı

O kadar komik ki her önemli günde maziye gitmeden yapamıyoruz. "Falanca yaştayken ben 23 Nisan'da şunu yapmıştım, ben şu kadarken 19 Mayıs'ta şöyle olmuştu" gibi cümleler kurmak istiyorum. "Belki zeka seviyemle alakalı hiçbir şey hatırlamıyorum" desem tabii ki yalan söylemiş olacağım, hatırladığım bir şeyler var. Biri 19 Mayıs'a dair; bilmem kaç derecelik sıcağın altında siyah kumaş pantolonlarımız, hayatım boyunca nefret edeceğim siyah klasik ayakkabılarımız, beyaz gömleklerimiz, ekoseli kravat ve ceketlerimizle hepimiz birer küçük adam veya garsona benziyorduk. Bunun farkında olduğumuz için arka sıramızda duran "kız lisesi" kızlarına laf atmak, onlarla tanışmaya çalışmak yerine hayal kırıklığıyla önümüze bakıyor bir yudum su verenin kırk yıl kölesi falan oluyorduk. Ne beklediğimizi hiç kimse bilmiyordu. Biz alt tarafı yürüyüp bi'kaç tur atarız sanıyorduk; gerçek öyle olmadı. Alsancak'ın bir ucundan Konak'a kadar kafamızda yumurta pişirebileceğimiz sıcakta yürüdük. Peki ne oldu? Hiç!
Hatta kortej esnasında önünden geçtiğimiz birtakım önemli insanların (?) tenteler altında sırtlarını denize dönüp -püfür püfür keyif- oturmuş olmaları bana iyiden iyiye batmış olmalıydı ki, garson kıyafetleriyle yaptığımız asker yürüyüşünde kafamı o yana çevirmedim, istedikleri selamı vermedim ve bu yüzden dönemin geri kalanında beden eğitiminden hayatım boyunca almayacağım notları aldım. Pişman mıyım? Asla.
13-16 yaş arası arkadaşlarım, kardeşlerim. Nedir 19 Mayıs isteğiniz anlamıyorum. 23 Nisan'ınıza sahip çıkın. Rengarenk elbiseler giyin, çoğunluğunu anne, baba ve kardeşlerin oluşturduğu stadyum dolusu insanların önünde Mevlana dönüşleri, Hepsi sıçrayışları ve Şenay Akay/Tuğba Özay yürüyüşleri gerçekleştirin. Çünkü bu ülke sizden bunu istiyor, bunu bekliyor. Siz böyle davranarak kurtaracaksınız her şeyi. Bir de geçici süreyle koltuğuna oturduğunuz insanları Osmanlı tokadıyla kendine getirirseniz eminim sizden iyisi bulunmayacaktır.
Gençlerin, çocukların sıcaktan bayılmadığı, yapılan törenlere katılmanın nota tabi tutulmadığı, rahatlığın vereceği sağlıklı düşünme ortamıyla hak edenlerin bayram ve törenlerine sahip çıktığı nice 19 Mayıslar nice 23 Nisanlar dilerim.


-seni çok özledim-

***
not: İstanbul'dan vazgeçmedik, hala ısrarlıyız. Ya olacak ya olacak gözüyle bakıyoruz. Yas iptal şimdi hepimiz stadlara koşuyoruz!

Mayıs 18, 2006

İstanbul'lu Olmaya Ramak Kalmıştı

"Çılgınlıklar yapmayalı ne kadar uzun zaman geçmiş. Ruhum ve bedenim ne kadar yaşlanmış diye düşünmeye başladım son günlerde. Bir yoğun tempo ki sormayın gitsin. Msn hiç kapanmıyor, belgeler hazırlanıyor, umutsuzluğa düşülüyor, yüzler sevinçle gülüyor; zannedersiniz ki vatanı kurtarıyoruz. Kendi derdimize öyle düşüyoruz ki; yüzüne falçata yiyen Metin Uca'dan, kep töreni yasaklanan İzmir'den, bombalanan Cumhuriyet'ten ve -dumanı üzerinde- basılan Danıştay'dan falan bi'haberiz. Otobüste yayıla yayıla oturup müzik dinlediği için yaşlıların ayakta bekleşerek birbirine gösterdikleri "sorumsuz" ve dışarıdan bir o kadar da "sorunsuz" gözüken gençlerdeniz.
"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın"cılık yapacak değilim. Ancak dert içinde kıvrandığım günleri atlatıp bir nebze olsun güneş yüzü gördüğüm şu zamanlarda televizyondan, gazetelerden bir müddet uzak durmaya çalışıyorum. Hani hiçbir şey keyfimi kaçırmasın diye düşünüp. Ne mümkün... İnsan ne kadar uzaklaşırsa duyarlılığı o kadar artıyormuş ya da bana öyle oldu bilemiyorum. "Haber"siz geçirdiğim günlerin acısını çıkartırcasına bugün birikmiş tüm gazeteleri okudum ve internette haber namına girilmedik site bırakmadım -evet, abarttığımın farkındayım.- Sonra sonra fark ettim ki ben yaklaşık 1 (yazıyla bir)* hafta sonra galiba İstanbul'da olacağım.
Staj dışındaki bütün sorunları aştık ve artık beklemeye başladık. Cv'ler yazıldı, bu yazıyı yazan insan hem Sezercik hem Ali Kırca rolünü üstlendiği önyazısını tamamladı ve ilgili yere teslim etti. Artık gerisi o kişiye ve ileteceği kişilere kalıyor. En büyük güçlükleri bile aştıktan sonra biz -bu azimle- artık dağları bile deleriz!

***
İstanbul'lu okurlarım İstiklal'de blogumun çıktılarını elinize almış biçimde sıraya geçin, tekrar size geliyorum, hem de yatıya. Bu sefer ben de sizden biri olacağım, ne güzel değil mi? Kalemi söz ben getiricem siz almayın yanınıza!

*yardımlarından dolayı mtlda ve saso; teşekkürler, yeter mi bilmiyorum yaptıklarınıza ama...


yazmıştım dün gece bu sabahsa bir ilave yapmak istiyorum bu yazıya:
Staj işi olmadı, dolayısıyla İzmir'de kalmaya devam ediyorum. Bu blogta yas var. Sessizce dağılabilirsiniz arkadaşlar. En son çıkan ışığı ve kapıyı kapatsın.
Hadi eyvallah.

Mayıs 17, 2006

Yazmamışlar ve Yazılacaklar

"Kırılmak çok kolay oldu.
Alışmak bir o kadar zor.
Yaşım sır verir oldu...
Darılmak çok kolay oldu.
Barışmak bir o kadar zor.
Vakit az gelir oldu.
Ölümden beter oldu!
Yazmamışlar kaderimi kimseyle...
Sarılmışlar niceleri sevgiyle.
Uçan kuşlar dönmez geri güz diye.
Yazmamışlar kaderimi oof...
Tanışmak çok kolay oldu.
Sevişmek niye böyle zor?
Yerim dar gelir oldu.
Ölümden beter oldu..."


Özlem Tekin - Yazmamışlar

***

şimdilik böyle, yeni yazı yakında. Mesela yarın, bilinmiyor henüz.

Mayıs 14, 2006

Ben, Ben Sahiden

"Ben" diye başlayan cümleler kurmak istiyordum aslında. Ağırlığından korktum ve vazgeçtim sonra. Çok güzel bir kitabı bitirip -Baba ve Piç- sigaramı yakıp düşüncelere dalmak yeni hobilerimden biri sanırım. Çok şey yazmak istediğim, çok biriktirdiğim için belki de; akıtacak musluğu bulamıyorum. Şayet kısa kısa haber başlıkları halinde özetleyecek olursak:

- İ-pod'uma kavuştum, nihayet. Güle güle kullanıyorum.
- Bol bol kitap okuyorum okumadığım zamanların acısını çıkartırcasına.
- Yeni teknikler deniyor ve çuvallıyorum yazma uğraşlarımda ama olsun.
- Şu sıralar sık sık Nil'in "Bu Mudur" ve "Neyin Var Bugün"ünü dinliyorum.
- Baharın son ayıyla beraber sosyalleşmeye, çekildiğim kabuğu sırtımdan atmaya çalışıyorum.
- Kafamda dönüp duran meslekleri inceliyor, vitrinlerde asılı "bizimle çalışmak ister misiniz" sorularına mütemadiyen "evet" diye haykırıyorum. Bir işe girmem muhtemel.
- Saçlarımın "süpear"liğine şaşırmıyor "ben zaten süperim be" diyorum ama fikrimi değiştirmem pek zaman almıyor.
- İstanbul'a ne zaman gitsem diye düşünüyorum.
- Uyumaya çalışıyor ve başarılı oluyorum. Yorgunluğumsa hiç geçmiyor.
- Not defteri benzeri bi'şey tutup içine anbean kısa kısa notlar düşmeyi planlıyorum.
- İnsanları kırmamaya özen gösteriyor, fikirlerimi saklamayı tercih ediyorum.
- Bir dergide ilk yazım yayınlandığı için sayfama bakıp bakıp inceliyor ve bu ay ne yazsam acaba diye düşünüyorum. Çok eğlenceli ve güven verici.
- "Ben"li cümlelerden ürksem de kendimi böylece anlatabiliyorum.

