Ekim 31, 2009

"there is so much i can't take.
but i will understand,
i will open my hand.
you can be happy"

elmanın zamanla çürüyerek eski sertliğinden eser kalmayacak derecede yumuşayabilmesi gibi. kötü kokan, yapışkan ve vıcık vıcık. kelimelerimin tümünü odamın duvarlarına yazmak istedim bugün, içimi daha fazla açmak için. daha görünür ve anlaşılır olmak için. neysem o olayım istedim. bakmak ve görmek arasındaki farkın yediyi aştığı bu dünyada bir de yanlış yerden bakılmakla ya da hatalı kısmımın görülmesiyle gerçekten uğraşamazdım.

birkaç fotoğraf gördüm, birkaç cümle okudum, biraz fransızca çalıştım. yapmam gereken alıştırmaların açıklayıcı cümlelerini anlayamadığım için zorlandım ama bırakmadım.
aslında ben kafasına koyduğu her şeyi yapan biri değilim. pek çok şeyden çabucak sıkılırım. ama haklısın, bunu sana hiç yansıtmadım. yansıtmayacağım.

önce parmaklarını hissediyorum, hemen ardından sesin geliyor. gözlerimi açılmasınlar diye daha da sıkıyorum ve kıpırdamadan duruyorum. battaniyenin altında seninle olmak öyle güzel ki, insanların korktuğunda saklandıkları yerlere ben seninle başbaşa kalabildiğim için resmen balıklama dalıyorum.

kendime not: balıklama dalmak çok uygunsuz oldu ama idare et. dün gördüğün rüyayı da unut.

Ekim 28, 2009

hangi sokağın göremediğim köşesinde bekliyorsan artık önüme çık, bu kaybolmuşluk hissinden çok yoruldum.

Ekim 25, 2009

"please be honest mary jane
are you happy
please don't censor your tears" dediğinde fark ettim, biri bana mutlu musun diye sormayalı ya çok uzun zaman olmuş ya da her zamanki gibi ben unutmuşum.
insanın unutkanlığı hastalık gibi yaşaması işte bir de bu yüzden kötü, başkalarına kendinden daha fazla güvenmek zorunda kalıyorsun ve hiçbir şeyden tamamen emin olamıyorsun.
hı bir de tadı ve kokusu kötü pembe haplar kullanıyorsun.
korkuyorsun.

Ekim 21, 2009

onun dudakları yerleşmek istediğim,
ve
onun elleri
onun gözleri
onun mimikleri
kelimeleri
onun teni
onun kokusu zorlayan hafızamı
ve onun mutluluğu yüzümde oluşan gülümsemenin sebebi
sadece düşündüğümde bile adını...
ki bir süredir sadece hayal ediyorum varlığını
ve ona adıyorum ömrümün geri kalan her anını...

Ekim 17, 2009

zaman öyle ya da böyle geçiyor. sanırım hayattan en çok aciz hissettirdiği anlarda soğuyorum. oysa canımızı sıkmasa, öyle tatlı çocuklarız ki biz, gecenin ikisinde ninni falan söylüyoruz.

Ekim 15, 2009

genellikle eşyaların da hisleri olduğuna inanıyorum. onları kırmamaya, üzmemeye, sıkmamaya çalışıyorum. en güzel anlarımı anıya çevirecek şeylerin birer parçası oldukları için onları sürekli biriktirip saklayıp duruyorum. bazen kutuların kapağını açıp aralarında zamanı unutarak vakit geçiriyorum. özellikle böyle anlarda günler sürecek düşünme periyotlarımı başlatmış oluyorum.

doğum günümde yüzlerce kağıt parçası, mektup, hediye, hatıra ve benzeri şeyi içim hiç acımadan ve tereddüt etmeden çöpe attım.
zaman zaman eşyalar kadar bile ruhum olduğuna inana mı yorum.

Ekim 12, 2009


ve bir yaş daha büyürken durduğum bu eşikten geriye dönüp baktığımda, büyümeye çalıştığım pek çok anda aslında daha da küçüldüğümü görmek canımı acıtsa da hayatımın en huzurlu hediyesini zaten bir haziran günü almış olmanın mutluluğuyla gülümsüyorum ve iyi ki doğdum diyebiliyorum.
bana "iyi ki" dedirten hayatımdaki herkese teşekkür ediyorum bir de...

Ekim 07, 2009

eskiden çok güzel pastalar yapardım. girip girebileceğiniz en karanlık odalarda en sevdiğim şarkıları dinleyerek çektiğim filmleri yıkar en beğendiğim fotoğrafları basardım. eskiden çok güzel mektuplar yazardım. tek başıma yürüyüşler yapıp arada sırada sadece gelip geçenleri izlemek için oturur defterime birkaç cümle yazardım. eskiden çok güzel hayaller kurardım. aklıma ne zaman esse, içimden ne zaman gelse eşyalarımı toplayıp yanlarına gidebileceğim insanlar olduğunu bilir ve böyle anlarda asla yerimde durmazdım. eskiden çok güzel duvarlar kurardım. saatlerce yatağımdan çıkmaz arka arkaya filmler izler ya da kütüphaneye gidip koca koca raflara dizilmiş irili ufaklı kitaplar arasında kaybolurdum ve bundan hiç yorulmazdım. eskiden minik kavanozlarda biriktirdiğim yağmur sularıyla saçlarımı yıkardım. boğulacağımı hissettiğim her an halıya yatıp tavanı izlerdim ve düşüncelerimin tümünü sıraya koymaya çalışıp nefes alırdım. eskiden çok güzel geçmiş günleri düşünürdüm ve kendimden aslında hiç bıkmazdım. yaşadığım her yerde kendimden bir şeyler bırakırdım.
eskiden kendimi hep güvende hisseder yapmadıkları şeyler yüzünden insanları suçlamazdım. benim dışımda her şey değişse de ben hep aynı kalırdım.
günlerdir tüm bu rüzgarın ortasında oturmuş günlerin geçmesini, tortunun dibe çökmesini bekliyorum ve yaşıyorum.
ve yaşlanıyorum.
kuruyup kuruyup ıslanıyorum.
ve hiç durmadan teşekkür ediyorum.
şimdi eskiden yaptığım gibi gözlerimi kapıyorum ve ne zaman açacağımı bilmiyorum, açıkçası merak da etmiyorum.
18 şubat 2009'dan bu yana değişen çok şey olsa da yine bir şeyler yazacak olsaydım sana, aynı cümleleri saçardım buraya.