Öylesine yaşayıp gidiyorum işte, siz napıyorsunuz?

Mayıs 10, 2006

Kamikazeden Çok Korkarım

hiçbir zaman öyle eğlenememiş
bilmemiş ya da keşfedememiş
dilinin ucuna kadar getirip yuttuğun ne varsa
kus bugün.
veya sonsuza kadar sus bugün .
oynadığın ne varsa sar kelimelere
bak kulaklarım üşüdü "yar ellerin nerede?"
canımı sıkıyor bu sessizlik
biri kalkıp ışığı açmıyor
yüzümü asıyorum
kararlar alıyorum
yazının en güzel yerinde odaya dalıyorsun!
biliyorsun ben sevmediğim işleri yapmayı istemiyorum
az entel, biraz popüler, biraz da duygusal
böyle bir karışım yok yeryüzünde,
varsa da gidin oradan alın sizi zorla tutmuyorum.
çok ukalaysam aşık olup susmamdandır
susuyorsam kaybetmek istemiyor olmamdandır.
bir şeyi de ben söylemeden anlasan
bir sabah da arayıp "seni seviyorum lan" diye bağırsan
işte o gün bayram olabilir
hatta minik bir kriz beni öteki dünyaya götürüp getirebilir
gidiş dönüş alsam çok daha ucuz
ama tarihi kesin değilse dönüşü açık al o zaman
her şeyi de ben mi söyliycem ya
bi şeyi de söylemeden yapsan.
yaz geldi kollarını açsan
yemin ederim gözümü kırpmam, koşarım.
3 4 bira içip deli gibi coşarım.
çünkü ben böyleyim biraz safça, dayanıksız ve sabırsız.
çünkü sen öylesin biraz akıllıca, uzun ömürlü, oyunbaz ve çıkarsız.
***

-bu parçayı sevmedim, değiştirebilir miyiz?

Mayıs 08, 2006

Sevgili Arsız Ölüm ve Korsancılığım

Sevgili Arsız Ölüm ve Latife Tekin'le tanışmamızı saso sağladı. Teşekkürü hak ediyor. Eğer o kitabı bana hediye etmeseydi kimbilir ben ne zaman alacak ve okuyacaktım. Fakat kitap elime geldi ve ben soluksuz okudum -hep kullanmak isterdim bu "soluksuz okumayı".- Kitabı elimden bırakamadım desem yeridir, okuldayken bile aklımda eve gidip okumak vardı. Hatta metroda okumak istemediğimden kitabı evden çıkartmadım. Zaten pek uzun sürmedi 2 gün içinde okudum ve bitti.
Romanda köyden kente göçen kalabalık bir ailenin hikayesi var. Huvat ve Atiye ile çocuklarının önce köy sonra şehir maceralarını okuyor bazen dağlara tırmanıyor kayalara çıkıyor, bazen nefesimiz içine kaçıyor gözlerimiz büyüyor. Bu kitabın dili var, konuşuyor. O kadar akıcı ve o kadar benzersiz ki... Ben çok sevdim tavsiye ediyorum. Eğer bir kitap okumayı düşünüyor ancak yeni şeyler keşfetmek istiyorsanız bu kitap tam size göre. İçine girecek ve çıkamayacaksınız. Benden söylemesi, siz bilirsiniz tabii. Yine de bence not alın.
***

Her metro çıkışında amaçsız bir şekilde yere yığılmış kitaplara kayıyordu gözlerim. Ne aradığımı biliyor ve bu yüzden kendime kızıyordum. Kitap fuarına gidip bu kitabı ellerim arasına aldığımda anlamıştım ne istediğimi. Param yoktu, alamamıştım. Param olsa da almayacaktım sanırım -böyle garip bir insanım.-
Metis Yayınları'nın korsanı yok diyordu ttku. Ben yine de ısrarla her gün bakıyordum kosan kitapçının sergisine. Bugün metrodan çıktım ve ayaklarımın ucunda duran kitabı elime aldım. "Ne kadar" dedim önce, sonra "teşekkürler" deyip yere koydum. Adam pahalı geldiği için bıraktığımı sanmış olacak ki fiyatta indirim yaptı. Ben de pahalı geldiği için bıraktığımı sanarak kitabı aldım. Yaptığım şeyin verdiği suçluluk duygusuyla kitabı acelece çantama tıktım. Arkama bile bakmadan oradan uzaklaştım. Suçluyum biliyorum. Baba ve Piç'in korsanını aldım. Marifetmiş gibi söylüyorum bir de... Çok ayıp!

Mayıs 06, 2006

Küllük

çok sevdiğin bir şeyi kaybetmek gibi
kaybedip üzülmek hatta belki gizliden gözyaşı dökmek.
sonra karşılaşmak yenisiyle
içinin cız edişi
cebindeki son parayı dahi versen O'ndan eski tadı alamamak.
artık sana ait hissetmemek.

sakız gibi ağızlarda çiğnenmiş
gel gitlerle kalbi yorulmuş
artık ne gelirse
nereden gelirse kabul, "yeter ki" diyecek halde...
anahtar deliklerinde birikmiş toz gibi
her içine girişinde biraz daha derin
her terkedişinde bi öncekinden kat be kat altı yerin.

en dip sandığın meğer daha başlangıçmış
bakışları uzaklara dalsa da meğer içini
O'ndan başka kimse ısıtamayacakmış.
Artık senin olmadığı halde
bir elin diğerinin üstünde
nefesin güneşe çıkmış
güneş dağa kaçmış
dağla beraber yanmış, bitmiş, kül olmuş.

Mayıs 03, 2006

Saçlar Süpeear Ciddiyim Bak!

6-7 yıllık berberimdi. Koltuğa oturduğumda hiç korkmadım diyebilirim. "Kısalı uzunlu dağınık bi'şey ya da 3 numara dedim." Kesmeye başladı. İtiraf ediyorum bir ara kendimi "besleme"ler gibi hissettim. Hatta Çağdaş çok karizmatik bir isim; bundan sonra Abdullah olayım dedim. Sonuç öyle olmadı. Harikalar yaratıldı. Ben kendime bayıldım. 2 gündür gördüğüm her aynanın önünde dakikalar harcıyor, arabalar yanımdan geçerken yansımamı izliyor, arada bir saçlarımı ıslatıp arkadaşlara "nasıl? oldu mu? iyi mi?" diye soruyorum. Annem sevinçten bayılmadı ama beni kuzuymuşum gibi sevmeye başladı. Arkadaşlarım biraz garipsedi ama sonra sevdi. Çoğunluk "keşke saçlarını hiç uzatmasaymışsın" dedi. En çok duyduğum üç kelime; "çok yakışıklısın/tatlısın" oldu. Bulutların üzerinde gibiyim. Hadi hayat alt et sıkıyosa! Arada bir herkesin "yenile" ikonuna tıklaması lazım. Her gün pilav yenmiyor. Bir de iş bulursam hayatım bayram oluyor.

*kolajda yer almayan bloggerlar; kalbimdesiniz. Cul bir kısır partisinde görüşelim; tüm saçlar senin.

Yine de bir tutam saç var şu an tam karşımda. Hatıra olsun diye saklayacağım onu. Arada bir çıkartır bakarım çok özlersem ama sanırım uzun bi süre daha uzatmam saçlarımı. O kadar çok şekil verebiliyorum ki bir an Kınalı Yapıncak'sam diğer bir an muzur bir çocuk; bir an Sezercik'sem bir an yakışıklı/tatlı bir genç.
Gençleer saşlar süpeaar!

Nisan 30, 2006

30 Nisan 2006 Olmuş

Yalansın, ama yalanı seviyorum.
Sen neysen, sen kimsen ben onu istiyorum.
"Ben yorgun sen güzelsin.."

Her dakika telefona bakıyorum. Senin adın çıksın, bir çağrı bir mesaj olsun diye bekliyorum.
En çok seni özlüyorum.
Biliyorsun.
yine de;
dönsen mi ne..

Nisan 28, 2006

Saşlar Süper*

Saçlarımı kestirireceğim. Kesin ve net. İki kelime; artık sıkıldım. Aynada gördüğüm insandan sıkıldım. Saçlarımın ağzıma girmesinden de. Zaten yaz da geldi şıp şıp ter... Enseme "hüüüf" diyecek biri yok, o zaman en yakın berbere marş marş.
Saçlarını kestirecek olan benim size n'oluyor? Kimi kestirmemem için dil döküyor kimi elinde makasla bekliyor. Herkeste bir merak, herkeste bir heyecan var. Yahu sanki AB'ye giriyoruz -çok klasik bir örnekti kabul ediyorum- Dillerde her gün aynı soru; "ne zaman?" Bu soruya eskiden cevabım "yakında"ydı. Artık o da kesin ve net; 2 Mayıs.



Üstteki fotoğraf çok güzel. Süper saçlara ait bir fotoğraf, şapkasız halimle kendime en çok yakıştıracağım şekil o sanırım. Eskiler bilir bu blogta aylarca Öss konuşuldu. Eğer beğenmezsem şimdi aylarca saç konuşulacak demektir bu, önleminizi alın. Adam keser, saçlarım güzel olmaz ise "eeh 3 numara" bile diyebilirim. Öyle de gaza geldim. Önce omuzlarına kadar uzat sonra kestir. Hayırlara vesile.

*029 sana ölüyoruz!

not:bu adam Batuhan -Duman- değildir; O'nu hiç sevmiyoruz.

Nisan 26, 2006

Gözün Gör Dediği

Bu gece yan taraftaki mailin gelen kutusunda 2 mail vardı. Önce ilk kopyaladığım maili okudum ve doğruyu söylemek gerekirse çok mutlu oldum. Birisi umursuyor, beklemiyor ve belki bir yararı dokunur, içini boşaltan kişiyi belki gülümsetebilir diye mail atıyor; itiraf ediyorum gülümsedim. Üzerine güneş vurmuş kedi yavrusu kıvamına geldim -bu kıvamı çok severim.- Ona teşekkür maili yazmadan önce kopyaladığım ikinci maili açtım, okudum ve doğruyu söylemek gerekirse şok oldum. Birisi yazdıklarımı okuyor, beni doğru anlıyor, ileri gitmekten korkmuyor hatta biraz daha saçmalasam "eeh yeter be" deyip tokadı basacak gibi mailini yazıp yolluyor; itiraf ediyorum irkildim. Soğuktan tir tir titreyen kedi yavrusu kıvamına geldim -bu kıvamı pek sevmiyorum- Bir süre ne yapsam diye düşündüm. Ortada aynı konu hakkında yazılmış iki farklı fikir var. Ben işin içinden çıkamadım. İkisine de teşekkür etmek istedim bir de bu mailleri sizler de okuyun istedim. Farklı gözlerden çıkan iki farklı analiz. Onlar bu satırları okuduklarında ilettiğim teşekkürü alacaklardır, rica etmelerine gerek yok. Çünkü bunu zaten hak ettiler.

"niye mail atıyo bu kız bana diyebilirsin ama baktımki resimde gülen çocuk yok, gitmiş, girmiş bi kuyuya bide yukarı dogru taş atıyo aynı zamanda da diretiyo hayatta çıkmam ne derseniz diyin diye...bide okuyosunuz yorum yok diyince sanki gözümün icine bakar gibi oldun tam bu utangaclıkla yazmaya kalktıgımda yorum yapma hakkımızı elimizden aldıgını gördüm :( velhasıl kelam diyeceklerimi burdan diyeyim hem de şu okuyorum ama yorum yapmadım evet iste ben onlardanım olayını kendi tarafımdan en azından kaldırayım dedim ;) yorumlar gelseydi şu cv mevzuuna senin gibi olan biçok insana rastlayacaktık.. ben de bp'ye basvurdum departmanlarını bile bilmeden, sadece cv ile yetinmeyip bizi tanımaya yönelik 3 soru sordukları icin.. ve cv'me dolu gözüksün diye kendi sirketimizde muhasebe kayıtlarını inceledim hık ee hımm gibi şeyler yazdım.. irenc irenc!! kader utansın kalabalık gerçekten sağlam.. bence aklına gelip es geçtiğin şeyi yap..ne kaybedersin? at mail.. simiole örnegi var karsımızda.. mail at ama farklı bi mail olsun..seni istemelerini sağla.. bak şunu da yap diyemiorm diyebilsem kendim de atardm mail ama bn ve bicok kisi kalemine güvenioruz.. cevap gelmezse.... bilmiyorum yaa orasına mantıklı cümlelerim yok.. insan kaynakları diyoruz ama sadece kaynak odaklı birimler sanırım.. biliosundur cogunu da belki duymak da ister insan baska birinden..iyi hisset, gül böyle resimdeki gibi.. hadi artık kaçarım ben ;) tutkuya da ii baak resimlerinize, ist maceralarınıza bayıldımmm.. bu kadar bitti hoşça kal..."

***

"blogunun bir okuyucusu olarak, üstüme alındım;ne gibi yorumlar yapmamı(zı) bekliyorsun ki, ben bir kaç kez yapmaya çalıştım aynen senin de dediğin gibi, madem açmış, kutlamak yorumlamak gerek diye; sonradan bunu gerekli görmedim saçmaydı her okuyan sana benzeri yorumlar yapıyor ve sen sıkılıyorsun diye; izlenim oluşturdum, bir kaç yazın da fazlasıyla ukalaydı bence, 2-3 kişlik bi dünya kurmuş dışarıdan kimseyi kabul etmeyecek bir halin vardı yazılarında, o yüzdençıkıp da yorum yapın diye sitem etmen biraz saçma olmuş,(tabi bu sözleri o alıntıyı doğru anladığımı varsayarak sarfediyorum, yanlış yorumlamış da olabilirim)sinirlerin bozuk herhalde senin. bence psikiyatriste git.."

Nisan 25, 2006

İş Başıma Vurdu

"Yazıyorum yazıyorum yorum yok. Madem okuyorsunuz bari yorum yapın. Bu blogu sadece kendimi tatmin için açmadım fikirler önemli diyorum ama nerde..."

Herkesin bir Cv'si olmalı" diye düşünüp Cv'mi hazırlamaya başladığımda bu kadar silik biri olduğumun farkında değildim. Ne adam gibi deneyim yazabildim, ne referans ekleyebildim, ne de şu anıma benzeyen bir vesikalık fotoğrafımı bulabildim. Cv bittiğinde çok hüzünlü duruyordu. Derme çatma kulübeler gibiydi yine de bir heves yollayabildiğim kadar çok yere yolladım. Tabii hiçbirinden -değil işe almak- cevap dahi gelmedi.
Ben bunu sevmiyorum. Hem de hiç sevmiyorum. Eğer ben vaktimi sizin için ayırmışsam en azından tek kelimelik de olsa bir cevap maili beklerim. Buna da en doğal hakkım derim. Tabii bundan sonra devreye sizin kişiliğiniz, düşünceleriniz vs. girer. Ya maili okuduktan sonra çok meşgul olduğunuz için cevap yazmazsınız; çünkü dünyanın en önemli insanısınız, ya nasıl olsa işe almayacağım diyerek cevap yazmazsınız; çünkü siz holding patronu falansınız, ya yüz göz olmak istemezsiniz; çünkü siz çok popüler, herkesin mail beklediği bir insansınız ya da cevap yazmazsınız; çünkü siz insan olduğunu sananlardansınız.



Acaba Türkiye'deki bütün gazetelere mail yollasam ve stajer olarak, ofisboy olarak vs. istediğimi söylesem kaçından cevap gelir... Efendim? Hiç mi?
Hiç mi hiç şaşırmam!

Nisan 23, 2006

Bahar Mı Geldi Hani Nereye?

Evden çıktığınızda "sevgililer günü de değil bugün, n'oluyoruz yahu" diye kendi kendinize düşünüyorsanız, sahilde veya herhangi bir yerde yürürken sarılmış çiftleri görüp şiddetle onları ayırmak istiyorsanız, arkadaşınızlayken çiçekçiler yanınızdaki kişiyi sevgiliniz sanıp çiçek satmaya çalıştığında "biz arkadaşız" dedikten sonra içiniz acıyorsa, telefonunuz hiç çalmıyorsa, forward mailler dışında mail kutunuza yeni bir şeyler gelmiyorsa, insanların olduğu yerlere gitmektense evde kalmayı tercih ediyorsanız, bugünlerde çok asabiyseniz, "bahardan nasibimi alamadım" diyorsanız, kurduğunuz cümlelerin çoğu geçmiş zamana aitse, eski sevgililerinizin listesini yapıp hangisine dönsem ki diye düşünüyorsanız, msn'de isminizin yanına depresif sözler iliştiriyorsanız, Hande Yener yerine Ferhat Göçer-Yastayım dinliyor ve bunalıma giriyorsanız, konserlerde/"cafe"lerde arkadaş grubunuzla takılıyorsanız, cümlelerinizi toparlayamıyor ve buna bağlı olarak konuşamıyor ya da yazamıyorsanız, yanınızdan mutlu bir çift geçtiği zaman böğüre böğüre ağlamak istiyorsanız, aynada kendinize bakıp "yoo böyle de gayet süperim" dedikten sonra süper olduğunuz hissini maksimum 10 dakika koruyabiliyorsanız ve bunlara benzer daha pek çok durum yaşıyorsanız; siz, yalnızsınız.
Aramıza hoş geldiniz...

Nisan 18, 2006

Blog Haberi ve Aliye

Ortalarda şu şekilde bir mail dolaştı geçtiğimiz hafta;
"Merhaba,
Akşam Gazetesi haftasonu ekleri için bloglar ve blog yazanlarla ilgili bir haber hazırlıyorum. Tesadüfen sizin bloglarınızla karşılaştım ve okudum. ;Çok ilgimi çekti ve etkilendim. Sizinle röportaj yapmak istiyorum ne dersiniz?