"Sen beni bilirsin ben seni bilirim ve bu yeter sanmıştık. Her şey değişiyor dünyada. Virgülü beklerdik ama noktaya hiç inanmamıştık."

demişim mesela. Gerçekten de her şey değişiyor dünyada...
Gittiğim her yere benimle geleceksin, zaman zaman cümlelerimden, gözlerimden, ellerimden döküleceksin...
Tek isteğim unutma. Benim gibi ol, arada sırada hatırla ve o gün geldiğinde lütfen lütfen ve lütfen tek bir soru bile sorma.

Ekim 06, 2009

female vocalists, indie ve downtempo etiketleriyle birleşmiş, bütünleşmiş şarkıları dinlemekten inanılmaz keyif alıyorum.
müziğin eşlik ettiği, yatağımın yumuşatıp sakinleştirdiği ve eiffel'in göz kamaştırdığı böyle anlarda en çok seni düşünüyorum. sonra kırmızı bir çarpı koyuyorum biten günün üstüne.
senin için gülümsüyorum.

Ekim 04, 2009

valizimi boşaltırken fark etmiştim. beraber içtiğimiz ve benim sakladığım shot bardaklarından biri yoktu...
bugün pantolonlarımı yerleştirirken birinin içinden yere düştü. kırılmadı.
(la fate ignoranti)

hani ellerimle götürmüş olmasam seni havaalanına gerçekten inanmayacağım gittiğine.
aslında durup düşününce aslında gitmedin ki hiçbir yere...

Ekim 03, 2009

uyandım.
şehrin üzerindeki bulut hala gitmemiş, oysa geçen gün konuştuğumuzda gideceğini söylemişti. sözünü tutmayanları sevmem. açıkçası bozuldum ama çok da üstünde durmadım.
kendime kahvaltı hazırladım. hayır hazırlamadım. kahve yaptım ve günün ilk sigarasını yaktım. sen yokken kahvaltıları anlamsız bulduğumu daha fazla saklayamazdım.

vasilis ayaklarıma dolanınca ona yemek vermediğimi hatırladım, mama kabıyla işimi bitirdikten sonra gelir gelmez pencereye koyduğum saksıyı bugün bir kez daha suladım. hala yeşilin hiçbir tonunun filizlenmemiş olmasına şaşırdım.
telefonu alıp birkaç rakama bastım. "daha mutlu olmak için 1'e basın" dedi telefondaki ses, "daha huzurlu olmak için 2'ye, daha çok sevmek için 3'e..." şeklinde devam edip "hepsini aynı anda istiyor ancak ne yapacağınızı bilemiyorsanız lütfen ahizeyi kapatın" dedi. kapattım.
vasilis'e dönüp "höf be kedicik yine yapamadım" dedim, anlamadan yüzüme baktı. hay aksi! kediye türkçe öğretmeyi unuttuğumuzu bir kere daha hatırladım.
küllüğü bol su ve sabunla yıkadım. evin buram buram sigara kokmasına daha fazla dayanamazdım.

cennet'i yatağımızın altına yerleştirdim, araf'ı camdan eiffel'e fırlattım, cehennem'i lavaboda yaktım. yanımda olsan belki çok kızardın belki de umursamazdın, emin olamadım. "everything in its right place, there are two colours in my head" diye mırıldandım.

anahtarı buzdolabına saklayıp evimize son bir kez baktım. vasilis'in tasmasını takıp kapıyı kapattım. merdivenlerde pakistan'lı arkadaşlarımla karşılaşıp konuşmaya çalıştım anlaşamayacağımızı fark ettiğimde şansımı daha fazla zorlamadım.

parka gidip saate baktım. yıllar önce büyükada'da geçirdiğimiz günü bir dakikalık saygı duruşu ve eşsiz bir gülümseme eşliğinde andım. ağaçlara göz kırptım.

dünyanın tüm ülkelerinin ve özellikle onların sevimli başkentlerinin bizim için beraber uzandığımız bir banktan farksız olduğunu düşünüp gelmene kaç saat kaldığını hesapladım.
geldiğinde, ki gördüğüm en sıcak ve en parlak güneştin sen aslında, bıraktığın yerde durmuş seni bekliyordum önce hiç ayrılmayacakmışız gibi sarıldım. sonra kollarında uyuyakaldım.

sen yokken, paris'te ya da izmir'de hiç fark etmez, sadece uyudum arada sırada uyandım.
henüz evimi bulamadım... belki oraya ulaştığımda gerçekten huzurlu olabilirim, merak etmeyin size de haber veririm.

Ekim 01, 2009

insanoğlu her gün pilav yemez, yememeli.