SABANUR KIRAÇ
AKSAM GAZETESI" -mailde de Akşam Gazetesi böyle vurgulanmıştı-.




Ben de bu maili alan diğer bloggerlar gibi çok sevindim. Röportaj teklifini kabul ettim. Ancak 2 gün geç cevap verdiğim için kontenjan çoktan dolmuştu. Çıkan haberleri gördükten sonra iyi ki dolmuş dedim. Benim hala inan-a-madığım magazin haberi yazar gibi blog haberi nasıl yapılır? Gerçekte mağdur olmayan insanlar nasıl mağdur/mağdure edilir. Konuyu öğrendikten sonra muhtemelen başımdan beni mağdur edecek bir olay geçmediğini söyleyecektim ve röportaj falan yapmayacaktık. Aynı şeyi söyleyen Crystal'i gazetenin cumartesi ekinin önünde yarım sayfa fotoğrafı ve altında gerçek olmayan bir haber başlığıyla beraber gördüğümde "ya ben olsaydım bu" diye düşünmedim değil. Blogu bulduğumda ve okumaya başladığımda bulduklarımsa yine pek iç açıcı değil. Diyet Kardeşleri de karışmış vaziyette. Anladığım kadarıyla kendilerinden izin alınmadan cümlelerinin, linklerinin, isimlerinin kullanılmasından rahatsızlar çünkü kendi üzerinden prim yapmakla Xtra'yı -blog sahibini- suçluyorlar. Köşe yazarlarının yazacak şeyi mi kalmadı ki blog dünyasını allak bullak ediyorlar? Biz kendi halimizde yazıp gidiyorken neden bizi kızdırıyorlar? Aynı şeyi yapıyoruz aslında; yazıyoruz. Yapılan yorumlardan birinde çok dahiyane bir fikir vardı hoşuma gitti; bu haberi yapan insanların fotoğraflarının altına yalan haberler yazmak ve bloglarda yayımlamak. Onları kendi silahlarıyla vurmak, hoş olurdu tabii. Fakat mantıklı düşününce bunun hiçbir yararı olmayacağını anlıyorum. Yaklaşık 1 sene önce bloglarla ilgili bir haber yapılmıştı sonuçları böyle olmamıştı. O zamandan bu zamana değişen ne bilmiyorum, böyle devam edecekse sonunu pek iyi görmüyorum.

***

Her salı akşamı içimiz kan ağlıyor, bu çile bitsin artık! Aliye çocuklarına kavuşsun biz de ağlayacak başka şeyler bulalım. Her bölümden sonra "ee yeter be!" diyorum ama her salı "acaba bu sefer?.." heyecanıyla tekrar izliyorum. Çemberimde Gül Oya'nın ruhu şad olsun. Muhteşem bir diziydi. Tek konu üzerine kurulu, her hafta ısıtıp ısıtıp aynı pilavı yemek gibi değildi en azından. "Beğenmiyorsanız izlemeyin kardeşim"cilere ilk defa Aliye konusunda katılmıyorum. Çok komik yahu Aliye'yi izliyorum...

Nisan 17, 2006

Dördüncü Gün

ve son gün demek lazım aslında. Onca burukluğun, kahkahanın ardından gelinen son gün. İstanbul'a veda...

Sabah yine Mtlda'yla buluşmak üzere yola çıktık. Kahvaltı yapalım diye Simit Sarayı'na gittik. Bir kız "hişt pişt" falan diyor bana "yaşasın terskose sen misin" diyecek kesin diye arkamı döndüm; meğer mtldaymış. Neyse bu şoku çabuk atlattım. Karnımızı doyurduk yola koyulduk. Yolda trafiğe yeni çıkmış veletler gibi tek sıra halinde yürüdük. Bir yandan da Tutku'ya telefon sormayı ihmal etmedik ve sonunda ona uygun olmasa da bi telefon alabildik. Fransız Sokağı'na vardığımızda her zaman olduğu gibi benim yine ağzım açık kaldı. Neden olduğunu bilmiyorum ama orayı çok seviyorum. Etrafa baka baka Tophane'ye indik. Parma'da çay içtik. Sonra Nuray bize insanın içini ısıtan bi teklif yaptı; Ortaköy'de kumpir ve boğaz turu... Dayanamadık, gittik. Ne de iyi ettik. Hayatımda yediğim en güzel kumpirdi ve içtiğim en güzel çaydı oradaki. İstanbul'da olduğuma inanamadığım, en büyülendiğim, en hayran kaldığım dakikalardı. İstanbul'a tekrar tekrar aşık oldum. Bol bol fotoğraf çektim. Ara sıra gözlerim doldu, yüzümü çevirdim, yaşlarımı içime akıttım. O güzelliği bozmaya kimsenin hakkı yoktu; zamandan başka...
Gün böyle bitmedi Nuray bizi bir de Emirgan'a götürdü. Denize düşmeyi göze alıp kendimi kıyıya attım. Ayaklarımı suya salladım. -çocuklar gibi şendim demek istiyorum burada, çok büyümüşüm gibi- Her şey için teşekkür ediyorum bir de herkese. Sonra Taksim'e döndük bizi uğurlamaya Leon geldi. Tıpkı şu an gözümün önüne gelen son Taksim görüntüsü gibi İstanbul; kalabalık, yer yer karanlık, bazen aydınlık hüzünle karışık yağlıboya bir mutluluk tablosuydu. Renkler daha fazla karışmadan vedalaştık. En kısa zamanda görüşmek üzere, hoşça kallaştık. Söylemeden edemeyeceğim İstanbul'u daha şimdiden çok özledim, seni de.


not: fotoğrafımı çalmayın, küserim.

***

Bu derginin Mayıs sayısında ilk yazım çıkacak. Bundan sonra her ay yazacağım. Yavaş yavaş bulaşıyorum dergi/gazete sayfalarına. Devamını merakla bekliyorum. Sezonu açıyoruz herkesi bekleriz.

Nisan 15, 2006

Üçüncü Gün

Geceden planımız Ortaköy'de kahvaltıydı. Gerçekleştirdik. Önce Kadıköy'e ardından vapurla Beşiktaş'a gittik. Vapurda çok üşüdük ama bol bol Kız Kulesi'ni izledik. Sonra ağaçlı yoldan yürüyerek Ortaköy'e vardık. Cebimizde kalan parayı gözden geçirip kumpir yemeye karar verdik. Ertesi gün daha iyisini yiyeceğimizden henüz bihaberdik. Sonra fotoğraflar çekildik, hayatımda ilk defa güvercinlere yem attım. "Kuş gribi olacak mıyım Tanrım?" diye sormadım. Allah bana hep çok dinsel gelir bu yüzden Tanrı derim. Tanrı derken de "ahaha gavur özentisi" denmesinden korkarım. Güne geri dönecek olursak; hava çok kasvetliydi. Zaten İstanbul sadece biz giderken güneş güneş gülümsedi. Eğer bulut olsaydım, en az orada yağan yağmur kadar yağar, gözyaşlarımı akıtırdım. Ağlamaya gelmediğimizi hep hatırladık, hatırlattık. Fakat sanırım havadan, ağzımızı hep kıvırdık. Daha sonra seboistnet buluşmasına gittik. Yeni insanlarla tanıştık, yenileri sevmem. Ben çok sıkıldım. Zaten canımı sıkan, beni renkten renge sokan daha birkaç ayrıntı vardı ama onları anlatmak istemiyorum. Sizin de anlayacağınız gibi üçüncü gün pek güzel değildi. O günün belki de en güzel olayı bowlingti. Hayatımda ilk defa bowling oynadım. Beterboy 1., 029 2., Leon 3., ben 4., Senem 5. ve Tutku oyundaki mal yani sonuncu oldu. Akşamına da Nevizade'ye gidip maç izledik. Kısa süreli sinir krizleri geçirdik. Geceyi Senem'lerde geçirdik. Sabahın 5'ine kadar Vega konuşabileceğimizi bilsem onunla çok daha önce tanışırdım. Üçüncü gün biraz da O'na dairdi -eski okurlarım, hatırlamalısınız O'nu-. Belki canımı bu sıktı, anlatacak fazla şey kalmadı. Biz sustuk geriye kalan herkes, her şey konuştu. O gün belki de son gündü. Belki de sondu...



***

Üçüncü günün özeti için buraya tıklayın. Dinleyin, anlayın. Ben çok güçlü olduğumu ya da çok iyi bir yalancı olduğumu bilmiyordum. İstanbul öğretti. Yalanlarımız güzel, inanması zevkliydi..

edit: 029 ikinci olmuş ama gönüllerimizin ikincisi Leon. Bir de buraya yazmayacaktım ama Akdeniz'de neşe kaynağımız biri vardı; teşekkürler.

Nisan 13, 2006

İkinci Gün

Kahramanlarımız yani biz; Tutku ve ben. 8 Nisan sabahı erkenden kalktık, evi topladık ve Pendik'ten ayrıldık. Fakat gideceğimiz yolun ne kadar uzun olduğunu unutmuş gibiydik. Şöyle açıklayayım; evden çıkmış otobüs bekliyorduk ve mtlda hanım bize 2,5 saat sonraya randevu veriyordu. Burası İstanbul, burası büyük şehirdi. Biz anladık. Bindiğimiz otobüste kah uyuduk, kah gülüp fotoğraf çektik, kah saçlarımızı çektik. Kadıköy'de indiğimizde gördüğümüz manzara enfesti. Ah bir de yağmur yağmasa paçalarımız ıslanmasaydı. Sırayla poz kesip kareler aldıktan sonra 2'şer -evet evet yazıyla ikişer rakamla 2'şer- tane bilet atarak Taksim'e ulaştık. Mtlda koordinatları doğru almış ve zamanı çok iyi hesaplamıştı. İstanbulluların "simit" tabir ettiği şeyden yemedik, önlemimizi aldık. Daha sonra hadi bi Cihangir yapalım dedik. Blogunu takip ettiğiniz bu insan bilir misiniz ki hiç çocuk olmamış? Bilir misiniz ki İzmir'de hiç kaydıraktan kaymamış? Ayakkabıların sırılsıklam lastik tabanlarıyla sırılsıklam demir birleşince ortaya "dikkat kaygan zemin"vari bir tablo çıkıyor. Evet, düştüm. O anı kare kare görmek isteyenler lütfen buraya tıklayın. Daha sonra Taksim'e geri dönüş, Uçan Ev'e oturuş falan. Buraları detay olarak geçiyorum çünkü mtlda'yı ilgilendiriyor. Vay efendim kızın biri bön bön bak sonra "sen mtlda mısıaan" de. Bunlar hoş şeyler değil. Bir daha ben varken özellikle olmasın, istemiyorum. E kahramanlarımız bu kadarla gazı keser mi? Damn düşmüş akıllanır mı? Asla! Daha çıkılacak bir Galata Kulesi var. Gittik efendim, oraya da gittik. Hatta giderken Muammer Yanmaz'ın "Türk Sinemasında Kadın Oyuncular" konulu fotoğraf sergisine de uğradık; Şerif Sezer ve Ayşegül Aldinç'i gördük. Galata'ya çıktık dört dönüp fotoğraflar çektik. Sonra üşüdük indik. Her şey gayet güzel gidiyor sanıyorduk ki bir baktık Ttkumuzun telefonu yok... Girilen çıkılan pasajlardan sonra anladık ki telefon çalınmış. İşte o andan sonra yüzümüz hiç gülmedi -boğaz turu hariç- Adam bir de telefonu açıp dalga geçti ya neyse. Bu kötü detayları atlıyor gece kaldığımız evden birkaç manzarayla bitiriyorum ikinci günü: ilk adımda bastığımız köpek çişi ve Mişa yani psikopat kedi olmasa her şey daha iyi olabilirdi. Benim için uykusuz bir geceydi. Ama İstanbul'du her şeye değerdi...




***

Bir kere de her şey dümdüz gitsin. Yalvarmak yakarmak istemiyorum artık. Ne var yani?! Yok iyi bir şey, yok. Olmuyor. Gereksiz bunalımlardan kaçınalım. Deprem çantamızı hazırlayalım. Geri dönüyor sanırım deprem furyası önlemimizi alalım. Ey okuyan insanlar bu gece bir tuğlayla gözlerimi yumar ve bir daha açamazsam bilin ki son 2 gün de pek güzeldi.

Nisan 12, 2006

İlk Gün

Hayatım boyunca pek erken kalktığım görülmemiştir. Uykuyu çok sever, uyanmaktan nefret ederim. 7 Nisan sabahı 06.00'da kalktığımda da durum pek farklı değildi. Alarmı 15 dakika erteleye erteleye saati 06.45 etmiştim. Çantaları son bir kontrol ve hoop evden çıktım. Kahvaltıda yenecek en güzel şey olan boyozu da yanıma alıp servisimi beklemeye başladım. Arabası 09.00'da kalkacak birisi 08.00'de servise binmiş olmalıydı ben 35 dakika geciktim. Dolayısıyla ecel teri dökmeye yakın kıvama gelip kendimi otobüse attığımda beni boyozdan başka bir şey kendime getiremezdi -itiraf ediyorum mtlda boyoz yemeyi unutmadım, gevrek almayı unuttum-. Sonrası malumunuz saatler süren yolculuk. Bursa'ya kadar tek gelmiş olmanın verdiği rahatlıkla yayıldıkça yayılmacılık. Feribotta içilen sigaraya bakıp tıklım tıklım yalnızlık oynamacılık. Denizin köpüren sularıyla beraber hayatın sabun köpüğü halini düşünerek üzülmecilik, üşümecilik. İnsan kendini belki de en çok geçip giden güzelliklere "bak" diyecek birini bulamadığında yalnız hissediyor, bilmiyorum. Yalnız geçen saatlerin ardından "Avrupa Kıtasına Hoş Geldiniz" tabelası ve benim dolan gözlerim. Çünkü İstanbul, ben seni çok sevdim! Ardından Ttku'yla buluşmamız ve 7 ayın hasretini giderme çabalarımız. Taksim'e gidip karnımızı doyurmamız Renal, Léon ve Senem'le buluşmamız, Pendik adı verilmiş -Ankara'nın yolunu yarılayacağımız vakit uzaklıktaki- semte yolculuğumuz... İçtikçe yorgunluğu alan votkalar, şaraplar... Gözlerimiz kaydıkça netleşen, sevgimizle belirginleşen kare hayatlar... İstanbul'un ilk gününe sığan, sığabilen manzaralar. Ah İstanbul, göğsüne hoş geldim. Lütfen uyut beni. Unuttur beni.



***

Hayatta hoş şeyler de olmuyor değil hani. Döndüğümde gördüğüm maillerime gizlenmiş 2 küçük sır. Biri iş, biri özel hayatla ilgili. Küçük dağları yaratmadığımı biliyorum çünkü daha büyüklerini yaratabileceğimi hissediyorum desem çok mu havalı olacak sanki?..

Nisan 03, 2006

İstan"bul"

"Vats dı medır meri ceyn?"
Ben biletimi aldım. Cuma günü İstanbul'a gidiyorum.
Taşınmamız da bitti. Çok mutluyum falan. Siz ne getireyim İstanbul'dan?

Mart 30, 2006

İstikamet Alt Kat

Taşınıyoruz dedim tınlayan yok. İlla fotoğraf koyayım istiyorsunuz değil mi? Biliyorum ben. Yarın eşyalar inecek falan bağlantım gidecek 1 haftaya görüşmek umuduyla. Yokluğum için bizzat üşenmedim "photoshop" öğrendim Jelatin'den. Bana bakıp bakıp ağlayın diye fotoğrafımı koyuyorum. Geldiğimde yoklama alacağım uzaklaşmayın.

Mart 29, 2006

Taşınıyoruz

Bir aile düşünün o aileyi tutun daire 23'ten daire 22'ye taşıyın. O aile bizim ailemiz; alt katımıza taşınıyoruz. Falda da yol çıktı, İstanbul. Mutluluk akıyor diyeceğim neredeyse üzerimden ama çok yorgunum. Bu da böyle karın doyuran bir yazı değil de atıştırmalık işte. Finalle bitirirken ben...

hatırlamanın en ağır intiharlardan biri olduğunu daha yeni öğreniyorum.

Mart 26, 2006

Dün İzmir Bugün Limon

Bu şehri seviyorum; güneş çıkar çıkmaz kendini gördüğü ilk çimenliğe atan ve uzanan insanlar olduğu için, evinize giderken yolda birbiri ardına giden rengarenk 10-15 tane Vosvos görebileceğiniz için, Sokaklar Tekin DeğiL'in pek de geçerli olmadığı bir şehir olduğu için, sevdiğiniz sanatçılar şehrinize gelecekse mekanı tahmin etmekte pek zorlanmadığınız için, yolda yürürken ünlü görme olasılığınız sıfır olduğu için, bugün muhteşem bir güneşle baharı dopdolu yaşattığı için.
Geç kaldığınızda trafiği mazeret olarak sadece yağmurlu havalarda kullanabildiğiniz için, şehir içi ulaşımı gayet kolay olduğu için, her türden insan barındırsa da onları geçindirebilmeyi başardığı için, mendilci çocukları gerekirse dövmesini tembihleyen Mc Donald's müdürü olduğu için değil, sevdiğim insanları, arkadaşlarımı ve ailemi yaşattığı için seviyorum İzmir'i.
Kimine göre "gavur" olduğu için -ki pek de önemsemiyorum o kimseyi/leri- kimine göreyse Ege'nin İncisi olduğu için. İğrenç görünümlü körfezden bir deniz yaratan belediyesi için, sıkıldığınızda ve kendinizi Kordon'a attığınızda huzur bulabildiğiniz için.
En kalabalık yerlerinden biri olan Kıbrıs Şehitleri'nin -İstiklal'in aksine- 03.00'da boş ve hemen hemen tüm mekanları kapalı olduğu için; seviyorum. Yaklaşık 32 saattir uykusuz olsam da bana bu cümleleri yazdırabildiği ve bazen aklımı çelebildiği ve daha milyonlarca neden yüzünden İzmir'i seviyorum.

***

yazmış ve Notepad'e kaydetmiş ardından yatıp uyumuşum. 21 saat uyku. Limonlu kek ve limonatayla kahvaltı. Babamın sabah çağrısına cevap vermediğim için uyku hastalığım olduğunu söyleyip gülmesine şaşırdım. Dün annemi bekleyemeden anahtarı alıp evi görmeye gittim. Odam güneş ışığına doyuyor, fark ettim.Bir sabah uyandığımda yüzüme vuran ışığa gülümseyecek ve güneşin benim için doğduğuna inanacak kadar ihtiyacım var bir şeye inanmaya bugünlerde.

Mart 21, 2006

+ - Dengesizliği

Yanlış aileye getirilmiş bir bebek olduğumu çok küçükken öğrenmiştim ben. Mesela küçükken abim beni çöpten bulduklarını söyler dururdu. Çocuk aklı, inanırdım ama çaktırmazdım. "Yok öyle bi'şey, nöö -nanik efekti-" derken bir yandan da içten içe ağlar kendimi Sezercik'e yakın hissederdim. Tamam çoğu zaman abimden ve babamdan farklı hissettiğim olmuştu ama hiçbir zaman annemden ayrı düşünememiştim kendimi. Hatta durum böyle olunca babam Erol Taş, annem Hülya Koçyiğit ve ben küçük Sezercik olup çıkıyordum. Abim bana ne zaman "çöpten buldular seni nihoho" yapsa ben o filmleri kafamda yeniden çeviriyordum. Bazen annemi kurtarıyordum, bazen annem beni kurtarıyordu, bazen de babam insafa geliyor beraber mutlu mesut yaşayıp gidiyorduk...




Sonra her canlıyı kaçınılmaz sona yaklaştıran zaman benim de aleyhime çalıştı ve ben büyüdüm. Ve hala ailemle çelişkiler yaşıyorum. Mesela bu ailenin iki çocuğu olarak abimle beni ele alalım. Beni az çok tanıyorsunuz; iç dünyamı hemen hemen biliyorsunuz, fiziksel özelliklerimiyse koyduğum fotoğraflardan görebiliyor hatta bazen anlamadığınız yerleri maille soruyorsunuz. İşte bu blogun yazarının tam tersini düşünün şimdi de. Bir
Yonja genci getirin gözünüzün önüne, içine biraz ağır abilik katın, house progressive -imiş- müzikler dinletin ve bu kişiyi alın "hadi sen terskose'nin abisi ol!" deyin.


Biz çocukken de durum böyleydi. Abimle yine birbirimizden farklı iki kişi, ayrı dünyaların insanlarıydık. Hal böyle olunca çöpten bulunma hikayelerini de kolayca yiyordum. Hala da mıknatısın kutupları kadar zıttız ama birbirimizi çek-e-miyoruz da. Belki de çocukluğum ait olma ve ait olamama ikilemini yaşayarak geçtiği için bugün bulunduğum yerden bir türlü hoşnut olamıyorum. İçimde hiçbir yere ait olamama hissi ne yapsam da söküp atamıyorum. Tabii ki biliyorum bunun çocukluğumdakilerle bi ilgisi olmadığını ama bir nedene bağlamazsam da çıldıracak gibi oluyorum. Ben, neden buraya aitmişim gibi hissedemiyorum? Buraya ait değilsem ben nereye aidim? vb. sorular uzuyor, akıyor beynimde. Cevabını bilmediğim sorulardan nefret ediyorum. Belki de en iyisi kolaya kaçmak. Hem çöpte bile bulunmuş olsam şu an gayet güzel kokuyorum. O günleri geçmişte bıraktım yani.

Mart 20, 2006

Bazen

Sessizce değil, bağıra bağıra ağlamak...
,
,

Mart 19, 2006

Aslında Hepimiz

Haftasonlarını evde geçirmeyi sevdiğimden sanki. Hep evdeyim. Sıkıldıkça sıkılıyorum. Oysa ne güzel filmler var, ne güzel kitaplar var.
Her şeyin fazlası zarar ve ben abartmaya başladım. Farkındayım. Yine de ortasını bir türlü bulamayan insanlarız. Kavramlarımız ya hep ya hiç üzerine. Neyse. Kafamda yüzlerce cümle aynı anda "beni yaz, beni yaz" diye bağırıyorlar. Toparlayamayacağım sanırım. Ben susuyorum ve "buraya tıklayarak okuyacağınız muhteşem bir yazının linki"ni ekliyorum. Çok uzun diye düşünmeyin okumaya başladığınız an yazıya odaklanıyor ve uzunluğunu unutuyorsunuz zaten. Yapılması gerekenleri hem komik, hem doğru şekilde yine 029 anlatmış. Bakalım yapabilecek miyim? Yapıp yapamama konusunda şüphe duymam bile ne saçma; altı üstü bir düğme kapanacak.

Mart 16, 2006

Siyahtan Maviye

Hep böyleydi aramız. Merhabaların ardından söylenirdi hemen vedalarımız. Gelmelerin yarattığı şoklar geçmemişken gitmenin vereceği acı yaşatılır ve o kişi tek başına bırakılırdı. Tam alışırken hayata, nefes alabilmeye başlamışken yaşamla geri dönülür bir çelme daha takılırdı. Bilmiyorum başkaları ne derdi ama aşktı bunun adı bana göre. Beni en çok mutlu eden de oydu bana en çok acı veren de... Hep yeni kararlar alırdım ben, aldığım kararları delmemi sağlardın sen. Bazen ne senin gelmene gerek kalırdı ne benim bir şeyler söylememe; şarkılar anlatırdı her şeyi çünkü. Her halimize uyan şarkılarımız vardı bizim ama onlar da tükendi yavaş yavaş. Ne seni suçlayacak gücüm var ne kendime kızacak yüzüm var. Seninle beraber rafa kaldıracağım bir şarkı var şimdi kulaklarımda. Sözleri bedenimi yakıyor, müziği ruhumu dağlıyor. Bir kalp var bugün sana son kez ağlıyor. Bitti dedik, bu sefer bitmiştir. Ağlamayı bilen gözlerime gülmeyi de öğretebilir, yarattığın boşlukları kendi kendime doldurabilir ve -ne yazık- bana küstürdüğün "ben"le yeniden barışabilirim. Yeter ki sen çek -çık- git artık!

saklanabileceğim bir siyah da yok artık.
gördüğün gibi her şey apaçık.

Mart 15, 2006

Uçları Kırık

bir sen varmışsın ve biri istiyor seni
karanlıkmışsın onun uçları kırık saçları gibi
hemen arkandan o yürür
kanı aktıkça korkusu gözlerinde büyür
bir sen varmışsın ve biri bekliyor seni
dağınıkmışsın onun en yakını, yorganı gibi
her rüyanda gizlice uyur
istemezsen yalnızlığa uyanmaya mecbur
dileğini tutmuş sayar, sonsuzdan geri
yanarken yanakları üşürmüş elleri
dönebilsen, bakabilsen geri
unutmuştun, hatırlarsın belki ismini
yağmurlar yağdığında biri geçerken yanından ellerine tutunur
yağmurlar durduğunda biri kaybolur aniden, bilerek unutulur, unutulur.
Vega-Hafif Müzik/Uçları Kırık

üzerine hiçbir şey söylemeye gerek yok.

Mart 14, 2006

Sancı

Yüzümü cama yaslıyorum kahvenin suyu ısınsın diye beklerken. Nefesimin camda bıraktığı buğuya çocukluktan kalma alışkanlıkla adını yazıyorum. Sonra soğuğun etkisiyle adın yavaş yavaş ıslanıyor, yine o bulanık buğu kaplıyor her tarafını ama belli belirsiz okunuyor ne yazdığım. Elimle ceketimin ucunu çekiştirip yazdığımı siliyorum, parmak uçlarımla silecek kadar romantik değilim sanırım, ceketimin ucu ıslanıyor, aldırmıyorum. Kahvenin eşlik ettiği kitaba dalıyorum, sayfaları yutarcasına okurken aslında cümlelerin ağırlığıyla başımı ağrıtıyorum. Uzun süre oturunca veya yatınca insan başının ne kadar çok ağrıdığını hissetmez ama bir hareket yaptığında sancıyla kıvranır ya hani işte ben de adını hatırladığımda, yüzünü özlediğimde, sesini hissettiğimde ve hayalinle konuştuğumda aynı sancıyla kıvranıyorum. Üstelik hiçbir ağrı kesici bu ağrıyı dindiremiyor, yazık. Yarattığın acıyla çaresiz uzanıyorum yatağa uykuyla uyanıklık arasında saatlerce debelendikten sonra uyuyorum ve uyanıyorum nihayetinde acım dinmiş oluyor. Sokağa çıktığımda bambaşka biri oluyorum sanki güneşle beraber parlıyorum, her şeyin fotoğrafını çekiyorum, metroda kitap okuyarak arada sırada karşımda oturan çocuğa gülümsüyorum. "Tanrım her şey fazlasıyla iyi" diyorum, "böyle olmamalı bir terslik var". Sonra kendi kendime seviniyorum iyileştiğimi sanıyorum. Ümitsizlik hastalığından kurtulduğumu düşünüyorum. Yanılıyor ve tersliği eve geldiğimde anlıyorum, meğer ben gelene kadar odama sen dolmuşsun, sen odamda olmaktan çıkmış, odam olmuşsun. Kapıyı açar açmaz aynı sancıyla kıvranmaya başlıyorum ve nafile bütün çabam bir daha geçmeyecek, benim düzenim düzensizlik biliyorum.

Mart 12, 2006

Portakal Ne Alaka?

Saatlerdir acaba ne yazsam diye düşünüyorum. Bu haldeyken yazmamak en iyisi belki de ama bir yerden de başlamam lazım. Sıkıntıdan öldüğüm hafta sonlarından birini daha geçiriyorum. Eve tıkılıp kaldım, karnım aç, çok sıkılıyorum vb. cümleler fırlatıyorum boşluğa. Bugünü güzel kılabilecek eylemlerden birini zaten gerçekleştirdim; abimle film izledim. 2. cd'ye geçmeden önce mutfakta abimle aramızda şöyle bir diyalog geçti:
Abim: Ben bu filmden hiçbir şey anlamadım!
Ben: Hıı, ben de anlamadım ama anlayacağız.
A: Sen bu filmi biliyosun de mi?
B: Yok valla bilmiyorum, ekşi'de okumuştum.


2. cd'yi izlerken aramızda geçen bir diğer diyalog da şöyle:
A: Şimdi anladıııııım!
B: Ben de! Ben de!

film bitince:
A: E n'oldu şimdi?
B: Bilmem anlamadım ben de...

ve son olarak:
B: 1971 yılında çekilmiş film bu arada.
A: Belli zaten.

Anlamadık biz..?

Mart 11, 2006

Böyle Bi'şey İşte

Nasıl yeni halimiz? Oky'nin üstün çabaları sayesinde blogum bu haline kavuştu. Biz çok beğendik. Bu saate kadar uğraşan, template'i bulan, arşivi kutulayan ve daha neler neler yapan isim babası -kırmızı başlıklı blog- Oky'ye tekrar tekrar teşekkürler...

"saat 03:44 eh uyuyorum artık"

Mart 09, 2006

Hayal Et Gerçekleşsin

"Hayal Et Sevgilim adlı parçasıyla İnternetteki müzik sitelerine hızlı bir giriş yapan İrem artık Avrupa Müzik’te."


Yazdan beri bir "Hayalet Sevgilim" aldı başını gidiyordu. Türlü türlü hikayeler yazıldı hakkında en sonunda pek sevgili İrem Yağcı ortaya çıktı röportaj verdi de herkes neyin ne olduğunu anladı. Hürriyet röportajında muhabir ısrarla sormuş İrem aynı ısrarla reddetmişti.

"- Bundan sonra ne yapacaksın?
Ben hukukçuyum, şarkıcı olmak gibi bir derdim yok. Ama şu olabilir madem Hayal Et Sevgilim bu kadar sevildi, o zaman benim de onay vereceğim bir şarkıcı bu şarkıyı söylesin! Mesela Sezen Aksu ya da Sertab Erener’in bu şarkıyı söylemelerini çok isterim.

- Bir hit şarkı için pop starlarımız birbirini parçalıyor. Kararında ciddisin değil mi? Genelde önce okulum denir, sonra bir bakarsın Telovole’yi sunmaya kadar iş ilerler.
Şarkıcı olmak gibi bir isteğim yok. Şarkıcı olmasam bir şey kaybetmem. Zaten olmak istediğim yerdeyim.

- Madem kendi hayatını sürdürmek istiyorsun, neden şu anda bu röportajı veriyorsun? Bu röportajdan sonra neler olacağının farkında mısın?
Hakkımda olur olmaz o kadar çok şey yazılmaya başlandı ki. Sahte sevgililerim türemeye başladı. Bir sürü çocuk ‘İrem benim için bu şarkıyı yazdı’ diyor. Eski okulumda beni görünce ağlayıp imza isteyenler oldu. Hatta www.iremhayaletsevgilim.tk diye bir site açılmış. Adamlar siteyi her gün yeniliyor. "

Ama gün oldu, sular aktı. Baktık ki ekranlarda bir klip sitelerde bir albüm haberi. İrem Yağcı
albümünü yaptı, klibini çekti. Saçı başı alelade toplanmış eline gitarını alıp Yüxexes'e katılmış kızdan eser kalmamış. Vakti zamanında şarkısının çok dramatik olduğunu söyleyen Türk insanı melankoliyi sever diyen hatta kendi şarkısını tiye alan insan klipte öyle bir salınıyor öyle hareketler yapıyor ki; melankolinin dibine vuruyor ki zaten sömürüsüz yürümez bu işler. Bir de müziğe gitarlar ekleyip hafif sertleştirdin mi tamam oldun sen. "Rock" piyasa müzik ya artık. Şimdilerde "albüm yaptım ama okulumu bırakmıycam" falan diyormuş. Tükürdüğünü yaladıktan sonra artık kime ne kadar inandırıcı gelir bilmiyorum ama geç kalınmış bir albüm oldu bu bence de. İrem kusuyoruz artık zira nerde görsek, duysak. Evlerden ırak falan diyorum artık onun adıyla beraber dayanacak güç kalmadı bizde çünkü.

Bu yandaki fotoğrafta albümün arka kapağı. "Albüm çıkarmıycam, ben okuycam" dediğinde inanan tüm insanlara kapak oldu sanırım bu. Kimileri baba beni okula gönder diye kıvransın kimileri bir şarkıyla patlasın. Türkiye nereye gidiyorsun? Daha kahve içip AB'ye girecektik.

Mtlda'ya not: Pek sevgili mtlda'cığım şarkın hazırsa ve kaydını yaptıysan sitene koyma sakın ver bize, msn listemizden dağıtalım 1 aya kalmaz sen de İrem gibi kanatlanır, albüm falan yapar bizi de tanımazsın.

Mart 08, 2006

Hayat Akarken

Duruyorum ve düşünüyorum. Durmadan da düşünebildiğim zamanlar oluyor tabii ama öyle şeyler düşünüyorum ki bazen mecburen durmak zorunda kalıyorum. Durmazsam ölebilir, öldürebilirim çünkü. Duruyorum ve etrafıma bakarak düşünmeye başlıyorum. Sorguluyorum kendimce hayatımı. Acaba ne kadar yanlış yaptım ya da ne kadarı doğruydu yaptıklarımın? Kendi kendimin muhasebesini yapıyorum anlayacağınız ki benim kafam matematiğe hiç basmaz, basmıyor. Bazen dibe sokacak kadar yeriyorum kendimi. Bir işe yaramaz olduğumu falan anlatıyorum kendime. Sürekli yanlışlarımı düşünüyorum böyle zamanlarda. Şimdilerde çok sık duruyorum, bir banka oturuyorum. Zira durmazsam her an elime kesici bir alet alabilir ve o anda gülümseyerek yanımdan geçen birini öldürebilirim. Önlemler bulmak ve almak zorundayım. Yazmak da bu önlemlerden biri mesela. Durup düşünmeye başladığımda kendimi teselli edebilmemin yegane yollarından biri. Hatta belki de en önemlisi. Yazıyorum durup dinlenmeden. Parkta gördüğüm yaprakları da, balonlarını satmaya çalışan amcayı da, "mendil var mendil" diyen yaşlı teyzeyi de, annesi babası kavga ederken ne yapacağını bilemeyen çocuğu da yazıyorum. Bana göre onlar hayat ve ben yazmazsam öleceğimi hissediyorum. Ama bazen öyle kısır bir döngüye giriyorum öyle bir bataklığa saplanıyorum ki yazdıklarımla dalga geçiyor ve kendimle alay ediyorum. İşte böyle zamanlarda durmak ya da düşünmek işe yaramıyor. Bazıları yüzümün yarısını istiyor, bazıları benimle oyun oynuyor. "Peki ben?" diyorum. Biraz da siz beni yazsanıza. Mesela, ben n'olacağım?

Mart 07, 2006

Jilet Hayat

Jilet ete, yuvasına oturmuş anahtar gibi girer. Hayat; jilet gibi boynuma giriyorsun. Yutkundukça daha çok kesiliyorum. Sen oyununa devam ediyorsun.

Mart 05, 2006

Mlym

"Martılara yem at,
fakat..
Tutulmamış belki taşıyamamış,
O yemini yer mi? O kule, 205 heceli o yer, milliyetçi ve muhafazakar,
O yeşil otobüs, nergisler belki de saplandık. Bilinçaltı, çağrışım ve kısırdöngü.
Alçak basınç, artı, çarpı, eksi, kemik erimesi.
.
Tarçın kavanozunu sen kırmadın, seni bu yüzden seviyorum. Makyaj çantası kokusu gibi.
.
Pamuk eller ve Sabah İstanbul şehri, zeytinli açma.
Mesela yani.
Heyecandan boğazına boğazına, yavaşça ve derinden.
Elle değil gözle çizilmiş gibi.
Ellerin ve kolların,
Yüzünün yarısını bana ver!
.
Nefesini ver, nefesimi al.
.
Siyah, lacivert, grinin orta tonlarında bir Ben, Sen.
Ya ölürsen?" -ttkum-


İnsan korkuyor bazen. Ya o gün sesim çıkmazsa diyor, ya tutuk kalırsam içimdekileri anlatamazsam..? Gözlerimden anlar diye rahatlatıyorum kendimi. Gözlerimde dudaklarımdan daha çok sevgi gizli. Ellerini dizime koy, başını omzuma yasla bir bank bulalım deniz kıyısında. Saatlerce oturup bakalım sana İstanbul, kavuşmamızın ve vedamızın şehri. Hapsetme içine bizi, bırak içimizle içini aydınlatalım. Seni sevmeye geleceğiz İstanbul, misafir et bizi.

Mart 04, 2006

İyi De Ben Şimdi Napıcam?

Her gün yeni kararlar veriyorum. Kimilerine uyuyorum, kimilerini bozuyorum. Sigarayı bırakma kararımı bugün deldim mesela. Dayanamadım sanırım iki veya 3 nefes de olsa içtim. Kendime zarar vermek istedim. Çünkü korkuyorum. Geleceğim için korkuyorum. Hayatımı kendim yönlendirmek istiyorum ama kağıttan gemimde hep yabancı bir el var. Sular altında boğulsam bile bu benim suçum olmuyor. Neyse bu başka bir zamanın konusu; asıl konumuz aşk. Aşka dair bana uzun gelen ama aslında çok uzun olmayan bir süre önce güzel kararlar almıştım. Mesela artık içimdeki şeylerin üzerini örtmeye, onları küllendirmeye başlamıştım. Sözler verdik birbirimize ve daldık unutma mevsimlerimize. Ben unutmak için kışı seçtim, bahar geldi yere serildim. MSN Messenger'da hayatımda hiç böylesine hararetli bir tartışma geçirmemiştim. Çok durgun başladım konuşmaya;
tersköşe:
bizi üzen neyse onu bitirmiştik.

sakin ve kontrollüydüm.
Konuşma ilerledikçe kontrolümü kaybettim ve asabileştim;
tersköşe:
kendime acımamı sağladın bugün benim!

sonrası süt liman;
tersköşe:
iyi uyu..
Böyle oldu peki ne değişti? Ben yelkenlerimi suya indirdim ama hata ettim sanırım. Belki de onun istediğini yaptım, kendimi tekrar kaptırdım. Yeter artık demek istiyorum ona. Diyemiyorum. Gitse, dayanamıyorum. Gitmeye kalksam mutlaka dönüyorum. Ne olacak böyle, of hiçbir şey bilmiyorum! Çok çok çok karışık hissediyorum kendimi sadece. Kek hamuruna kırılmış yumurtalar gibiyim defalarca çırpıldım, şimdi duruldum ama çok bulanıklaştım. Çok kötü, çok. Bana iyi gelecek her şeyi denedim ama hiçbiri iyi gelmedi. Benim sanırım sadece ona ihtiyacım var. O, yok. O zaten hiç olmadı. O zaten hep vardı. O gelse ya da ben ona gitsem. Acaba şimdi ne yapıyor? O da beni özlüyor mu? Tanrım ben napıyorum!? O'nu seviyor muyum hala?

Mart 03, 2006

Yine Kimse Yok

"Çok geç" demek için, çok geç...

Jelatin Yap Dedi Ben deYaptım

Jelatin'in halkasını kırdığımdan mıdır nedir üzerimde bir uğursuzluktur aldı başını gidiyor. Hocalara okutuyorum kendimi, muskalar takıyorum hatta Büyü'deki İpek Tuzcuoğlu gibi "Hoeacam" bile diyebiliyorum ama yok, geçmiyor. Ben diyeyim yazacak bi'şey bulamamaktan siz deyin Jelatin'e olan saygısından devam ediyorum efendim.


Yaptığım 4 iş
~Öğrencilik -ömür biter, okul bitmez-
~Tezgahtarlık -hem kapalı mekanda, hem açık havada-
~Evlat olmak -doğurmaz olaydım diyenlere, doğmaz olaydım en güzel cevaptır-
~Hayal kurmak -ah hayallerim de olmasa...-

Defalarca izleyebileceğim 4 film/dizi
~Amelié -milyonlarca kez izlesem de bıkmam-
~Dawson's Creek -Katie'ye orada aşık olup şimdilerde nefret ettim-
~Çemberimde Gül Oya -Ah Özge, ah Melisa ve ah tüm süper kadro-
~Bu kısım açık kalsın "aa bu film süpermiş" dediğim tüm filmleri kapsasın, anlaştık? Orrayt.

Yaşadığım 4 yer
~Ege'nin incisi kalbimin ikincisi İzmir
~Çok kısa zamanlığına da olsa İSTANBUL -heyt be-
~Sokaklar -tekin olmasa da konser sonrası yaşayacak başka yer mi var :P -
~Okul -günümün çoğu orada geçtiğine göre...-

İzlediğim 4 TV programı
~Dream Tv'de Std 7 -ahaha yine konuşamadı, yuh bee yapmak için-
~x-Files -her sezonuna tapabilirim-
~Arada sırada Siyaset Meydanı -ben büyüyünce Ali Kırca olcam (neee) -
Pek tv izlemiyorum zorlamasana daha fazla aa...

Tatil için gittiğim 4 yer
~Çandarlı
~İstanbul -3 4 günlük tatillerimde mesela-
~Çeşmealtı -Başak'lara uğramadan yaz bitmez-
~Dikili -ben diyeyim iş, siz deyin tatil. Tanrım bir daha uğramayı nasip etmesin, amin, kul huvala...

En sevdiğim 4 yemek -anketin en güzel kısmı-
~Makarna -ölene kadar makarna-
~Burger King'in herhangi bir menüsüyle yenen sarmısaklı mayonez -çok seviyorum napiim-
~Sarma -yaprak sarması, ince ince, zeytinyağlı-
~Börekler

Hemen şimdi olmak istediğim yer
İstanbul.. -sorulmaz ki bu bana-

Sobelediğim, merakla beklediğim 4 blogger
Mtlda -bunu görüp ciyaklaması ve yapmayacağını bildiğim için- bu cümle çok devrildi
Tupkum -gerçekten süper cevapları olduğunu bildiğim için-
Sır Kumbaram -eam biraz gülümser misin diyebilmem için-
Oky -daha önce yaptı mı bilmiyorum, saçmaladığım için-

Mart 02, 2006

Sessizliğin Rengi

Ne yaparsam yapayım o kırmızılık hiç geçmeyecek, biliyorum. Orada bir yerde bir çocuk ağlayacak sessiz. Cılız yaşlar akıtacak toprağa yeşermeyecek hiçbiri. Hiçkimseye yağmur olamayacak hayatı boyunca sadece kendine sonbahar kalacak. Bazıları hiçbir zaman anlayamayacak. Anlamak istemekten kaçacak. Uzaklardan bir şarkı duyacağım, gözlerimi kapayıp ellerimi sarkıtacağım yataktan aşağıya. Filmlerdeki ölüm sahneleri gibi yapayalnız düşecek ve değecek ellerim halıya. Anlayacağım hala buradayım. Bir yerlerde mutlaka oyuna alınmayan bir çocuk olacak. Kara gözleri kızaracak flaşlarda. Ne yaparsa yapsın o kırmızılık hiç geçmeyecek, biliyor olacak. Burada ben onun için ağlayacağım sessizce. Cılız yaşlar akıtacağım halıma ve kurumayacak hiçbiri. Hiçkimseye yağmur olamayacağım hayatım boyunca sadece kendime sonbahar kalacağım. Sadece kendimle kalacağım.

Mart 01, 2006

Sigarayı Bıraktım Öksürüğe Başladım

Sigarayı bırakalı bir haftadan fazla oldu. Sağlıklıyım, sigara kokmuyorum falan her şey güzel gidecek sanmıştım fakat bir öksürüktür aldı başını gidiyor. Öksürük nöbetlerine tutuluyorum resmen yaşlı dedeler gibiyim bir bastonum eksik. Anneanneme, arkadaşlarıma "öhö öhö sigaröhayı bırööhöhaktıööam öhöhö" deyince anneannem "beni mi kandırıyorsun" diyor arkadaşlarsa "hadi len"vari yaklaşıyor olaya. Çünkü sigarayı bırakmış bir insan böyle öksürmemeli daha sağlık dolu olmalı, etrafına neşe saçmalı. Dersin en güzel yerinde öksürmemse yeni moda oldu. En kötüsü gece uyumaya çalışmak. Boğazlarım patlayacak sanıyorum bazen. Ama hiçbir şeyden de geri kalmıyorum yine de. Fotoğraf makineme pil alayım hazır bahar da gelmişken çimlere yayılayım "klik" üstüne "klik". Sonra burda paylaşırım, hep beraber güler, ağlar, tırnak falan yeriz belki de. Öhöhöh. Ben sigarayı bırakalı bir haftadan fazla oldu, ciddiyim!